5 Ağustos 2010 Perşembe

AKM YIKILSIN MI?


Son bir kaç haftadır Radikal gazetesi AKM'nin artık kangrenleşmiş sorununa yeniden neşter vurmakta. Bana gelince, 2008 yılından beri AKM hakkında kaç yazı yazdım hatırlamıyorum bile. Bakalım bu sefer Radikal'in işi inatla ele alması bir işe yarayacak mı? AKM'ye opera, tiyatro, bale ve orkestra sanatçıları cesaretle ve yüksek sesle sahip çıkmadıkça pek yol alınacağını sanmam ama yine de Çetin Altan'ın dediği gibi enseyi karartmalayım. Aşağıya Milliyet gazetesinde 2008 ve 2009 yıllarında çıkan iki yazımı ekliyorum.

Filiz Ali


AKM yıkılsın mı? Neden yıkılsın ki?
Yıkılan yapının yerine yenisi yapılacak mı?
Yeni yapının projesi hazır mı?
Yeni yapının inşaatı kaç yıl sürecek?
Böyle bir yapının, özellikle sahne teknolojisi ile ilgili bütçesinin nereden, nasıl karşılanacağı belli mi?
İnşaat sürerken Devletin Opera ve Balesi, Tiyatroları, Senfoni Orkestrası ve Koroları, temsillerini, konserlerini nerede veya nerelerde verecek?
Ayazağa’daki Kültür Merkezi Projesi yıllardır uykuya yatırılmışken AKM’nin yıkılıp yeniden yapılacağına inanmamız beklenebilir mi?
Yeni Kültür Bakanı Ertuğrul Günay makul birine benziyor. Geçmişine hürmeten kendisine inanmak ister gönül. O da konuya “temkinli” yaklaşıyormuş. Aslında aklın yolu birdir ya, neyse.
AKM binasını mimari açıdan beğenmeyebilir, fonksiyonel bulmayabilirsiniz
Eskidiğine inanabilirsiniz.
Temsil ve konser sırasında sifon seslerinin duyulduğundan şikâyet edebilirsiniz -ki bu satırların yazarı yıllar önce bu şikâyeti bir yazısında dile getirmişti-.

Sahne arkasının, prova ve soyunma odalarının, depoların yetersizliğinden, bakımsızlığından dem vurabilirsiniz.
Binanın yönetiminin çağın gerisinde kaldığına değinebilirsiniz.
AKM’nin çok başlı yönetildiğinden ve bunun birimler arasındaki işbirliğini karmakarışık eylediğinden söz edebilirsiniz.
Amma, bütün bunların tek çaresinin binayı yıkmak olduğunu söyleyemezsiniz.

Şimdi bir de AKM tarihine göz alım.

Taksim Meydanına bütün büyük dünya kentlerinde olduğu gibi görkemli bir Opera Binası yapma fikri ilk kez 1930’larda oluşmuş. Binanın temeli 1946’da atılmış. Benim gençliğim Taksim Meydanındaki bitmez tükenmez inşaata bakarak geçti. Sonunda bina Atatürk Kültür Merkezi adıyla 1969’da açıldı. Açılmasıyla bir yıl sonra yanması bir oldu. Taksim Meydanındaki onarım inşaatına bakarak hayatımdan bir on yıl daha aktı gitti. Sonunda 1978’de AKM yeniden hizmete girdi.

Demek ki bu örneklerden yola çıkacak olursak, AKM’nin yıkılması ve yeniden inşa edilmesi en iyi ihtimalle ve ömrümüz vefa ederse bir on yılımızı daha Taksim’deki inşaata bakarak geçireceğimizi gösteriyor.
AKM yandığında opera temsilleri şimdiki Taksim Sahnesine alınmıştı. Derme çatma sahnede derme çatma temsillerle geçti on yıl. Senfoni konserleri ise Şan tiyatrosunda veriliyordu. İşin garibi Şan Tiyatrosu da yok artık, o da yandı. “Taksim Sahnesi var” diyecek olursanız, ne yazık ki daha geçenlerde, hem de yeni sezon başlarken sahipleri Devlet Tiyatrosu’nu çıkardı oradan. Bu durumda Devlet Opera ve Balesi, Tiyatrosu, Senfoni Orkestrası ve Korolar yakın gelecekte sokakta kalacak gibi görünüyor.
2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un sanat kurumlarını işte böyle bir gelecek bekliyor. Tebrikler…

