5 Nisan 2013 Cuma

20. YÜZYILDA TÜRKİYE'DE MÜZİK KURUMLARININ GELİŞİMİ


YÜZYILIN TÜRKİYE MÜZİK HARİTASI
1920’Lİ YILLAR
20. yüzyılın ilk on yılı içinde dünyaya gelen beş talihli çocuktan dördü, Cumhuriyet’in ilânından bir yıl sonra 1924’de meclisten geçen Musiki ve Temsil Akademisi kanunu ile yürürlüğe giren “Müzik Reformu” sayesinde Avrupa’ya akademik müzik öğrenimi görmeye gönderilmişlerdi. Bu gençler 1906 ile 1908 yılları arasında doğan Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kâzım Akses’ti. 1904’de Kudüs’te doğan Cemal Reşid Rey ise ailesiyle birlikte 1913 yılında önce Paris, sonra  İsviçre, sonra tekrar Paris’te ailesinin olanakları ile müzik öğrenimi görmüştü.
Sonradan “Türk Beşleri” diye anılacak olan bu beş genç, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, özellikle payitaht olan İstanbul’da ve kozmopolit bir kıyı ticareti kenti olan İzmir’de geçerli olan batılılaşmanın etkisindeki elit sınıfın çocuklarıydı. Hepsi de ilk müzik derslerini, İstanbul ya da İzmir’in Levanten, ve/veya Hıristiyan cemaati mensubu olan öğretmenlerden almışlardı. Cumhuriyet’in ilânından iki yıl sonra 1925’te açılan devlet sınavlarıyla, sanatçı ve öğretmen yetiştirilmek üzere Paris, Berlin, Budapeşte, Viyana ve Prag’a genç yetenekler gönderildi.
“Müzik Devrimi” büyük bir hızla yol almaktaydı. Okullarda tek sesli, modal müziğin yerini çok sesli batı müziğinin alması söz konusu olduğundan hızla müzik öğretmeni yetiştirmek gerekiyordu. Musiki Muallim Mektebi Ankara’da bu amaçla kuruldu. İlk başta dersler otel odalarında veriliyordu. 1925-26 ders yılında okul eski Azerbaycan Büyükelçiliğinin bulunduğu binaya taşındı. Okulun ilk öğretmenleri Cumhuriyet’in ilânının hemen ardından İstanbul’dan Ankara’ya nakledilen Mızıka-i Hümayûn üyelerinden oluşturulan Riyâseti Cumhur Filarmoni Orkestrası üyeleriydi. Okulun ilk öğrencileri Erkek Muallim Mektebi ve Balmumcu Öksüzler yurdundan getirilen çocuklardı. 1925-26 ders yılında okula ilk kez kız öğrenci alındı.
Bu arada, Avrupa’ya gönderilen gençler birer ikişer geri dönmeye başlıyor ve Musiki Muallim Mektebi’nin öğretmen kadrosunu oluşturuyorlardı. Cevat Memduh Altar[1] 1927 yılında okula teori öğretmeni olarak atandı. Erkin 1930, Saygun 1931, Almanya’da Leipzig’de piyano eğitimi gören Ferhunde Remzi (Erkin)[2] 1931, erkek kardeşi kemancı Necdet Remzi (Atak)[3] 1931, Berlin ve Paris’te keman, armoni ve müzik tarihi eğitimi almış olan müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal (Kösemihal)[4] 1932, Prag’da teori ve şan eğitimi alan Halil Bedii Yönetken[5], Paris ve Berlin’de keman eğitimi gören Cezmi Erinç[6] 1933 ve Viyana ile Prag’da kompozisyon eğitimini tamamlayan Necil Kâzım Akses 1934 yıllarında bu genç kadroya katılmışlardı.
İstiklâl Marşımızın bestecisi, Mızıka-i Humayûn’un son şefi ve Musiki Muallim Mektebi müdürü Zeki Üngör’ün oğlu Ekrem Zeki Ün[7] de Paris’e gönderilen gençler arasındaydı. Ecole Normale de Musique’de keman, armoni ve kompozisyon eğitimi gören Ün, 1930 yılında ülkeye dönerek 1934’e kadar Musiki Muallim Mektebi’nde keman dersi vermiş sonra İstanbul’a yerleşerek İstanbul Belediye Konservatuarı keman öğretmenliğine atanmıştı.
Ankara’da durum böyle iken, İstanbul’daki “müzik devrimi” hareketini Cemal Reşit Rey’in neredeyse tek başına yürüttüğü görülür. Cumhuriyet’in ilân edildiği yıl, yani 1923’de uluslararası bir kariyerin arifesinde, henüz 19 yaşında bir genç olan Cemal Reşit Rey, İstanbul Belediyesi Sanayi-i Nefide Encümeni, yani Güzel Sanatlar dairesi başkanı ünlü roman yazarı Halit Ziya Uşaklıgil tarafından Paris’ten yurda çağırılır ve yeni kurulan Darülelhan’a piyano ve kompozisyon öğretmeni olarak atanır.
1926’da Ankara’da Maarif Vekâleti’nin düzenlediği Sanayi-i Nefise Encümeni’nin verdiği bir kararla da Türkiye’deki bütün okullarda alaturka müzik eğitimi kaldırılır ve batı metodlarına göre müzik eğitimi ve solfej dersleri konur. Ayrıca Darülelhan ismi de kaldırılarak, yerine Konservatuar denilmesine karar verilir. 1927 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı Öğrenci Orkestrası kurulur, başına da keman öğretmeni Seyfettin Asal[8] getirilir. 1914 yılında ailesi tarafından Viyana’ya gönderilen Seyfettin Asal keman, ağabeyi Sezai Asal viyolonsel eğitimi görürler. Joseph Marx ile de kompozisyon çalışırlar. 1924 yılında ülkeye döndüklerinde Galatasaray Lisesi ve Belediye Konservatuarı’nda öğrenci yetiştirmeye başlarlar.
Böylece 20. yüzyılın ilk 20 yılı sürecinde “Batı Müziği”, sadece sarayda ve Osmanlı elitinin konaklarında ya da gayri müslim çevrelerde öğrenilen, öğretilen ve icra edilen bir müzik türü olmaktan çıkmış, daha da ilginci, devlet politikasının yönlendirdiği bir reform programı çizgisinde ileri hamlelerle ve son hızla gelişmişti.
1920’li yıllar, Atatürk’ün modern Türkiye’yi yaratma projesini gerçekleştirdiği yıllardır. Kadınla erkeğin birlikte dansettiği balolarda batının dans müziği çalınmaktadır artık. Böylece, batı kaynaklı popüler müzik ve Türkçe Tangolar yavaş yavaş gündelik yaşamın içine girmeye başlar.
30’lu yıllara girildiğinde İstanbul’da Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşlerin “operetler” dönemi başlamıştır. Rey kardeşler 1930 ile 1942 yılları arasında yarattıkları operet ve revüleri ile tarihe geçerler. Üç Saat, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Adalar Revüsü 1930 ile 1932 yılları arasında yazılır ve İstanbul ayağa kalkar. Amerika’daki George ve Ira Gershwin kardeşlerin işbirliğine çok benzeyen bu kardeş beraberliği Saz Caz (1935), Maskara (1936), Havacıva (1937),  Alabanda (1941) ve Aldırma (1942) ile devam eder.
Öte yandan, Cemal Reşit Rey’in Belediye Konservatuarı’nda yaratmayı başardığı atmosfer çok etkili olur, derslerine dışardan dinleyici bile gelmektedir. 1938’de İstanbul Belediye Konservatuarı öğretmen ve öğrencilerinden oluşan orkestra ilk konserini Fransız Tiyatrosu’nda verir.

1930-40 ARASI MÜZİK DEVRİMİNİN YÜRÜRLÜĞE GİRDİĞİ YILLAR

1930’lu yıllar, devletin müzik politikasının büyük bir hızla amaca yönelerek yol aldığı yıllardır. Almanya’da Adolf Hitler’in liderliğindeki Nasyonal Sosyalist (Nazi) partisinin 1933 yılında iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Almanya’da yaşayan Yahudiler ve Nazi olmayan Almanların ölüm fermanı imzalanmış oldu. Ya ülkeyi terkedecekler ya da toplama kamplarında yok olacaklardır. Türkiye, tam bu sırada kapılarını bu değerli fakat talihsiz sanat ve bilim insanlarına açarak hem batılılaşma yönünde verdiği tarihi kararların gerçekleştirilmesini hızlandırmış hem de çok sayıda insanı Hitler’in gaz odalarından kurtarmış oldu. İnsanca olmanın yanı sıra politik olan bu karar sonucunda müzik alanındaki devrime yönelik çalışmalar kapsamında yabancı uzmanların düşüncelerine ve yardımlarına baş vuruldu.
1934-35 ders yılında Atatürk’ün direktifi üzerine zamanın Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen Türk müzikçilerinden ve diğer ilgililerden oluşan bir kongre topladı.[9] Kongre’ye Cemal Reşit Rey, Cevat Memduh Altar, Cezmi Erinç, Halil Bedii Yönetken, Hasan Ferit Alnar, Necil Kâzım Akses, Nurullah Şevket Taşkıran ve Ulvi Cemal Erkin, yani Atatürk’ün ön görüsü ve direktifi ile açılan yurt dışı sınavlarını kazanıp Avrupa’da müzik eğitimi alan ve taze bilgileriyle Ankara’ya dönen genç müzik uzmanları katıldılar. “Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi’nin Ana Çizgileri” başlıklı bir rapor hazırlanıp kongre bitiminde imzalandı.
Sıra yabancı uzmanların fikirlerini almaya gelindiğinde, ilk rapor Liko Amar’dan istendi (Paris, Kasım 1934)[10]. Daha sonra Joseph Marx[11], Hindemith[12] ve Carl Ebert[13], hem Türkiye’de bir Konservatuar ve Temsil Akademisi kurulması doğrultusunda, hem de Türk müziğinin çok sesliliğe geçisi konusunda raporlar hazırladılar.[14]
1936 yılında Halkevleri tarafından Ankara’ya davet edilen Macar besteci, piyanist ve folklor araştırmacısı Bela Bartok[15], “Bir Halk Müziği Arşivi Kurulması Konusunda Öneriler” başlıklı bir rapor hazırladı. Bütün bu raporların ışığında girişilen temaslar sonucunda Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi dünya çapında iki müzik ve sahne adamı Anadolu’nun orta yerinde yeni kurulan cumhuriyetin, yeni kurulmakta olan başkentinde kimsenin kolay kolay hayal edemeyeceği bir mucizeyi gerçekleştirirler. 1934 ve 37 tarihleri arasında Hindemith ve Ebert Ankara’ya gelip giderler, yasalar çıkar, yabancı uzmanlarla sözleşmeler yapılır. Müzik ve Temsil kısmıyla Ankara Devlet Konservatuarı kurulur.
Ebert, 1939’dan sonra savaş dolayısıyla Ankara’da devamlı kalır. Savaş yıllarında Amar ve Ebert kadar önemli başka müzikçiler de Ankara’yı kendilerine sığınak seçerler. Savaş dolayısıyla parlak piyanistlik kariyerini yarıda kesmek zorunda kalan Eduard Zuckmayer[16] ve Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası şefi Ernst Prætorius[17] Ankara’da yaşadılar ve Ankara’da öldüler.
1936 yılından başlayarak sözleşmelerle Ankara Devlet Konservatuarı’nda görev yapan yabancı uzmanlar arasında:
Adler Back (ritmik jimnastik)
Hans Hey (şan)
A.B. Winkler (keman)
Richard Knauer (klarinet)
Georg Markowitz (piyano, korrepetitör)
Heinz Schaffrath (çalgı yapımı ve onarımı)
Gilbert Back (keman)
Ludwig Czaczkes (piyano)
Walter Schlösinger (piyano, korrepetitör)
Friedrich Schönfeld (flüt)
Frieda Silberknopf-Böhm (şan)
Johanna Seidler (arp)
René Back (piyano, korrepetitör) adlarını sayabiliriz.
Yabancı uzmanların çoğunlukta olduğu bu öğretim kadrosu ilk mezunlarını 1941 yılında verdi. savaş boyunca uzmanların sözleşmeleri yenilendi, müzik ve sahne sanatlarına verilen önem arttı. Devlet Konservatuarı’na bağlı Tatbikat Sahnesi’nin Halkevi Salonu’nda verilen tüm tiyatro ve opera temsillerinde, Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası’nın tüm konserlerinde Milli Şef Reisicumhur İsmet İnönü ve Maarif Vekili yani Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, bakanlar ve bürokratlar hazır bulunurlardı. Aynı dönemde devlet, Halkevleri kanalıyla bütün ülkeye tiyatro ve müzik bilgisiyle sevgisini aşılama politikasını uygulamaktaydı. Halkevleri koroları ve tiyatro kollarında yetişen pek çok genç, konservatuar sinavlarına girerek toplumda henüz yeterince saygınlığı olmayan “oyunculuk” ve “çalgıcılık” mesleklerine girmeyi göze alıyorlardı.
Ülkedeki tek radyo olan Ankara Radyosu, hem Türk Müziği hem de Batı Müziği bağlamında eğitici görevini eksizsiz uygulamaktaydı. Devlet Konservatuarı hocaları radyoda hem program hazırlayıp sunuyor, icabında yöneticilik hatta ton-meisterlik bile yapıyorlardı. Batı ile doğu müziği üstadları arasında herhangi bir ayırım da yoktu. Cevat Memduh Altar’ın sunduğu İzahlı Müzik, Muzaffer Sarısözen’in sunduğu Yurttan Sesler, Ruşen Ferit Kam, Refik Ahmet Sevengil ve Mesut Cemil Tel gibi üstadların hazırladıkları Tarihi Türk Müziği gibi açıklamalı programlar, veya Neriman Hızır’ın “Ayşe Abla” adıyla hazırladığı Çocuk Kulübü bu eğitimin birer parçasıydı. Radyo dışında dünya ile hiçbir teması olmayan memleket insanının her alanda olduğu gibi müzik alanında da eğitimi devlet tarafından düşünülmekteydi.
HARİKA ÇOCUKLAR YASASI