18 Temmuz 2010 Pazar

ISTANBUL’DAN GEÇEN BİR MÜZİK SİHİRBAZI- NICOLAS SLONIMSKY (1894-1995)


1988 mayısında Leningrad’daki Uluslararası Müzik Festivali’ne katılmıştım. Hergün sabah, öğlen, akşam, aralıksız bir konserden ötekine otobüslerle taşınıp duruyorduk. Bizim kaldığımız Leningrad Oteli’nden konserlere giderken otobüste devamlı karşılaştığım ufak tefek, son derece sevimli bir ihtiyarcık vardı. İhtiyarcık, festivalin maskotuydu sanki; herkesi tanıyor, herkesle şakalaşıp duruyordu. John Cage ile canciğer kuzu sarması, Luciano Berio ile enseye tokat, tüm Sovyet bestecilerinin ağır toplarıyla bir samimiyet ki sormayın girsin... Leningrad besteciler Birliği yöneticilerinden Sergei Slonimsky en nihayet bizi tanıştırdı: “Amcam Nicolas Slonimsky. Kendisini mutlaka tanırsınız, ama onun İstanbul maceralarını kalıbımı basarım ki bilmiyorsunuzdur!” Bu sözlerin ardından bizim 93 yaşındaki ihtiyarcık, yaşından umulmayacak muziplikte pırıldayan gözlerini kırpıştırarak, “Simit iki buçuk kuruş” demez mi açık seçik bir Türkçeyle.

Ayaküstü kısa konuşmamız sırasında kitapları, müzik sözlükleri, makaleleri ile ilk kez 1960’ların başında Boston’da tanıştığım o ünlü piyanist, besteci, orkestra şefi ve müzik sözlüğü yazarı Nicolas Slonimsky’nin bu Nicolas Slonimsky olduğunu anlayacak ve ufak bir sevinç şoku yaşayacaktım. Charles Ives, Henry Cowell, Edgar Varése, Igor Stravinsky, Aaron Copland, George Gershwin, Leonard Bernstein, John Cage gibi yüzyılımızın önemli öncü bestecilerinin eserlerini daha kimseler doğru dürüst tanımazken, hatta kimini reddederken, konser programlarına alan ve hem Amerika hem de Avrupa’da tanınan cesur adam demek ki bu ufacık,
beyni kafatasına sığmayan, gözlerinden zeka ve deha fışkıran 93 yaşındaki yaramaz çocukmuş.

Nicolas Slonimsky anılarını 1988 yılında “Perfect Pitsh, A Life Story” başlığı altında yayımladı. Anılarının ilk cümlesi, kitabın başlığını da açıklayıcı nitelikte.

“Altı yaşına geldiğimde annem bana bir dâhi olduğumu söyledi. Bu açıklama beni hiç de hayrete düşürmemişti. Yaşım küçüktü, ama hem anne hem de baba tarafından dâhileri bol bir aileden geldiğimin farkındaydım.”
Çok erken yaşlarda, duyduğu her sesin hangi nota olduğunu söyleyebilen Slonimsky, teyzesi ünlü piyano pedagogu Isabelle Vengerova’nın kanatları altında piyano dersleri almaya başlamış. Harika çocukluk sadece müzikle de sınırlı kalmamış; matematikte de, dilbilimde de, fen ve edebiyat konularında da üstünlüğünü kısa zamanda çevresine kabul ettiren Slonimsky, kabına sığamaz olmuş.

“1894’te Saint Petersburg’da doğdum. 1918’de Petrograd’ı terkettim. 1935’teyse Leningrad’a geri döndüm” diyen Slonimsky, yüzyılımızın ilk yıllarında üç kez isim değiştiren bu hayaller şehri ile olan duygusal bağlarını hiç yitirmemiş bunca yıl.

Slonimsky ailesi önce 1. Dünya Savaşı ve ardından Ekim Devrimi sırasında darmadağın oluyor. İki erkek kardeşi Alexander ve Michael Rusya’da kalıyorlar. Kızkardeşi Julia ve annesi, önce Paris’e oradan da Amerika’ya göç ediyor. Nicolas ise 1920’de “...ne Beyaz, ne Kızıl, ne de Yeşil Rusların tarafını tutmaya niyeti olmadığından...” selâmeti Yalta’dan demir alan bir Türk gemisine binip İstanbul’a doğru yola çıkmakta buluyor. Cebinde metelik yok, ayakkabılarının altı delik.