Büyük Millet Meclisi, devletin müzik devrimi politikasını, 7 Temmuz 1948 tarihli ve 5245 sayılı “İdil Biret veSuna Kan’ın Yabancı Memleketlere Müzik Tahsiline Gönderilmesine Dair Kanun”u çıkartarak, pekiştirmişti. Bu yasa ile devlet, üstün yetenekli çocuklarının en ehil ellerde yetişmesini sağlamaktaydı. Yasa ile ilgili meclis müzakereleri sırasında bir milletvekili tarafından yapılan eleştiriler arasında sonraki yıllarda çok sesli batı müziğine, opera ve baleye yönelik giderek artan sıklıkla duyulacak olan popülist söylemlerden belki de ilki tutanaklara geçmişti. “...burada Nümune Hastanesi’nde dört tane insan bir yatakta yatarken, beş yaşındaki İdil Hanım’ı Amerika’ya göndereceğiz. Ne öğrenecek Amerika’da? Piyano. Ne olacakmış? Deha imiş efendim, deha imiş. Ben açım yahu, bana piyano lâzım mı?[18]

1945 VE SONRASI
Savaş bitmiş, savaş sırasında ülkemize sığınan yabancı uzmanların çoğu Amerika’ya göçme, bazıları da Avrupa’ya geri dönme hazırlıkları yapmaya başlamışlardı. Yabancı uzmanlar, bayrağı, on yıl gibi kısa bir süre boyunca konsantre bir eğitim düzeni ve sistemiyle eğittikleri genç müzisyenlere, opera ve tiyatro sanatçılarına bırakıyorlardı.
Ankara’da devlet eliyle yürütülen bu atılımlar ilk meyvelerini verirken, kozmopolit bir sosyal dokuya sahip olan İstanbul’da Cemal Reşit Rey’in önderliğinde gelişen ve İstanbullu elit kesimin desteklediği Filarmoni Derneği kanalıyla uluslararası nitelikte bir müzik ortamı yaratılmaktaydı. Rey yönetimindeki İstanbul Şehir Orkestrası ilk konserini 13 Aralık 1945 tarihinde Saray Sineması’nda vermişti. Saray Sineması’nda ayrıca bir konser bürosu da kuruldu. “...Kontiya konser bürosu, bir sezon içinde angaje ettiği on beş-yirmi solistle mukavele yapar, resitalleri kendi hesabına verir, orkestra refakatindeki konserler ise Filarmoni abonman konserleri olarak tertibedilirdi...”[19]

ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ

1946 yılı ilk demokrasiye geçiş denemesinin yapıldığı yıldır. II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra dünya dengeleri değişmiş, savaş boyunca Almanya, Sovyetler Birliği ve Müttefikler arasında dengeyi tutturma politikası güden Türkiye yeni bir yol ayırımına gelmiştir. Tek şef, tek parti, tek ideoloji devri kapanmış, çok partili sisteme zar zor geçilmiş ve Amerika’ya ilk önemli yöneliş Missouri zırhlısının İstanbul boğazına demirlemesiyle başlamıştır.
CHP, 1946 seçimlerini az kalsın kaybediyordu ve 1950 yılına kadar geçen dört yıl içinde bu hezimeti partinin ilerici kadrolarının kusuru olarak gören gerici ve tutucu kesim partiyi ele geçirmişti. Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınmış yerine köy entitülerine ilk darbeyi vuran ve imam hatip okulları açılmasına ön ayak olan gerici Reşat Şemsettin Sirer getirilmiş, Sabahattin Ali, Devlet Konservatuarı’ndaki görevinden vekâlet emrine alınmış yani işine son verilmişti. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Profesörlerinden Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif ve Behice Boran’ın kürsüleri lağvedilmiş, kısaca onların da işine son verilmişti. Halkevleri’nin ve Köy Enstitüleri’nin birer komünist yuvası olduğu savı ilk kez bu dönemde ortaya atılmış ve bu iki önemli eğitim kurumunun da ölüm emri verilmişti. Savaş öncesi ve savaş sırasında müzik politikamızı yönlendiren ve uygulayan Alman uzmanların yerini başka uzmanlar almaya başlamıştı.
İlk bale okulunu, İstanbul’da Yeşilköy Pansiyonlu İlkokul’nda İngiliz Krallık Balesi’nin kurucusu Dame Ninette de Valois açıyordu.[20] Okulun öğretmenleri İngilizdi. Bir zamanların ünlü İspanyol sopranosu Madam Elvira de Hidalgo[21] ile 1949 yılında Ankara Devlet Konservatuarı şan uzmanı olarak sözleşme yapılıyordu. Madam Hidalgo 1910 yılında New York’daki Metropolitan Operası’nda Rossini’nin Sevil Berberi operasında canlandırdığı Rosina rolü ile ün kazanmış, Enrico Caruso ile Verdi’nin Rigoletto operasında Gilda rolünü canlandırarak aynı sahneyi paylaşmış dünya çağında bir değerdi. 1933’den 1948’e kadar Atina Konservatuarı’nda şan dersi veren Madam Hidalgo, bugün Maria Callas’ı yetiştiren hoca olarak tanınır opera dünyasında.

1950’Lİ YILLAR
CHP’nin dört yıl süren çok partili sistem tecrübesi içinde giriştiği gericilik yarışı işe yaramamış ve 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti seçimleri kazanıp iktidara gelmişti. Demokrat Parti, başlarda toplumun gözlerini sözde demokrasi ile kamaştırırken, kültür ve sanata bakışının eskisinden epey farklı olduğunu kimse anlamadı. Hatta yeni kurulan Devlet Tiyatrosu ve Devlet Operası sanatçıları devrin ileri gelenlerinin aşırı iltifatlarına da mazhar olmaktaydılar.
Kimilerine göre Türk Operası 1950’li yıllarda altın çağını yaşamıştı. Gerçekten de hem Hans Hörner[22] gibi Alman, hem de Adolfo Camozzo[23] gibi İtalyan şefler, Ankara Operası’nın en parlak günlerinin mimarlarıydı. Özellikle Elvira de Hidalgo, Ankara Devlet Konservatuarı'nda Ferhan Onat, Suna Korat, Müveddet Günbay, Işık Kurt gibi dünya çapında koloratur sopranolar yetiştirmişti. İtalyan Bel Canto stilindeki operaları hem Ankara’da hem yurt dışında, özellikle İtalya’da başarıyla yorumlayan sanatçılardı bunlar.
Hidalgo gibi savaş öncesinin “Prima Donna”larından biri olan Giannina Arangi-Lombardi[24] ise Leyla Gencer’i dünya sahnelerine hazırlamıştı. Ancak, Carl Ebert’in büyük umutlarla yetiştirdiği ve II. Dünya Savaşı biter bitmez döndüğü İngiltere’deki Glyndebourne Festivali’ne götürdüğü soprano Ayhan Aydan, Başbakan Adnan Menderes’e aşık olunca, olası bir uluslararası kariyeri elinden kaçırmıştı.
1920’lerin sonu ile 30’lu yıllarda Almanya’ya gönderilen soprano Semiha Berksoy, bariton Nurullah Şevket Taşkıran ve mezzo soprano Saadet İkesus’un yıldızları Ebert’in ayrılmasıyla sönmeye yüz tuttu. Opera’da iktidar, Ebert’in yetiştirdiği fakat görgü, yetenek ve birikim eksikliği yüzünden Ebert’in yerini tutamayacak insanların eline geçmişti.
Ankara Devlet Konservatuarı’nda Amar, Marcowitz gibi Alman uzmanlar 1950’li yılların sonuna kadar öğrenci yetiştirmeye devam ettiler. Eduard Zuckmayer ise 1972’de vefat edene kadar Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nün başında kaldı.

HELİKON DERNEĞİ
1950’li yıllar Bülent Arel[25] ve İlhan Usmanbaş[26] gibi ikinci kuşak bestecilerinin büyük bir dinamizm ile Ankara müzik hayatını canlandırdıkları yıllardı. Arel ve Usmanbaş, 1940’lı yıllarda Ankara Devlet Konservatuarı’nda bir yandan Akses, Saygun, Erkin gibi birinci kuşak bestecileri ile çalışırken öte yandan Alman hocalardan da ders almışlardı. Onlar birinci kuşak besteciler gibi Avrupa’ya gönderilmediler, ne öğrendilerse merakları sayesinde öğrendiler. Savaş sonrası Avrupa’sının sanat ve müzik akımlarını çok yakından, neredeyse günü gününe izliyor ve kendi estetik anlayışlarını oluşturuyorlardı. 