İstanbul’daki ilk işi, Beyaz Rus dansçılarının kurduğu bir bale stüdyosunda piyanistlik. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bir
Rus lokantasında, belki de Rejans’ta sadece 5 lira maaş, borş çorbası, kotlet ve tatlısıyla mükellef bir akşam yemeği, üstüne üstlük bahşişler karşılığı piyano ile yemek müziği yapmaya başlıyor. Lokanta ve sinemalarda piyano çalarak kazandığı paralarla kendine üstbaş edinen, doğru dürüst karnını doyurmaya başlayan Slonimsky, bir süre sonra hayattaki asıl amacının bestecilik olduğunu anımsayarak, günün modasına uyan ilk bestesini bir matbaada bastırıp çoğaltıyor: “Valse Bosphore”. İlk bestesinin kazandığı başarı üzerine yeni besteler çorap söküğü gibi birbirini izliyor: “Yok, Yok Efendi” fokstrotu, “Dance du Bairam”, “Dance du Faux Orient...”

Piyanistlik, bestecilik derken karnı doyan Nicolas, bu sefer de bir Rus balerine aşık oluyor ve onun peşinden önce Sofya’ya, 1921’de de Paris’e gidiyor. Paris o yıllarda Rus göçmenleriyle dolup taşmakta. Prensler otel kapıcısı, dükler taksi şoförü. Nicolas Slonimsky, bir süre ünlü Rus bas Chaliapin’in piyanistliğini, orkestra şefi Sergei Koussevistzky’nin asistanlığını yaparak Paris’te tutunmaya çalışıyorsa da, 1923’de Rochester/New York’daki Eastman Müzik Okulu’ndan gelen bir teklifi kabul ederek ABD’ye ayak basıyor.

1947 BOSTON
Slonimsky’nin bu son göçten sonraki yaşamında ilk önce hızla yukarıya, yıldız orkestra şefi olmaya yönelik bir tırmanış göze çarpıyor. Koussevitzky ve Boston Senfoni Orkestrası ile yakın ilişki yanında 1920’li yılların “çağdaş müzik havarisi” rolünü de üstleniyor Slonimsky. Ancak bu arada bin bir zorlukla öğrendiği İngilizcede de iddialıdır artık ve İngilizce yazılmış tüm müzik sözlüklerinde dünya kadar kusur bulmakta, yanlışları bir bir ortaya çıkarmaktadır. Piyanist, besteci, orkestra şefi, piyano pedagogu, modern müzik öncüsü gibi kariyerlerine bir de müzik sözlükçülüğü katılır böylece ve ünlü Baker’ın “Biyografik Müzisyenler sözlüğü’nün yazımını ve editörlüğünü üstlenir. Slonimsky’nin kitabını zevkle okutan bir başka özelli de, esprili dedikodu dozunun tam kıvamında olması.

Nicolas Slonimsky’nin kitapları:

Music Since 1900 (1937) Music of Latin America (1945) The Road to Music (1947)
Thesaurus of Scales and Melodic Patterns (1947) A Thing or Two About Music (1948)
Lexicon of Musical Invective (1952) Lectionary of Music (1988) Perfect Pitch: A Life Story (1988, anılar)

16 Temmuz 2010 Cuma

BİR ÇERKEZ KAHRAMANI: YURİ TEMİRKANOV





1990 yılı Temmuz ayında Leningrad Filarmoni Orkestrası, İstanbul Müzik Festivali’nin konuğu olarak üç konser vermişti. 1882 yılında kurulan Rusya’nın bu en eski orkestrasının ilk adı Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası’ydı. Bolşevik Devrimi’nden sonra orkestra üyeleri orkestranın sahibi oldular ve adını Petrograd Devlet Filarmoni Orkestrası olarak değiştirdiler. Bruno Walter, Ernest Ansermet gibi zamanın büyük şeflerinin konuk şef olarak yönettiği orkestranın adı 1920’lerde Leningrad Filarmoni Orkestrası oldu. 1938 yılından 1987 yılına kadar Sovyetlerin efsaneleşmiş orkestra şefi Evgeniy Mravinsky, orkestrayı demir yumruğuyla yönetti. Mravinsky döneminde orkestra, müzik dünyasında kulaktan kulağa yayılan gizemli bir üne kavuşmuştu. Şostakoviç, ilk sekiz senfonisini Mravinsky’ye ithaf etmiş, Mravinsky de bu senfonilerin dünya prömiyerlerini yaparak besteciyi desteklemişti. Ne var ki 1962’de Mravinsky, bestecinin savaş sırasında Sovyetler tarafından katledilen Yahudileri anlatan “Babi Yar” adlı 13. senfonisini çaldırmayı devlet büyüklerini karşısına almaktan korktuğu için reddedince araları bozulmuştu.