Helikon Derneği 1953 yılında kuruldu. Derneğin kurucuları Bülent ve Rahşan Ecevit, Bülent ve Selma Arel, İlhan ve Atıfet Usmanbaş, ressam Rasin Arsebük ve eşi Zerrin Arsebük’tü. Gazeteci Nilüfer Yalçın ile Handan Selçuk, Helikon’un kurucu kadrosuna sonradan dahil olmuşlardı. Bülent Arel’in kurduğu Helikon Yaylı Çalgılar Orkestrası ilk konserini 4 Ocak 1953’de vermişti. Helikon Orkestrası’nın programlarında “Şef” Bülent Arel, Barok dönemden 20. yüzyıl bestecilerine kadar uzayan bir yelpaze uyguluyordu. Örnekse: 28 Mart 1954 tarihli konser, Corelli’nin bir Concerto Grosso’su ile başlıyor, Samuel Barber’in Serenade’ı ile devam ediyor, Vivaldi’nin Viyolonsel Konçertosu ve Sutermeister’in Divertimento’sundan sonra Bülent Arel’in Bagatelle’leri, Debussy’nin İki Prelüd’ü ve Respighi’nin Antik Dansları ile sona eriyordu. Şan ve Oda Müziği Konseri başlıklı bir başka Helikon Derneği konserinde bu kez “piyanist” Bülent Arel, soprano Leyla Gencer’e Duparc, Musorgski, Ravel, Cemal Reşit Rey, Bülent Arel ve Manuel de Falla şarkılarında eşlik ediyordu. Haftanın belirli günlerinde İlhan Mimaroğlu, Usmanbaş ve Arel açıklamalı müzik dinletileri düzenliyorlardı. Resim atölyesini Cemal Bingöl yönetiyor, Eşref Üren, Arif Kaptan, Füreya Kılıç, Cemal Tollu hem ders veriyor hem de konferanslar ve sergiler düzenliyorlardı.

Helikon Derneği’nin üç yıl süren başarısı ne yazık ki 6-7 Eylül 1955 olayları sonucu ortaya çıkan trajikomik suçlamalar dolayısıyla büyük darbe yedi ve bir daha da kendine gelemedi. 6-7 Eylül’de özellikle İstanbullu Rumların, ama genel olarak gayri müslimlerin evleri ve iş yerleri tahribedilmişti. Sebep olarak Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atılması gösteriliyordu. Güya halkın bu olay üzerine milli hisleri galeyana gelmişti. O zaman çekilmiş fotoğralarda milli hisleri galeyana geldiği söylenen halkın yüzde doksanının çapulcular ve yağmacılardan oluştuğu görülebiliyordu.  

Bülent Ecevit, Gergedan Dergisi’nin Temmuz 1988 sayısı için yazdığı “Helikon” yazısında, olayların arkasından hemen sıkıyönetim ilân edildiğini, askeri mahkemeler kurulduğunu ve soruşturmalar başlatıldığını anlatıyor ve “...o arada, olaylarla hiç ilgisi olmayan birçok başka dernek gibi, Helikon da geçici olarak kapatıldı ve dernek yöneticileri bir gece yarısı evlerinden alınıp, günlerce sorguya çekildi...” diyordu.
“Helikon” adı eski Helen yani Yunan mitolojisinden alındığı ve Selanik de Yunanistan’da olduğunda göre bazı yetkililer düz mantık kurmuşlar ve İstanbul’daki yağma olaylarının sorumluluğunu Ankara’da böyle işlerden hiç haberi olmayan bir sanat derneğinin üstüne yıkabileceklerini ummuşlardı. Bülent Ecevit’e göre sorgulamalar sırasında polisleri en çok zorlayan soyut ve non-figüratif sanat  konuları olmuştu. Tabii, bu traji-komik sorgulamadan bir şey çıkmadı, hatta derneğin yeniden açılmasına izin verildi ama üyelerin çoğunun hevesi kırılmış bir kere. Böylece bu güne dek benzeri yenilenmemiş bir sanat ve müzik hareketi bağnaz politikalar ve gericilik nedeniyle sona ermiş oldu.

ANKARA MÜZİK FESTİVALİ

1957 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakülteleri öğrencilerinin kurdukları Üniversiteliler Müzik Derneği, Ankara Müzik Festivali gibi iddialı bir etkinlik düzenlemeye karar verdi.[27] Festival broşürünün önsözünde şu satırlar yer alıyordu. “1948-50 yılları arasında yapılan Türk-İngiliz Müzik Festivalleri sayılmazsa, müzik tarihimizde Türk bestecilerinin eserlerinin çalındığı toplu bir müzik olayına rastlanmaz... bu festival özellikle Türk bestecilerinin eserlerini topluca sunabilmek için düzenlenmiştir. Programlarda on beş Türk eseri yer almıştır. Gelecek festivallerde bu sayının daha da artacağı umulabilir.”[28]
Konserler Büyük Tiyatro’da (şimdi Opera), Milli Kütüphane’de, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ve Devlet Konservatuarı’nda veriliyor. Bu konserlerde Bülent Arel’in, sonraki yıllarda hiç çalınmayan Piyano ve Mezzo Soprano için Rilke Liedleri, İki Piyano için Varyasyonlar, Yaylı Çalgılar ve Timpani için Passacaglia ve Füg adlı eserlerinin yorumlandığı görülüyor. İhsan Künçer yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası konserinde klasik bando parçaları yanında Refet Bey’in Askeri Alay Marşı da çalınıyor. Ulvi Cemal Erkin’in Piyano Konçertosu’nu eşi piyanist Ferhunde Erkin yorumluyor. Genç Türk Sanatçıları konserini Pertev Apaydın yönetiyor, İlhan Usmanbaş’ın Keman Konçertosu’nu Ulvi Yücelen yorumluyor.
Gerçekten de 1958 ve 59 yıllarında tekrarlanan Ankara Müzik Festivali’nde sunulan Türk eserleri sayısına sonraki yıllarda hiçbir ortamda ulaşılamadı. Ne var ki, derneğin kurucuları üniversiteden mezun olduktan sonra bayrağı taşıyacak müziksever ve idealist genç bulunamamış ve festival devam edememişti. Ancak üç yıl süren bu etkinlik müzik tarihimizdeki müstesna yerini hep muhafaza etti. 
1957’deki ilk Festival programında Bülent Arel, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun, Bülent Tarcan ve İlhan Usmanbaş’ın eserlerine yer verilmişti. Bu bestecilerin en yaşlısı henüz 50 yaşındaydı.
1958’de besteci sayısı artmış ve üçüncü kuşak bestecilerinden Cenan Akın ile Muammer Sun programa girmişlerdi. Programlarda ayrıca yine Bülent Arel’in 1. Senfonisi, Ulvi Cemal Erkin, Adnan Saygun ve İlhan Usmanbaş’ın farklı eserleri yer alıyor. Bestecilere bu kez Ekrem Zeki Ün ve Nevit Kodallı da katılıyordu. Festivalde caza da yer veriliyor ve “Erol Pekcan Topluluğu” konserinin yanı sıra Caz Müzisyenleri Sergisi açılıyor ve “tape” konseri, yani makara teyplere kaydedilmiş özgün ve özel müzik konseri düzenleniyordu. 
1959 yılında düzenlenen Ankara Müzik Festivali’ne katılan besteciler arasında yine Arel, Erkin, Saygun, Kodallı ve Usmanbaş var. Bu bestecilere Muzaffer Arkan, İlhan Baran, Kemal İlerici, Cemal Reşit Rey ve Adanalı besteci Yalçın Yüregir de katılıyor. Festival kitapçığında Derneğin yeni başkan yardımcısının Ece Ayhan olduğu belirtiliyor. Kurucu üyelere Özgen Sağun, Altan Soygüt ve Özcan Taylan’ın katıldığı görülüyor.
Nevit Kodallı, Asaf Halet Çelebi, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Ümit Yaşar Oğuzcan, Cahit Külebi, Metin Eloğlu, Oktay Rıfat, Şinasi Nihat, Mehmet Kemal, Sunullah Arısoy, Orhan Veli, Melih Cevdet ve Özdemir Asaf’ın şiirleri üzerine şan ve piyano için Garib Şiirler Albümü’nü bestelemiş, Bas Hilmi Girginkoç'a besteci ve piyanist Nevit Kodallı eşlik ediyor.
İlhan K. Mimaroğlu da besteci olarak ilk kez halk karşısına 1959’da çıkıyor. Gereksiz Parçalar (1956) ile solo klarinet için Monolog (1958) adlı eserleri festival programına alınıyor. Metin And “Türk Halk Danslarının Sahneye Uygulanması” konulu bir müzikli açıklamalı konferans veriyor.
Üniversite gençliğinin politik açıdan aktif ve duyarlı olduğu yıllardı bu yıllar. Nitekim 1960 cuntası, arkasına üniversite camiasının gücünü ve rüzgârını alarak cesaretlenmişti bir bakıma. Öte yandan, üniversite gençliğinin kültür ve sanata merakı da hatırı sayılır derecede güçlüdür 1950’li yıllarda. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın DTCF salonunda verdiği açıklamalı Cumartesi konserleri hıncahınç dolar. Öğrenciler pencere içlerine, kaloriferlerin üstlerine tüneyerek konser dinlerler.
1950’Lİ YILLARDA İSTANBUL VE İZMİR

Başkentin durumu bu merkezdeyken İstanbul’da çok faal olan Filarmoni Derneği müzik hayatının dinamosu görevini üstlenmiştir. 1945 yılında kurulan dernek, 1948’de Filarmoni dergisini çıkarmaya başlar. Dergiyi yazar Burhad Arpad, batıdaki örnekleri düzeyine çıkarmış, yazarları arasına Vedat Nedim Tör, Nadir Nadi, Fikri Çiçekoğlu, Seyfettin Çürüksulu, Faruk Yener, Orhan Borar, Cemal Reşit Rey gibi sanat ve kültür dünyasının kremasını katmıştı.
1953'de İstanbul Filarmoni Derneği'nin Yaylı Çalgılar Oda Orkestrası kuruldu. Orkestrayı Cemal Reşit Rey yönetiyordu. Muhittin Sadak[29] ise koro ve vokal müzik toplulukları kurup yönetiyordu bu yıllarda. Ne var ki İstanbul Filarmoni Derneği, 1960 ihtilâlından dolaylı olarak olumsuz etkilendi. İstanbul Belediyesi'nin başına gelen asker belediye başkanlarının yaptıkları ilk iş kendilerine bağlı olan sanat kurumları ile uğraşmak oldu. 1950'li yıllar boyunca dernekle işbirliği halinde konserler veren İstanbul Şehir Orkestrası'nın bağımsızlığı, İstanbul Belediyesi tarafından elinden alındı. Orkestranın dernek konserlerine katılması istenmedi. Zaten askerlerin derneklere de alerjileri vardı malum. Doğal olarak bu durum Kontiya'nın konser angajmanlarını da baltaladı. İstanbul'a davet edilen dünya çapında müzisyenler orkestra ile konser veremeyince Kontiya da zarar etmeye başladı. Ayrıca, hem geniş sosyal çevresi hem de sanatçı kişiliği ile derneğin en etkin kişisi olan ressam Frumet Tektaş'ın zamansız ölümü, İstanbul Filarmoni Derneği'nin altın döneminin sona ermesinin en önemli nedenlerinden biri oldu. [30]