ORKESTRA ŞEFİ YURİ TEMİRKANOV

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve yeni Rusya’nın doğmasını takiben orkestra yeniden eski adına kavuşarak Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası oldu. Yuri Temirkanov 1988’den bu yana orkestranın daimi şefi. 1938’de Kuzey Kafkasya’da Nalçik kentinde dünyaya gelen Temirkanov Çerkez boylarının Kabayday kolundan. Küçük yaşta müzik öğrenmeye başlamış, 13 yaşına geldiğinde Leningrad Üstün Yetenekli Çocuklar okuluna kabul edilmiş, keman ve viyola eğitimine burada devam etmiş, mezun olur olmaz Leningrad Konservatuarı’na girerek hem viyola sınıfından hem de İlya Musin’in şeflik sınıfından mezun olmuş.

Temirkanov’un Sovyetler Birliği sınırlarının dışına ilk çıkışı Kiril Kondraşin ile dönüşümlü yönettiği Moskova Filarmoni Orkestrası’nın 1966 yılındaki tarihi Avrupa ve Birleşik Amerika turnesi. Kariyerindeki asıl önemli gelişme ise 1967 yılında Leningrad Filarmoni Orkestrası’na Yevgeni Mravinsky’nin asistanı olarak tayin edilmesi ile başlıyor. Bir yıl sonra 1968’de orkestranın daimi şefliğine atanan Temirkanov, bugün Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası’nın daimi şefi olmaya devam ediyor. Bir yandan da Londra Krallık Filarmoni Orkestrası’nın onursal şefi.

Temirkanov bugüne bugün Rus bestecilerinin dünyadaki en yetkin yorumcularının başında geliyor. 1 Temmuz 2010 akşamı Londra’daki Royal Festival Hall’da Philarmonia Orkestrası’nı yönettiğinde de Prokofiev’in 2. Piyano Konçertosu ile Çaykovski’nin No. 6, “Pathetique” Senfonisi yorumları ile Guardian ve The Times gazetesi eleştirmenlerinin övgülerini kazanıyor.

Ben Temirkanov’u ilk kez İstanbul’da tanıdığımdan beri izlemeye devam ediyorum. Youtube sağolsun, konserleri, söyleşileri ve belgesellerinden çok şey öğreniyorum. Basso profundo sesiyle Çaykovski’nin orkestrasyon ve çalgılama ustalığı ile elde ettiği eşsiz renkleri anlatmasından etkileniyorum ve bu düşüncelerimi okurlarımla paylaşmak istiyorum. Aşağıda 8 Temmuz 1990 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazımda Yuri Temirkanov’u ve orkestrasını ayrıntılı olarak ele almışım:

MÜZİĞİN RESMİNİ ÇİZEN ADAM

"Yuri Temirkanov veya Türkçeleştirirsek eğer Demirhanoğlu ile ilgili rivayetler muhtelif. Kimilerine göre komedyen, kimilerine göre dansçı, kimilerine göre aktör. Belki de bunların hepsinin bir sentezi. Üstelik tanıdığım en karizmatik müzisyenlerden biri. Temirkanov seyirciye küsüyor,ön sıralarda oturanlarla flört ediyor,alkışlara doymuş gibi yapıyor...Bir bakıyorsunuz iki kolunu da önünde kilitlemiş, orkestrayı kendi haline bırakmış...Başıyla, boynuyla hatta burnuyla, gözleriyle, kaşlarıyla, parmak uçlarıyla, eğilip bükülerek müziğin resmini çiziyor. Elindeki enstrüman, Leningrad Filarmoni Orkestrası, efsanevi şef Mravinsky’nin 30’lu yıllardan beri bileye bileye keskinleştirdiği eşsiz bir Stradivarius sanki. Temirkanov, bu eşsiz çalgıyla istediği gibi oynuyor, onu istediği gibi yoğuruyor.