İzmir'e gelince: İzmir Müzik Okulu 1954 yılında kurulmuştu. Okulun ilk müdürü besteci ve obuacı Orhan Barlas, İzmir Filarmoni Orkestrası'nın da kurucusuydu. Prof. Önder Kütahyalı bu okulun ve konservatuarın kuruluş öyküsünü şöyle anlatıyor:
"Müzik Okulu"nda Eğitim, Ortaokul ve Lise öğrencilerine yönelik Piyano, Keman ve Ses Eğitimi kurslarından oluşuyordu. Solfej ve Uyum Bilgisi (Armoni) dersleri de okutulmaktaydı. Müdür Orhan Barlas ile birlikte okulda şu öğretmenler görev yapmaktaydı: 
Seride Barlas: Piyano, 
Madam Marta Amati: Keman, 
Nazime Aybirtek: Ses Eğitimi, 
Şahap Ruhselman ve Muzaffer Uz: Solfej. 
Bu değerli sanatçılar, hem Müzik Okulu''nun hem de Konservatuar''ın kurucularıdır; hocalarımızı saygıyla anıyoruz. 
Orhan Barlas, amatörlerden oluşan Senfoni Orkestrası'nı geliştirerek,  yılda on dolayında dinleti verebilir duruma getirdi.  Ayrıca spor salonu okulun bünyesine alınarak onarıldı ve dinleti salonuna dönüştürüldü. Düğün salonu da okula katıldı ve çalışma yeri olarak kullanıldı. 
Böylesine olumlu gelişmelerin ve kurslara katılan öğrencilerde görülen başarının mutlu sonucu olarak 1958 yılında "Müzik Okulu"na "Konservatuar" statüsü verilmesi kararlaştırıldı. 1958-59 ders yılı başında yapılan sınavla okula beş öğrenci alındı ve 26 Aralık 1958'de düzenlenen küçük bir törenle "İzmir Devlet Konservatuarı" resmen açıldı. "[31]

27 MAYIS VE 60'LI YILLAR

Öte yandan Ankara ve İstanbul'da 1960'lı yılların başlarında müzikte çağdaşlığı yakalamaya yönelik çalışmalar yoğunluk kazanır. Türkiye Radyo Televizyon kurumunun BBC örnek alınarak özerk bir yayın organı olarak kurulması umut vericidir. Faruk Güvenç[32], 1956 yılında Ankara Radyosu'na batı müziği programcısı ve ton-meister olarak atanır ve kısa zamanda müzik yayınları şefliğine yükselerek bir dizi atılımın yaratıcısı konumuna gelir. 1962'de müzik üzerine düşünmeye olağanüstü hareketlilik getiren "Opus" dergisini çıkarmaya başlar.
Aydın Gün, 1961 yılında İstanbul Belediyesi'ne bağlı Şehir Operası'nı kurar. Operanın kurulması İstanbul Şehir Orkestrası'nın zayıflamasına neden olmuştur. Orkestrada uzun yıllar birinci keman grubu üyesi olan Dr. Erdoğan Saydam, bu zayıflamanın nedenlerini şöyle açıklar:
"1961 yılında belediyeye bağlı olarak kurulan Şehir Operası, Şehir Orkestrası'nda yer alan 30 kadar yetenekli müzikçiyi kendi kadrosuna çekti. Ayrıca orkestranın daimi şefi Cemal Reşit Rey ve 25 kadar orkestra üyesi emekliliklerini istediler. Adeta konser verilemeyecek hâle gelindi..."[33]

İstanbul'da bu tür olumsuzluklar yaşanırken Ankara, müzik konusunda iktidarı elinde tutmaya devam ediyordu. 1959 yılında Rockefeller Vakfı'nın bursu ile Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek, New York'daki Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi'nde elektronik müzik alanında öncü çalışmalar yapan Bülent Arel, 1962 yılında yurda döndü ve TRT Ankara Radyosu Batı Müziği Yayınları şefliğini üstlendi. 1964'de TRT Madrigal Korosunu kurdu. Öte yandan da Ortadoğu Teknik Üniversitesi müzik kulübünde öğrencilerle koro çalışmaları yapmaya başladı.
Faruk Güvenç, 1965 ile 1967 yılları arasında TRT'nin çağdaş bestecilere eser ısmarlamasına yönelik çalışmalarıyla büyük bir hizmet gerçekleştirmişti. Ismarlanan eserler icra ediliyor ve TRT tarafından kaydediliyordu. Ulvi Cemal Erkin'in Konçertant Senfoni (1965) ve Senfonik Bölüm (1967) başlıklı eserleri, İlhan Usmanbaş'ın Kurtuluş Savaşı Adına Bölüm (1965-66), TRT siparişlerinden sadece birkaç örnek olarak verilebilir.
1970 VE SONRASI

20. yüzyılın ilk yarısında dünyaya gelenler için bundan sonrası yakın tarih sayılır. 1968 olayları. 12 Mart cuntası. Yeniden altüst olan toplumsal ve kültürel hayat. 1970'li yıllar aynı zamanda çoğu müzisyenin Ankara'dan İstanbul'a göç yıllarıdır. Göç nedenlerinden biri eğer Ankara'nın kirli havasıysa, bir başka neden de Ankara'daki siyasi havanın ağırlığıdır. Ankara'daki bu olumsuz gelişmelere karşın İstanbul Müzik yaşamı 1970'lerde birdenbire hareketlenir. Atatürk Kültür Merkezi açılır. İstanbul Şehir Operası, 1969-70 sezonunda İstanbul Devlet Opera ve Balesi'ne dönüşür. Şehir Orkestrası, 1972 yılında İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası olur. Devlet kadrolarına kavuşan eski belediye sanatçıları bir süre için rahat nefes alırlar. Ne var ki her iki kuruma da amatör bir ruhla yıllarını vermiş olan Gayri Müslim vatandaşlara birer ikişer yol görünür. Yeni statüler amatörleri bünyesinde barındırmak istemez. Oysa İstanbul'un renkli müzik ortamı o amatörler sayesinde onca yıl yaşamıştır.
Artık kimin "âhı" tuttuysa, Atatürk Kültür Merkezi yanar. Sabotaj mı, yoksa binayı paylaşan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer ile İstanbul Devlet Operası Müdürü Aydın Gün'ün birbirleriyle çekişmelerinden kaynaklanan görev karışıklığı ve ihmali dolayısı ile mi yandı tam açıklığa kavuşamaz. Tabii ki, yangından sorumlu tutulanlar yine bir kaç talihsiz itfaiye memuru ile o günlerin terör ortamında yakalanan olağan şüpheli devrimcilerdir. Onlar da uygulanan işkence sonucu binayı yaktıklarını "itiraf" ederler.
Ankara'dan İstanbul'a göç eden müzikçilerin de takviyesi ile 1971-72 ders yılında İstanbul Devlet Konservatuarı Fuat Turkay'ın[34] çabalarıyla kurulur. Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Cevat Memduh Altar gibi müzik devriminin hayatta kalan ağır topları İstanbul Devlet Konservatuarı'nda buluşurlar. Kısa zamanda Bülent Tarcan ve İlhan Usmanbaş da katılır öğretmen kadrosuna. 
1970'li yılların müzik hayatımız açısından önemli atılımlarından biri de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın kurulmasıdır. Vakfın kurucuları arasında en başta Nejat F. Eczacıbaşı, Cevat Memduh Altar ve Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi'yi saymalı ve rahmetle anmalıyız. Cumhuriyet'in 50. yılı kutlamalarının en anlamlısı hiç kuşkusuz bu vakfın büyük bir profesyonellik, bilgi ve enerjiyle oluşturduğu ve bugüne dek yaşayan İstanbul Festivali'dir.
1977 yılında ise TRT Ankara Oda Orkestrası gibi uluslararası niteliklerle donanmış bir topluluk kazanmıştı müzik dünyamız. Suna Kan, Faruk Güvenç ve Gürer Aykal üçlüsünün inisiyatifleri ile kurulan ve kısa zamanda hem yurt içi hem de yurt dışında ün yapan bu topluluk ne yazık ki İstanbul Festivali kadar uzun ömürlü olamadı. Faruk Güvenç'in ölümü, Gürer Aykal'ın eşi koreograf Duygu Aykal'ın hastalığı dolayısıyla yurt dışına gitmesi bu orkestranın dağılmasına yol açtı. Ne var ki TRT Ankara Oda Orkestrası, müzisyenlere kendi başlarına topluluklar kurma konusunda örnek oldu ve özel kuruluşların da böyle müzik toplulukları kurmaya heves etmelerine yol açtı.
1980 sonrasını ise çoğumuz biliyoruz. 12 Eylül 1980 darbesi ve Turgut Özal sonrası Türkiye'sindeki tüm olumlu ve olumsuz gelişmelerin, soğuk savaşın bitimiyle ortaya çıkan yeni gerçeklerin, dünyadaki hızlı teknolojik atılımların müziğimize yansımaması düşünülemezdi. 1980 sonrası kültür ve sanat hayatımızı “kültür endüstrisi” bağlamında bir bütün olarak ele alarak ameliyat masasına yatıracak gözü pek araştırmacılara gereksinimiz var. Müziğimizin yakın tarihini incelemek ve yansız bilimsellikle irdelemek bundan böyle YÖK yasası ile Üniversiteleşen Konservatuarlarımızın Müzikoloji Bölümü mezunlarının aslî görevlerinin en önemlisi olacaktır kuşkusuz.  






[1] (1902-1995)
[2] (1909-2007)
[3] (1911-1972)
[4] (1906-1966)
[5] (1899-1968),
[6] (1910-1992)
[7] (1910-1987)
[8] (1901-1955)
[9] Gökyay, Orhan Şaik, “Ankara Devlet Konservatuarı Tarihçesi” Güzel Sanatlar Dergisi, sayı: 3, sayfa: 49, Ankara, Ekim 1941.
[10] Licco veya Liko Amar (d. Budapeşte 1891-ö. Freiburg 1959) Osmanlı Musevi tebaasından Macaristan doğumlu kemancı. Berlin Filarmoni Orkestrası Başkemancısı, 1915. “Amar Kuartet”i kurucusu 1921-1929. Üyeler: Amar: I. keman, Walter Caspar: II: keman, Paul Hindemith: viyola, Mauritz Franck: viyolonsel.
[11] Avusturyalı besteci ve eğitimci, Necil Kâzım Akses’in hocası.
[12] Alman besteci (d. Hanau 1895-ö. Frankfurt 1963)
[13] Alman tiyatro ve opera rejisörü (d. Berlin 1887-ö. Santa Monica, California 1979)
[14] Laszlo, Filiz Ali, “Atatürk ve Ankara Devlet Konservatuarı’nın Kuruluşu”, Atatürk Türkiye’sinde Müzik Reformu Yılları, Filarmoni Derneği Yayınları, İstanbul 1982.
[15] (1881, Nagyszentmiklós - 1945, New York)
[16] Alman piyanist, müzik eğitimcisi, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Başkanı ( 1890, Nackenheim-1972, Ankara)
[17] (1880, Berlin -1946, Ankara)
[18] Birkan, Üner, İdil Biret’e Armağan, sayfa 22, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Kasım 1997, Ankara.
[19] Tacar, Ali Emel, “Şehir Orkestrası’nın ve Filarmoni Derneği’nin Kuruluşu”, Atatürk Türkiye’sinde Müzik Reformu Yılları, Filarmoni Derneği Yayınları, İstanbul 1982.
[20] 6 Ocak 1948.
[21] (1892, Aragon -1980, Milano)
[22] Alman Orkestra Şefi. (d. Münih 1903- ö. Münih 1968) 1948-55 yılları arasında Ankara Devlet Operası ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefliğini yaptı.
[23] 1949’da Ankara Devlet Operasına orkestra ve koro şefi olarak atanan İtalyan Orkestra şefi. (d. 1910-ö. Bergamo 1977)
[24] İtalyan soprano (1891, Marigliano -1951, Milano) 1924-1930 yılları arasında Milano Scala operasında Toscanini ile çalıştı. 1947’de Ankara operasına şan uzmanı olarak atandı. Leyla Gencer’in hocasıydı. Ölümünden kısa bir süre önce İtalya’ya döndü.
[25] Bülent Arel ( 23 Nisan 1919, İstanbul - 24 Kasım 1990, New York) besteci, piyanist ve elektronik müzikte öncü.
[26] İlhan Usmanbaş (28 Eylül 1921, İstanbul)
[27] ÜMD kurucuları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Filiz Alkor (sonradan Büyükelçi Filiz Dinçmen), Sezer Birsel (sonradan Üner Birkan ile evlendi ve Sezer Birkan oldu), Hukuk Fakültesi’nden Güler Ürgen (ressam Güler Gönlübol), Oğuz Onaran (piyanist, sonradan Prof. Dr., Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi eski Dekanı, sinema ve müzik tutkunu akademisyen), Ziya Arıkan (TRT İnceleme-Araştırma danışmanlığından emekli), Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden Sunuk Pasiner (sonradan Koç Grubunda Basın ve Halkla İlişkileri yürüttü) vardı.


[28] Ankara Müzik Festivali, Üniversiteliler Müzik Derneği, Güney Matbaası-Ankara 1957
[29] Muhittin Sadak (d. 1900-ö. 1982 İstanbul) Viyolonselist, ve koro şefi. 1923'de Darülelhan korosunu kurdu. 1944'de bu koro İstanbul Belediyesi Korosu adını aldı. 1959'da İstanbul  Şehir Tiyatrosu'nda opera denemelerine başladı. İstanbul Şehir Operası'nın ve Devlet Operası'nın kurulmasına katkıda bulundu.
[30] 1962.
[31]Prof. Önder Kütahyalı, "Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı Kuruluşu ve Gelişimi", DEÜ internet sitesi.
[32] Faruk Güvenç (1926, Ankara-1982 , Ankara) Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola grubu üyesi, müzik eleştirmeni, TRT Ankara Radyosu müzik program yapımcısı, müzik yayınları şefi.
[33] "Müzik Değişimi Yıllarında İstanbul", Atatürk Türkiye'sinde Müzik Reformu Yılları, sayfa 41, Filarmoni Derneği Yayınları, İstanbul 1982.
[34] Fuat Turkay, (1907-2000) Piyanist, 1948-62 yılları arasında Ankara Devlet Konservatuarı  piyano öğretmeni ve müdürü.

2 Mart 2013 Cumartesi

ZEYNEP GEDİZLİOĞLU




Yarattığı ürünlerle sınırlarımızın ötesinde tanınan, değeri kazandığı burslar ve ödüllerle tescillenmiş kimi insanımızın ismine gazetelerin manşetlerinde, dergi kapaklarında, twitter ve facebook polemiklerinde rastlayamazsınız. İçinde yaşadığımız şu zamanda ciddi kültür ve yaratıcı sanat ürününün ancak polemik veya skandal söz konusu olduğunda haber değeri vardır da ondan. İşte bu nedenden 1977 İzmir doğumlu Zeynep Gedizlioğlu, Almanya’da 2012 Ernst von Siemens Besteci Ödülü’nü kazandığında memleket basınında kendisine ancak ufacık bir yer bulabilmiştir. Evin İlyasoğlu ve Serhan Yedig gibi müzik yazarları da olmasa Zeynep’in ödül haberi kaynayıp gidecektir sürekli gündemi değişen basınımızda.
Zeynep Gedizlioğlu ne yapmıştı da müziğin Nobel’i diye kabul gören bu ödüle layık görülmüştü? O, müzik yeteneğini erkenden farkeden ve müzikle ilgili herşeyi öğrenmek isteğini destekleyen bir ailenin çocuğu idi bir kere. Çocuğunun müziğe yeteneğini farkedemeyen veya farketse bile desteklemeyen hatta engel olan onbinlerce aileden birinin çocuğu olmadığı için çok şanslıydı Zeynep. O, deneysel tiyatrocu Şahika Tekand’ın kızıydı. Serhan Yedig ile yaptığı uzun söyleşide: “Baba kabul ettiğim Esat Tekand iyi bir müzik dinleyicisidir.” diyordu.

TRT3 radyosunun devamlı açık olduğu bir evde büyümüştü. Müziğin ABC’sini, dilini, tekniğini öğrenmeye meraklıydı. Konservatuara girdiğinde en çok solfej derslerini sevmişti. Önce obua gibi bir orkestra çalgısını öğrenmeye, ardından da piyanoya başlayınca kendi müzik dilini araştırmaya ve beste denemelerine girişmişti. Çok şanslıydı, çünkü Türkiye’deki bestecilik geleneğinin farklı ekollerinin temsilcileri, Alman/Avusturya/Orta Avrupa ekolünden Necil Kâzım Akses ile Fransız ekolünü temsil eden Cemal Reşit Rey ve Ahmet Adnan Saygun kuşağının devamı olan hocalardı onu konservatuarda yetiştirenler. Zeynep, Adnan Saygun’un öğrencisi olan Cengiz Tanç ile başladı bestecilik öğrenmeye. Ama İlhan Usmanbaş, Erçivan Saydam, Babür Tongur, Meliha Doğuduyal ve Hasan Uçarsu’dan da dersler alıyor, bestecilik öğrenimini sağlam temeller üzerinde yükseltiyordu. Aynı zamanda yukarıdaki sıralamada görüldüğü üzere Adnan Saygun ile başlayan ve tek tek halkalarla devam eden usta çırak zincirinin son halkalarından biriydi Zeynep Gedizlioğlu. 
Çok iyi yetişmiş bir genç besteci olarak Avrupa’ya adımını attığında da şansı yaver gitmişti Zeynep’in. 2000 yılından 2012’ye kadar geçen yıllar boyunca kazandığı burslar, ödüller ve eser siparişleri sayesinde bağımsız bir besteci oldu. Konservatuar arkadaşlarından birinin tavsiyesi üzerine İstanbul’dan kalkıp Almanya’nın Fransız sınırına yakın Saar bölgesindeki Saarbrücken Konservatuarı’na gittiğinde şans karşısına bu kez Theo Brandmüller gibi önemli bir hoca çıkarmıştı. Mauricio Kagel ve Olivier Messiaen’ın öğrencisi olan, Alman yeni müzik akımı içinde tanınan, organist ve eğitimci Brandmüller, Zeynep’in ufkunu genişletmişti.
Zeynep’in bu aşamada birbiri ardına değişik burslar kazandığını, Almanya’dan Fransa’ya geçip Strasbourgh Konservatuar’ında Ivan Fedele’nin bestecilik derslerine devam ettiğini görürüz. Ivan Fedele (d. 1953), İtalyan’ın Franco Donatoni’den sonra gelen en parlak bestecilerinden biridir. Sanatta yeterlik programı için Zeynep yine Almanya’nın Fransa ve İsviçre sınır kentlerinden uzaklaşmaz ve bu kez Karlsruhe Yüksek Müzik Okulu’nda Wolfgang Rihm’in (d.1952) bestecilik sınıfına devam etmeye başlar. Rihm, dağarında 400’ü aşkın eser ile son elli yılın en verimli Alman bestecisidir. Rihm, Boulez ve Stockhausen’in avant-garde çizgisine tepki gösteren “yeni sadelik” anlayışı taraftarıdır. Zeynep, yeni hocası adına verilen Wolfgang Rihm bursunu da kazanır bu arada.
Öğrenmenin ve araştırmanın sonu yoktur düsturu ile yola devam eder Zeynep ve sonunda 2010 yılında Paris’e ulaşır. Paris’te, ister yolun başında, ister ortasında hatta yolun sonunda olan bestecilerin bile hayatlarının bir aşamasında uğradıkları o meşhur IRCAM vardır. 1970’de Fransız Başbakanı Pompidou’nun daveti üzerine Pierre Boulez tarafından kurulan bir müzik araştırma merkezidir Institut de Recherche et Coordination Acoustique/Musique, yani IRCAM. Zeynep, bir yıl boyunca IRCAM ses, elektronik ve elektro-akustik müzik laboratuarlarında çalışır. Bir yıl boyunca kulaklarında kulaklıklarla araştırdığı bu sınırsız ses dünyası onun bir süre sonra beyninin içinde sürekli devam eden si ve do diyez seslerinin devamlı tınlamasına hatta hiç kaybolmamasına neden olur. Sessizliği kaybetmiştir Zeynep!
“Kayıp Sessizliğin Anısına Rağmen” adlı büyük orkestra eseri işte böyle dünyaya gelmiştir. Eseri Zeynep Gedizlioğlu’na Borusan Kültür Sanat ısmarlamıştı. “Bazen sessizlik, ki hiç varolmamıştır, kayıptır...” diyor Zeynep eserini anlatırken ve devam ediyor: “Kayıp sessizliğin anısına rağmen orkestra bağırır. Kayıp sessizliğin anısıyla orkestra susar, bekler, bağırır, tekrar bağırır, tekrar susar, bekler...bekler...Susar.” Çok uzun zamandır sessizliğin ne olduğunu unuttu bu dünya ve sessizlik sadece Zeynep için kayıp değil aslında. Bağıran, hiç durmadan bağıranların saldırısından kaçacak, sığınacak hiç bir yer kalmadı ama yine de müziğe sığınabiliriz, ki Zeynep işte bunu yapıyor.
Eserin dünya prömiyeri 17 Ocak 2013’de Lütfi Kırdar Salonunda Borusan Filarmoni Orkestrası tarafından gerçekleştirildi. Şef Gürer Aykal’dı. Çok güçlü bir müzik yaratmıştı Zeynep, “sert” değil “güçlü”. Zeynep’in müziğinin sırrı da buradaydı. 2005 ile 2010 yılları arasında bestelediği eserleri bir arada dinleyebileceğimiz “Kesik” başlıklı CD’sindeki toplam eserlerinde de bu “gücü” hissetmek mümkün.

16 Ocak 2013 Çarşamba

GÖKHAN AYBULUS'A MEKTUP




Genç konser piyanisti Gökhan Aybulus, 5 Ocak 2013 günü Facebook denilen internet dünyasına içini dökmüş. 2008’de Türkiye’ye döndüğünden beri yurt içinde ve dışında pek çok orkestra ile konçerto dağarının önemli eserlerini çaldığını, festivallere katıldığını, çok önemli sanatçılarla oda müziği konserleri verdiğini ama Allah için bu konserlerle ilgili hiçbir şey yazılmadığını söylüyor. Kötü eleştiriye bile razıyım demeye getiriyor ve “Piyano çalarken ağzımla kuş mu tutmalıyım?” diye soruyor. Üstelik sadece kendi için değil şikayeti. Görmezden ve duymazdan gelinen çok sayıdaki genç konser sanatçısının da sözcüsü oluyor Gökhan Aybulus. “Hepimiz iyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla çeşitli konserler yaptık ve yapmaktayız” diyor. Evet, bunca yıllık emek, aşkla yapılan ama yıpratıcı bir hayat ve karşılığında derin bir sessizlik. Biraz da ümitsizlikle “Yaptığım işten soğumaya başladım” diye bitiriyor şikayetini Gökhan.