Konserden önce şefin dinlenme odasına kabul ediliyorum. İçerde bazı konuklar var, sus pus oturmuşlar, büyük bir saygıyla maestronun her hareketini izliyorlar. Temirkanov, İngilizcesinin iyi olmadığını, çevirmen aracılığı ile konuşmayı tercih ettiğini söylüyor, ama söylenenlerin tümünü de cin gibi anlıyor. Çevirmeni ve sekreteri olan hanım perişan vaziyette. Odanın içindeki konuklardan, kapının dışında bekleyip aniden odaya dalıveren konuklardan fena halde müşteki.

“Dünyanın neresine gidersek gidelim bu Çerkezler bulurlar maestroyu. Çoğu, orkestra şefi nedir bilmez bile. Orkestra şefinin konser öncesi rahatsız edilmeyeceğini, konsantre olması, dinlenmesi gerektiğini ne kadar anlatsam anlamazlar,” diyor. “Siz de kimseyi almayın odaya o zaman!” diye fikir veriyorum. Sekreter daha da dertleniyor. “Olur mu? O bayılıyor Çerkezlere, onlarla Çerkezce konuşuyor, konserden sonra onlarla yemeğe çıkmaya pek meraklı. On ikiden geç kalmayın diyorum, kimsenin beni dinlediği yok!” kadıncağız bir türlü disiplin altına alamadığı çocuğundan söz ediyor sanki.

Temirkanov’la şeflik mesleği üzerine konuşuyoruz. Rus şeflerin teknik ustalıklarından, Batı’daki şeflere benzemeyen orkestraya yaklaşım biçimlerinden, müziğin resmini çizme özelliklerinden dem vuruyorum. Leningrad Konservatuarı’nın şeflik sınıfının önemini anlatmasını rica ediyorum. Temirkanov’a göre Batı’daki şeflerin çoğu şeflik eğitiminden geçmemiştir. Yüzde doksanı şefliğe sonradan kaymış iyi müzisyenlerdir. Oysa Leningrad şeflik sınıfının çok eski bir geleneği vardır. (Örneğin Temirkanov’un hocası olan Ilya Musin (1903-1999) 96 yıllık yaşamının 60 yılını öğrenci yetiştirmeye adamıştı. Öğrencileri arasında Temirkanov’tan başka Valery Gergiev, Vassily Sinaivsky, Semyon Byshkov, Victor Fedotov gibi dünyaca tanınan şefleri sayabiliriz. F.A.)

Şeflik Temirkanov’un anlayışına göre trafik memurluğu değildir. Sayı saymak, tempo tutmak, “piano”, “forte”, “subito” demek hiç değil. Orkestrada çalan her müzisyen notada ne yazıyorsa onu nasıl çalacağını zaten çok iyi bilmek durumunda. Şefin görevi, işlevi, amacı, ideali işte o notaların arkasındaki anlamı, müziğin neler söylemek istediğini bulup ortaya çıkarmak. “Benim yaptığım, ulaşmak istediğim nokta, notaların arkasındaki müziği dinleyiciye tek elden yansıtmaktır” demekte Temirkanov.

Maestro, şeflik ile “showman”liği birleştirdiğinin pekâlâ farkında. “Televizyon için küçük bir söyleşi yapacağız” deyince hemen saçlar taranıyor, kolonyalar sürünülüyor. Umursamaz gibi yapmasına rağmen hayranlarına çekici görünmek istediği her halinden belli. Ağır ve hesaplı hareket ediyor. Fazla veya gereksiz tek bir kelimeye veya jeste yer yok. Davranışları ekonomik ve kestirme.

Leningrad Filarmoni Orkestrası’nın verdiği her üç konserde sadece Rus bestecilerinin eserleri yer alıyordu. Tabiatıyla Çaykovski, “Keman Konçertosu”, “5. Senfoni”si ve “Fındıkkıran Balesi”nden 2. perde müziği ile birinci sırayı dolduruyordu bu programlarda. Çaykovski’yi az bir farkla Prokofiev izliyordu. Mussorgski tek bir eseriyle, ünlü “Bir Sergiden Tablolar”ıyla temsil edildi. Şostakoviç ise ihmal edilmişti.