Gökhan’ın feryadı üzerine facebook yıkıldı. Her zaman olduğunu gibi kısa zamanda iş şahsiyata döküldü, polemikler, suçlamalar, bel altından vurmalar derken iş çığrından çıktı. Hemen yetmiş yıllık İstanbul-Ankara itişip kakışması ateşe sürüldü. Bursa, Eskişehir ve İzmir müzisyenleri de pişmiş aşa su kattılar. Andante dergisinden söz edilince Serhan Bali aldı sazı eline uzun uzun konuyu ayrıntılandırdı. Kendilerine dergide yer verilmemesinden şikayetçi olanlara “sizinle özel olarak konuşalım” dedi. Tabii ki herkes yerden göğe kadar haklıydı. Ne var ki, asıl soruna değinen birkaç kişinin sözleri de arada kaynayıp gitti. Bu arada, Gökhan’ın parmak bastığı sorun olduğu gibi duruyor ortada ve soruna çare bulmak için kafa kafaya verecek irade bulunmadığı da bir gerçek.
Tesadüfe bakın ki Gökhan’ın facebook mesajını okuduğumuz 5 Ocak 2013 günü, aynı tarihli Radikal gazetesinde Cem Erciyes imzasıyla yayınlanan “Sanat Yazarının Piyasadan Bıkkınlığı” başlıklı yazıda sorunun sadece müzik alanında olmadığını, sanat ortamının, farklı biçimlerde de olsa müzisyenlerin içinde bulunduğu çıkmaza benzer konulardan şikayetçi olduklarını gördük, okuduk. Cem Erciyes, yazısında sanat eleştirmeni Ahu Antmen’den alıntı yapıyor. Ahu diyor ki: “1990’lı yıllarda yazmaya başladığımda kendimi bir kültür ortamı içinde hissederken son yıllarda belli bir ekonomik sistem içinde kendi iradem dışında araçsallaştırıldığımı ve daha çok bir kültür endüstrisi içinde bulunduğum hissine kapıldığımı söylemem mümkün.”
TÜRKİYE’DE MÜZİK ELEŞTİRMENLİĞİ ÜZERİNE
Ben Ahu Antmen’den daha da geriye gideceğim. Cumhuriyet Gazetesi’nde 1980’lerin başında haftalık müzik yazıları/eleştirileri yazmaya başladığımda ben de kendimi geniş ve özgür bir kültür ortamı içinde bulmuştum. 12 Eylül Darbesi, bizleri sanattan medet ummaya ve birbirimize omuz vermeye yönlendirmişti. Hürriyet Gösteri dergisinde de her ay bir yazım yayınlanıyordu. Gazete yazıları, her haftanın senfonik konserine ek olarak dinlediğim resitaller ve oda müziği konserleri hakkında eleştiri yazılarıydı. Dergi yazıları ise daha geniş bir müzik alanını kapsıyordu. Kimler okuyordu bu yazıları? En başta tabii ki konser veren müzisyenler, sonra da hiç bir konseri kaçırmayan meraklı müzikseverler. Müziksever konser dinleyicisi sadık okuyucularımdı. Yazılarımdan yararlandıklarını söyleyen kişilerin sayısını unuttum. Bugün bile beni hâlâ Cumhuriyet Gazete’sindeki yazılarımdan dolayı tanıyanlara rastlıyorum arada bir.

Konser veren müzisyenlere gelince: onlar tabii ki eleştiri konusunda çok hassastılar, örneğin Fazıl Say ve Hikmet Şimşek bana sayfalar dolusu mektuplar yazmışlardır vaktiyle. Mesela, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Çağdaş Türk bestecilerinin eserlerini programlarına almamalarını sert bir dille eleştirdiğim için kıyamet kopmuştu. Vay sen misin o dokunulmaz İDSO’yu eleştiren? Fena halde kızıp beni gazete yönetimine şikayet etmişler ve gazeteden derhal atılmamı istemişlerdi. Müzik eleştirmenliği yıllarım buna benzer bir sürü anekdotla doludur. Çok ender de olsa yazdığım bir eleştiri dolayısıyla kendi kusurlarını gördüğünü ve düzelttiğini söyleyen sanatçıya da raslamışımdır.  
Sanatçı “ego”su çok hassastır. Konser veren, tiyatro, opera ve dans için sahneye çıkan, sergi açan, kitap yazan, film yapan sanatçı, yaptığı işin görülmesini, izlenmesini, farkedilmesini en önemlisi de beğenilmesini ister. Beğenilmediğinde kimi sanatçı kırılır, küser. Fakat kendine güvenen, doğru yolda olduğuna inanan sanatçı ise eleştirildiğinde kamçılanır, daha iyi olmak için hırsla çalışır.
 
1973’DEN 2013’E MÜZİK ELEŞTİRMENİN KONUMU NASIL DEĞİŞTİ?
1973’de başlayan Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, o zamanki adıyla İstanbul Festivali, memleketin müzik hayatına ilaç gibi gelmişti. İş dünyasının saygın kuruluşlarından Eczacıbaşı Firması’nın sahibi Nejat Eczacıbaşı aynı zamanda kültür hayatımızda ve devlet nezdinde ağırlığı olan bir kişiydi. Festival sayesinde İstanbul’a yıldız yağmuru yağmaya başladı. Festival konser ve gösterilerini izlemek için başka şehirlerden müzikseverler de İstanbul’a akın ettiler. Devlet desteği, yabancı kültür merkezleri ile işbirliği, ama en önemlisi zamanın demir perde gerisi ülkelerinden bedavaya getirilen dünya çapında orkestralar, orkestra şefleri, baleler, solistler sayesinde Türkiye o zamana kadar hiç olmadığı kadar üst düzey müzik ve sahne sanatlarıyla bire bir karşılaştı.

Ancak, herşey Berlin Duvarı’nın yıkılması Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun çökmesi ile değişti. Liberal ekonominin önünde artık hiçbir engel kalmamıştı. Devletlerin sanata yaptıkları sübvansiyon eski tip ekonominin bir parçasıydı, şimdi ise serbest piyasa yasaları geçerliydi. Sanata destek verenlerin yeni adı “sponsor” oldu. Sponsor ise öyle bedavadan kimseye destek olmazdı. Verdiği desteğin karşılığını almalıydı sponsor. Sponsor, destek verdiği ürünün kayıtsız şartsız beğenilmesini istiyordu. Destek alan da sponsoru memnun etmek zorundaydı doğal olarak. Al gülüm, ver gülüm meselesi yani.

Gazetede ve dergilerde yazılan yazılar bundan böyle sponsor’u övmeliydi. Yazılar sponsor’un destek olduğu ürünü tanıtmalı ve beğeniye sunmalıydı. Böylece tanıtıcı yazılar devri başladı. Sponsor, destek olduğu konser veya gösterinin bütün biletlerinin satılmasını ve destek olduğu sanatçı veya sanatçıların göklere çıkarılmasını istiyordu. Zaten sanata değer veren kesimin ülke nüfusunun milyonda biri olduğunu düşünecek olursak sponsor da yerden göğe kadar haklıydı.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Ahu Antmen’in özlemini duyduğu 1990’ların “Kültür Ortamı” esasında 2000’lere girdiğimizde sona ermişti zaten. 1940’lı yıllardan beri süregelen sanat disiplinleri arasındaki işbirliği, bilgi ve deneyim paylaşımları, ortak çalışmalar 1990’ların sonlarına gelindiğinde yerini yabancılaşmaya terketmişti. Sanat satışa çıkmıştı. Piyasayı, acımasız rekabet ortamı kontrol ediyordu. Sanat disiplinleri arasındaki işbirliğinin anlamı kalmamıştı. Bu piyasada her koyun kendi bacağından asılacaktı artık.
Sadece müzik ortamında şöyle bir mucizevi olgu oluşmuştu aynı dönemde. Dış dünyaya açılan kapılar ülke konservatuarlarında yetişmekte olan genç müzisyenlerin de ufkunu genişletmişti. Burslarla yurt dışında eğitimlerini devam ettirebiliyor ve ardarda yarışmalar kazanıyorlardı. Yurt dışında kazandıkları başarılar ile koltukları kabaran, geleceğe büyük ümitler besleyen bu yetenekli gençler ülkelerine döndüklerinde müzik kurumlarının kendilerine kucak açacağını sanıyorlardı. Oysa ülkedeki kurumsal müzik pastası büyümemişti. Sponsor destekli pastaya talip olanların sayısı ise her yıl biraz daha artıyordu.
GENÇ MÜZİSYENİN 21.YÜZYIL KOŞULLARINA UYUM SORUNLARI
Batı ülkelerinde 18. yüzyıldan beri var olan, orkestralar kuran, konser ve opera salonları inşa ettiren ve destekleyen, müzisyenlere kucak açan müzikseverler, yani filarmoni derneği geleneği çok önemliydi. Ülkemizde de 1940, 50 ve 60’lı yıllarda İstanbul, Ankara, Eskişehir, Gaziantep, Mersin gibi şehirlerde Filarmoni Dernek’leri kurulmuş ama hiçbiri uzun ömürlü olmamıştı. Cemal Reşit Rey’in 1945’de kurduğu İstanbul Filarmoni Derneği ve İstanbul Şehir Orkestrası kuşkusuz Avrupa ve Amerika’daki örneklere çok benzeyen başarılı tek uygulamaydı. Yine 1945 sonrası ve 50’li yıllarda İstanbul’da Batı örneğinde olduğu gibi konser ve gösteri etkinlikleri düzenleyen, Fernando Franco adındaki bir Levanten’in kurduğu ve açılımı “konser ve tiyatro tertip işleri” olan KONTİYA adında bir şirket vardı. Bir çeşit menejerlik şirketi olan bu özel ajans yurt dışından önemli müzisyenler ve Comédie Française gibi tanınmış tiyatro trupları getiriyordu İstanbul’a. Konserler ve tiyatro temsilleri Saray Sineması’nda veriliyor ve salon her zaman tıka basa doluyordu. Çünkü İstanbul nüfusunun önemli bir oranı 6-7 Eylül olaylarına kadar poliglot, kozmopolit, kısaca çok kültürlüydü. Yani Türkçe dışında pek çok dil konuşulurdu. Ermeni, Rum, Yahudi, Levanten ve eski Osmanlılardan oluşan, Avrupa’nın çeperinde kalsa bile yine de Avrupalı sayılacak bir kentti İstanbul.
6-7 Eylül 1955 olayları sonrasında ciddi bir yara almıştı İstanbul kültür ortamı. 1963-64 Kıbrıs olayları, on yıl sonra gelen 1974 Kıbrıs harekâtı ise İstanbul’un demografisini ciddi bir biçimde değiştirmişti. Ömrü boyunca İstanbul Filarmoni Derneğini ve İstanbul konser hayatını canlı tutmaya çalışan Cemal Reşit Rey ve onun yaşıtı eski İstanbulluların çabaları bile müzikseverleri bir arada tutmaya yetmedi.  
1960’lı yıllarda Ömer Umar ve Avusturyalı olup da anadili gibi Türkçe konuşan Lothar Schmidt, KONTİYA benzeri bir atılım yaptılar ve ARKON adındaki müzik organizasyonu şirketini kurdular. ARKON, devletin de desteğiyle hem Ankara ve İstanbul’a zamanın önemli müzisyenlerini getirdi, hem de Ayla Erduran, Ayhan Baran, Suna Kan, Ayşegül Sarıca gibi müzisyenlerimize özellikle İngiltere’de konser olanakları sağladı. ARKON şirketinin ömrü de ne yazık ki kısa sürdü, değişen ülke koşulları Ömer ile Lothar’ı müzik organizasyonundan turizm organizasyonuna kaydırdı.
DEVLETİN KORUYUCU KANATLARI YA DA???
Müzik ve sahne sanatları kurumları bundan böyle devletin koruyucu ve güven veren kanatları altında sürdürecekti çalışmalarını. İstanbul Şehir Orkestrası, 1972’de İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’na dönüştüğünde müzisyenler artık devletin kadrolu sanatçıları oldukları için çok mutlu olmuşlardı. Böylece uzun yıllar kıskandıkları Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile aynı haklara sahiptiler artık. Bundan böyle Devlet Sanatçısı ünvanı olan sanatçılar da kadroluydu. Çünkü devlet memurluğunu profesyonellik sanıyorduk. Zaman geçip, devran döndüğünde o güvendiğimiz devlet orkestralara, operaya, baleye yeni kadrolar vermeyince takke düştü ve kel göründü. Bugünün genç sanatçılarına devlet artık kadro vermiyor, “isterseniz sözleşmeli çalışın” diyordu.
21.yüzyılda genç müzisyenin önündeki seçenekler çok çeşitli değil, ama yaratıcı olmak zorunda. Konser sanatçıları arkadaşlarıyla anlaşıp kendilerine menejerlik yapacak birileri bulmalılar örneğin. Bugün üniversitelerin “Sanat Yönetimi” başlıklı bölümlerinden mezun olan öğrenciler konser organizasyonu işini yapabilirler pekala. Her iki tarafın da birbirini bulması o kadar zor değil aslında. Konser organizasyonu dendiğinde, halkla ilişkiler, basınla ilişkiler, tanıtım, cd, dvd kayıtları, hatta bu kayıtların youtube’da yayınlanması, gazete, dergi ve televizyonlarda röportajlar ayarlanması işin içine giriyor. Tek başına bir konser sanatçısı bu işlerin maddi ve manevi yükünü kaldıramayacağına göre konser veren sanatçıların bir araya gelmeleri, sorunlarına ortak çareler aramaları gerekli gibi görünüyor. 21. yüzyılın müzisyenlerinin KONTİYA ve ARKON gibi organizasyon şirketlerine ihtiyacı var sanırım.
Ne yazık ki Gökhan Aybulus’un derdine çare bulamadım ama bana bu uzun yazıyı yazma ilhamı verdiği için kendisine teşekkür borçluyum.  



  

2 Ekim 2012 Salı

anne-sophie mutter



ANNE-SOPHIE MUTTER / SAHNEDE 35 YIL
                                                                                      

Dünyanın en iyi kemancılarından birisiniz. Otuz beş yıldır dünyadaki tüm müzik eleştirmenleri sizi yazılarında sürekli göklere çıkarmış. Otuz beş yıldır keman dağarının bütün eserlerini kaydettiğiniz CD’lerden ve konserlerinizden elde ettiğiniz gelir ile beyaz bir Porsche’niz de olmuş, Picasso’nuz da. Aldığınız ödüllerin sayısını unutmuşsunuz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi güzelliğinizle nice süper modeli geride bırakmaktaymışsınız.
Anne-Sophie Mutter Tanrı’ya inanmasın da kime inansın?
Gerçekten de Mutter, Tanrı’ın sevgili kulu. Tanrı ona öyle bir müzik yeteneği ve sevgisi bahşetmiş ki, geriye sadece bu yeteneği geliştirmek ve çalışmak kalmış.

İnternet dünyasında çok sayıda söyleşisi var sanatçının. Üç yaşındayken piyano çalmaya başladığını ama 5 yaşına geldiğinde kemana aşık olduğunu anlatıyor bazı konuşmalarında. Babasının eve getirdiği bir Yehudi Menuhin plağını dinledikten sonra başlamış bu ateşli aşk. İlle de keman dersleri alacağım ve kemancı olacağım diye tutturmuş daha 5 yaşında çocukken. Erna Honigberger adında bir keman hocasıyla derslere başlamışlar. Erna, ünlü keman pedagogu Carl Flesch’in öğrencisiymiş. Yani Anne-Sophie daha çekirdekten Orta Avrupa keman geleneği ile yetişmiş böylece.
Mutter, İsviçre Almanya sınırındaki Rheinfelden kentinde doğmuş. Ren nehrinin bir yakası Almanya, öte yakası İsviçre. Beş buçuk yaşındayken Rheinfelden’e sadece 15 km. uzaktaki Basel’a ünlü Rus kemancı David Oistrakh gelmiş konser vermeye. Keman öğretmeni ile Oistrakh’ı dinlemeye gitmişler. Hayatında ilk defa Brahms’ın keman – piyano sonatlarını öğretmeninin kucağında dinlerken kendinden geçtiğini ve bu kez de Brahms’ın müziğine aşık olduğunu hatırlıyor sanatçı bugün. Brahms’ın kemanın insan sesine benzeyen özelliğini çok iyi anladığını, öte yandan da Oistrakh’ın kemana şarkı söylettiğini düşünüyor. Ergenlik yılları boyunca Brahms sevdası devam etmiş Mutter’in. 16 yaşına geldiğinde Karajan yönetiminde Brahms’ın keman konçertosunu yorumlayacak kadar önüne geçilmez bir sevda imiş bu.
Anne-Sophie Mutter’in Tanrı’nın sevgili kulu olduğunu kanıtlayan ikinci olay 13 yaşındayken Herbert von Karajan ile tanışmasıdır. Sonrası zaten tarih olmuştur artık. 14 yaşında Salzburg Festival’inde kariyerine adım atması, 15 yaşında Karajan yönetimindeki Berlin Filarmoni Orkestrası eşliğinde Mozart’ın 3 ve 5 numaralı keman konçertolarını Deutsche Grammophon firması için plağa kaydetmesi, 17 yaşında Zubin Mehta’nın yönettiği New York Filarmoni Orkestrası ile Birleşik Amerika’daki ilk konserini vermesi bilinen noktalar. 

Karajan, Mutter’i ilk tanıdığı günden itibaren hep desteklemiş, onun hep ileriye doğru gitmesini, sınırlarını zorlamasını istemiş. Mutter ilişkilerini şöyle anlatıyor bir söyleşisinde:

“14 yaşındaydım. Karajan, Beethoven keman konçertosunu çalmamı istedi. Oysa eseri henüz tam olarak öğrenmemiştim ve rahat değildim. Ama üstadın istekleri emir demekti. Eve gidip gece gündüz çalıştım ve sonunda üstadın karşısına çıktım. Ben çalarken o elindeki partisyondan takibediyordu, ilk büyük keman solosunu bitirdikten sonra hiç başını kaldırmadan ‘Gelecek sene tekrar gel’ dedi. Haklıydı. Henüz Beethoven’i yeterince anlayamamıştım. Ertesi yıl gittiğimde gerçekten çok farklı bir çalışma içine girdik. Beethoven keman konçertosunun analizini yaparken orkestra şefi cephesinden yaklaşımını öğrenmiş oldum. Benim için büyük kazançtı Karajan ile çalışmak. Beni kendi kızlarından ayırmazdı. Sadece müzikal bakımdan değil, kişilik gelişimi bakımından da ergenlik çağındaki bir gençkızın ruh halini göz önüne alarak hayatıma kattığı değerlerin önemini hiç unutamam.”

Mutter’in ipeklere, kadifelere sarılı iki Stradivarius kemanı var. Keman kutusunun üzeri pırıltılı taşlarla süslü. Memleketi Almanya’da bir hanedan üyesiymiş gibi saygı görüyor. Öte yandan konserleri için çok yüksek ücret talebetmesi dolayısıyla Londra orkestralarının tümü tarafından üç yıl boykot edilmiş. Şimdi araları düzelmiş, söylentiye göre Mutter bakmış ki orkestralar geri adım atmıyorlar, çarnaçar ücret indirimi yapmış sonunda. Acaba İstanbul Festivali konseri için ne ücret istedi merak ediyor insan haliyle.

Bundan on dört yıl önce 1988 yılında Cumhuriyet gazetesi’nde çıkan bir yazıma şu cümleler ile başlamışım.

“Anne-Sophie Mutter, göğüslerinin önemli bir miktarını dışarıda bırakan kan kırmızısı ‘strapless’ yani askısız John Galliano tuvaletinin eteklerini savurarak, yüzünün sağ tarafını çapkınca örten mebzul dalgalı saçlarını uçuşturarak sahneye çıktığında konser salonundan aldığı ilk tepki derin bir iç çekmesi oluyor.”[1]

Aslında sanatçının keman çalarken omuzlarını açık bırakan giysileri tercih etmesinin çok anlaşılır bir nedeni var. Çoğu kemancı, çalgıyı omuz ile çene arasına yerleştirirken ya yastık ya da çenelik kullanır. Oysa Mutter bakın ne diyor:

“Keman benim bedenimin bir parçası. Aramızda kemanın doğal titreşimlerini donuklaştıracak bir kumaş parçası olmamalı, doğrudan tene temas eden kemandan çok daha iyi ses çıkıyor.”[2]

Eline aldığı en kötü kemandan bile ‘Stradivarius’ sesi çıkarabilen Mutter’in, tabii ki kendi Stradivarius’larından elde ettiği ilahi seslerle baştan çıkaramadığı kimse yok müzik dünyasında.

Mutter, 26 yaşındayken, Herbert von Karajan’ın avukatı Detlef Wunderlich ile evlenmişti. Kocası kendinden 30 yaş büyüktü. İki çocukları oldu ve ne yazık ki Detlef evliliklerinin altıncı yılında kanserden öldü. Mutter, ikinci evliliğini 2002 yuılında 39 yaşındayken ünlü Alman asıllı Amerikalı piyanist, orkestra şefi, besteci André Previn ile yaptı. Previn 73 yaşındaydı ve Mutter’den önce beş kez evlenmişti. Eşlerinin en ünlüsü Hollywood yıldızı Mia Farrow idi. Previn ile Mutter 2006’da boşandılar ama birlikte konser vermeye devam ediyorlar.  

Mutter, 1980’li yıllarda müzik dünyasındaki prestijini, kendisine duyulan güveni ve hayranlığı kullanarak 20. yüzyılın bestecilerine eserler ısmarlamaya ve bu yolla hem kendi repertuarını genişletmeye hem de çağdaş bestecilerin önünü açmaya karar verdi.
Hoş, eser ısmarladığı besteciler çağdaş müzik çevrelerinde zaten tanınan yaşlı başlı kişilerdi ama Mutter sayesinde eserleri çok daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşacaktı. Böylece Witold Lutoslawski, Krysztof Penderecki, Henri Dutillieux, Wolfgang Rihm ve Andre Previn, Mutter için eserler bestelediler. Mutter’in eser ısmarladığı son kişi 1931 doğumlu Tatar asıllı Rus besteci Sofya Gubaidulina. Eserin adı da çok ilginç: “In Tempus Praesens”, “Şimdiki Zamanlarda”. Sofya Gubaidulina eseri hakkında bakın neler söylüyor:

“20. yüzyıl bestecilerinin çoğu gibi beni de ‘zaman’ sorunu fazlasıyla ilgilendiriyor. İnsanın psikolojik durumuna göre ‘zamanın’ doğada, evrende, toplumda, rüyalarda ve sanatta nasıl değişiklikler arzettiğine kafa yoruyorum. Sanat daima rüya ile gerçek arasında bir yerlerde durur. Sanatta akılla delilik, durağanlıkla ile hareketlilik sürekli yer değiştirir. Normal yaşamımızda geçmişten geleceğe doğru yol alırken şimdiki zamandan geçeriz, ama sadece uykuda, dua ederken ve sanatta şimdiki zaman hiç bitmez.”

Mutter, Sovyetler Birliği’nde uzun yıllar görmezden gelinen, ancak Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra hem Rusya’da hem de Batı’da değeri anlaşılan bu büyük kadın bestecinin kendisi için yazdığı ‘In Tempus Preasens’ adlı keman konçertosunu 2008’de Deutsche Grammophon firması için kaydetti ve Gubaidulina’yı bu kayıtta J.S. Bach ile eşleştirdi. 1 Haziran’da İstanbul Festivali Kapsamında vereceği konserde ise Mozart ile çağdaş Alman bestecisi Rihm’i eşleştirecek ve kendisi için bestelediği “Lichtes Spiel” adlı eserini seslendirecek. “Çocuk Oyunu” deriz ya! öyle birşey bu eser besteciye göre. Merakla bekliyoruz 1 Haziran’ı.
07.05.2012





[1] Filiz Ali, Dünyadan ve Türkiye’den Müzisyen Portreleri, Cem Yayınevi, 1994, İstanbul
[2] Newsweek, 11 Nisan 1988 sayısı.

7 Ağustos 2012 Salı


“20. YÜZYILIN PAGANİNİ’Sİ” RUGGIERO RICCI

6 Ağustos 2012 günü 94 yaşında ölen 20. yüzyılın Paganini’si Ruggiero Ricci, 1918’de San Francisco’da doğmuştu. Annesi de babası da İtalyandı. Küçük yaşta “Harika Çocuk” olduğu anlaşılmıştı. On yaşında ilk resitalini verdi. On iki yaşında ünlü keman virtuozu Fritz Kreisler’e dinletti kendini, üstaddan aldığı destekle 1932’de yani 14 yaşındayken Avrupa’daki ilk konser turnesine çıkmıştı Ricci. İkinci Dünya Savaşı patlayıncaya kadar gezmediği kıta, konser vermediği ülke kalmamıştı. 2003’de 85 yaşında sahnelere veda edene kadar 65 ülkede 5000 konser verdiği kayıt altına alınmıştı.
Paganini’nin bütün “Kapris”lerini plağa kaydettiğinde yıl 1947 idi. Cenovalı müzikseverlerin ona ödünç verdikleri Paganini’ye ait Guarneri yapısı keman ile yaptı bu kayıtları. 500’ün üzerinde plak kaydı olan Ricci, Beethoven, Brahms, Çaykovski, Saint- Saens, Haçaturyan keman konçertolarının değişik kadanslarla birden fazla plağını yapmıştı.
1987 Temmuz ayında İstanbul Festivali’ne davet edilen üstad ile bir söyleşi yapmıştım Hilton Oteli’nde. Cumhuriyet Gazetesi’nde 11 Temmuz 1987’de yayınlanan yazıyı buraya alıyor ve Ruggiero Ricci’yi sonsuzluğa uğurluyorum.

RUGGİERO RİCCİ
Ünlü kemancı Ruggiero Ricci, kendisiyle konuşma isteğimi “Hilton’a gelin, size hayatımı 10 dakikada anlatırım” diyerek önce pek ciddiye almadı. Gazetecilerin müzikten anlamadan ve doğru dürüst yabancı dil bilmeden yapmak istedikleri konuşmalara harcayacak zamanı olmadığına da değindi daha sonra. “Amerika’da bile sık sık başıma gelir, spor yazarını gönderirler benimle konuşma yapsın diye.”
Kendisini spor yazarı olmadığıma ve müzikten de biraz! anladığıma ikna ettikten sonra, sohbetimiz gayet seri ve eğlenceli geçti neyse ki...
Sahneye 40 yıl önce adım atan Ricci için müzik serüveni hâlâ yeni heyecanlarla dolu:
“Kırk yılda müzik dünyasında çok şey değişti. Eskiden bir Alman ekolünden, Fransız, İtalyan, Rus ekolünden söz edilirdi. Bu ekolller yorum ve teknik açılardan birbirine benzemezdi. Kimi kemancı Beethoven uzmanıydı, bir başkası da Paganini. Şimdi ise yarışmalar, kemancıları ya da piyanistleri aynı tezgâhtan çıkmışçasına birbirine benzetiyor. Artık ekol mekol kalmadı. Yarışmalarda kemancılar için önem verilen üç şey var: Doğru entonasyon, doğru ritim ve teknik gösteriler. Kişilik gösteren, olağandışı birşeyler vaat eden gençler daha ilk aşamada eleniyor...
Eskiden sanatçının hayattan tat alması olanağı daha fazlaydı. Gizemli aşk maceraları yaşar, güzel yemekler yer, istediği kadar şarap içer, isterse bir konserinde kötü, ötekinde de harika çalabilirdi. Artık böyle lüksleri yok konser artistinin. Bir jetten inip öbürüne binerek yollarda geçiyor hayatımız ve hep çok iyi çalmak zorundayız.”
Burada Ricci’nin eşi söze karışıyor:
“Geçenlerde bir konser provasına son anda yetişti Ruggiero. Hangi orkestrayla, hangi şefle ve hangi konçertoyu çalacağını kendisine söylemeye bile vaktim olmamıştı. (Ricci’nin genç ve güzel eşi aynı zamanda sanatçının sekreterliğini yapıyor.) Şefin yanında yürürken partisyona bir göz atmış, bestecinin adını görememiş, ama sayfanın kenarında op. 47 yazıyormuş. Kimin op.47’sini çalacağım acaba diye düşünürken orkestra imdadına yetişmiş de, Sibelius Keman Konçertosu’nu çalacağını anlamış.”
“Biraz abartmıyor musunuz?” gibi bakmış olacağım ki, Ricci:
“Kırk yıllık repertuarım var. böyle şeyler başıma geldiğinde artık hiç paniğe kapılmıyorum” diyor.
Konuşma bu minval üzere sürüp giderken, bir tabak dolusu bol zeytinyağlı marulu, bir tabak dolusu pilavlı şiş kebabı ve gitarcı Bitetti’nin tabağında bıraktığı patates kızartmalarını silip süpüren Ricci:
“Aslında öğle yemeği yemeğe hiç niyetim yoktu, ama bunlar (eşi ile Bitetti’yi gösteriyor) beni ayarttılar” diyerek başka bir konuya atlıyor.
“Amerika’daki evimizi sattık, bavullarımızı topladık. Avrupa’ya yerleşeceğiz. Amerika’da New York ve San Francisco dışında verilen konserlerin tadı kalmadı. Herkes, gişe kâr yapıyor mu yapmıyor mu derdine düştü. Yaz boyunca her yerde ancak popüler konserler düzenleniyor. Dünya kadar müzik okulu, bir o kadar da iyi öğretmen var, tek eksiğimiz öğremci. Gençler hayatlarının on yılını, hatta tümünü bir odaya kapanıp çalışarak geçirmek istemiyorlar artık. Dört yıl bir yerde okuyup, kısa zamanda bol para ve ün kazanmak peşindeler.
Avrupa’da durum biraz daha değişik. Avrupalı müzik dinleyicisi daha kaliteli. Eh, azıcık züppeler belki, ama olsun, bilgisiz ve görgüsüz olacaklarına züppe olsunlar, razıyım. Avrupalı öğrenci de daha ciddi. Duyduğuma göre Türk öğrenciler, olanak bulurlarsa Avrupa’ya gidiyorlarmış yaz okullarına. O kadar masraf edeceğinize burada yaz okulları açsanız, benim gibi pek çok sanatçı İstranbul’a seve seve gelir, hevesli ve yetenekli öğrencilerle uğraşırız.”
Bu sözleri duyunca önce kulaklarıma inanamıyorum, ama Ricci çok ciddi. Henüz Avrupa’da nerede oturacaklarına karar vermediklerinden “İstanbul’u düşünür müsünüz?” sorusunu bir süre tartıyor kafasında. Sonra “Burası harika, yemekler nefis, öğrenci açısından belli bir potansiyel var, fakat müzik merkezlerine uzak. En iyisi İtalya’da veya Almanya’da oturmak, buraya da yaz okullarına gelmek.”diyerek geleceğe yönelik planlarına bizi de katıyor.
Kahveler içilirken konu yine değişmişti.
“En iyi sahnede çalarım. Sahnede insanın metabolizması değişir. Zaten eğer sahneye, dinleyici karşısına çıkma amacı ve zevki olmasa hangi akla hizmeten saatlerce çalışılır ki? Türkiye’ye ilk 1956 ya da 57’de gelmiştim. ABD Dışişleri Bakanlığının bir turnesiydi. Hindistan’a kadar gitmiştim o zaman. Dün burada verdiğim o konserin programını gösterdi birisi. Aklım duracaktı. Peter Mennin’in (pek o kadar tanınmayan bir Amerikalı çağdaş besteci) sonatını çalmışım İstanbul dinleyicisine. Amerikan bestecilerinin eserlerini tanıtmak gerekiyor diye konmuş programa besbelli.” Bunları söylerken kıs kıs gülüyor Ricci.
Konuşmamızın sonlarına doğru bestecileri ve orkestra şeflerini çekiştirmeye başlıyoruz ister istemez ve Ricci sohbetimizi şu anekdotla noktalıyor:
“Brahms, başka bir bestecinin eserinin çalındığı konserin orta yerinde salonu terk etmiş. ‘Üstad, niye çıkıyorsunuz? Daha eser bitmedi ki’ demiş biri. Brahms’ın yanıtı ‘Benim için bitti.’ olmuş. Kırk yıllık konser hayatımın şu aşamasında çoğu kez bende Brahms gibi düşünüyorum açıkçası.”

Filiz Ali: Dünyadan ve Türkiye’den Müzisyen Portreleri, 1994, Cem Yayınevi. Sayfa 74-77.

Bu yazı yazıldıktan 11 yıl sonra Ricci’nin öğüdünü dinlediğimi ve hayata geçirdiğimi söyleyebilirim. 1998 yılında Türkiye’deki ilk müzik yaz okulu olan Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nin tohumlarını Ayvalik’ta toprağa ektik. Aradan geçen 14 yıl sürecinde önceleri yılda bir kez yapılan Masterclass’ların sayısını arttırdık, çeşitlendirdik. Masterclass’lar ve konserler bütün yaz aylarına yayıldı. Bizi örnek alanlar da oldu.
Gerçi Ruggiero Ricci’yi yaz okulumuza davet etmek için geç kalmıştık  ama onun öğüdünü dinledik ve genç müzikçilerimizin onun gibi ustalarla tanışmalarının ve çalışmalarının yolunu açtık. Nur içinde Yat Ruggiero Ricci.