Leningrad Filarmonisi o müthiş yaylılarını, müzikal ve teknik disiplinini Temirkanov’un yorumcu ellerine kayıtsız koşulsuz seferber etmiş. Çaykovski’nin, Mussorgski’nin, Prokofiev’in bilinen, popüler eserlerine sıcak, yeni, coşkulu bir soluk getirmesine olanak tanınmış, Rus müziğinin inceliklerini, Rus stilinin kimi zaman “santimantal”e kaçan duygusallığının tam dozunda ayarlanmasına yardımcı olmuştu."
Filiz Ali, 8 Temmuz 1990, Cumhuriyet.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

KARL CZERNY İLE BAŞLAYAN, ARTHUR SCHNABEL’İN SÜRDÜRDÜĞÜ, 95 YAŞINDAKİ PİYANİST FRANK GLAZER’LE DEVAM EDEN BEETHOVEN GELENEĞİ




Karl Czerny, Viyana’da 1791’de doğdu, yine Viyana’da 1857 yılında öldü. Beethoven’ın hem öğrencisi hem de arkadaşıydı Czerny. Piyano dersleri almaya başlayan her küçük piyanist adayı, öğreniminin ilk yıllarını Czerny’nin “Etude”leri ile geçirir. Ne var ki aynı küçük öğrenci, Czerny’nin Beethoven’la yakınlığı dolayısıyla Viyana klasik stilini kendinden sonra gelen kuşaklara öğrencileri kanalıyla aktardığını pek bilmez.

Beethoven’ın piyanistlik mirasını Czerny iki önemli öğrencisine geçirmişti. Bunlardan biri Franz Liszt, öteki de Leschetizky idi. Theodor Leschetizsky Polonya’da doğmuş, Saint Petersburg Konservatuarı’nda yetişmiş, sonradan Viyana’ya yerleşerek Czerny’nin öğrencisi olmuştu. Leschetizky tarihe piyanistliği ile değil, Paderewsky, Arthur Schnabel, Ignaz Friedman ve Osip Gabriloviç’in hocası olarak geçmişti. Paderewsky, Friedman ve Schnabel (1882-1951) müzik tarihinin efsaneleşmiş piyanistleridir. Oysa 1878’de St. Petersburg’da doğup 1936’da Detroit’te ölen, 20. yüzyılın ilk yıllarında Avrupa ve Birleşik Amerika’nın büyük kentlerinde verdiği konserlerle hatırı sayılır bir ün kazanan, 1909’da Mark Twain’in kızı Clara Clemens ile evlenip Amerika’ya yerleşen Ossip Gabriloviç çoktan unutuldu.

Gelelim Schnabel’e. Leschetizky ile yedi yıl piyano çalışan Schnabel, ilk konserini sekiz yaşında Viyana’da vermişti. Bütün kariyeri boyunca hocasının Beethoven’in öğrencisi olmasının getirdiği avantajdan yararlandı. Schnabel, özellikle Beethoven ve Schubert yorumlarıyla dinleyenleri hayran bırakırdı. 1925’te Berlin Devlet Akademisi’nde dersler vermeye başladığında bir yandan da dünya çapında kariyerini devam ettiriyordu. Öğrencileri arasında Clifford Curzon, Rudolf Firkusny, Leon Fleisher, Carlo Zecchi ve Frank Glazer vardı. Bu öğrencilerin hepsi savaş sonrasında 20. yüzyılın belli başlı konser piyanistleri olarak tanındılar.

Frank Glazer’ın ilk piyano hocası Jacob Moerschel de Viyana’da Leschetizky ile çalışmıştı. Moerschel, ölüm döşeğinde öğrencisi Frank Glazer’a, Berlin’e gidip orada Arthur Schnabel’i bulmasını ve mutlaka piyano çalışmalarını Schnabel ile sürdürmesini vasiyet etmişti. Glazer, 1932 yılında hocasının vasiyetini gerçekleştirmesine olanak sağlayan iki iş adamının maddi desteğiyle Berlin’e ayak bastı. On yedi yaşındaydı ve Berlin’de Schnabel’den başka kimseyi tanımıyordu. Bir yıl boyunca çok hızlı bir repertuar çalışmasına girerek çevreye uyum da sağlayan Glazer, ne yazık ki Almanya’nın son hızla felakete sürüklenmesinden etkilenecekti.

Nitekim, 1933 yılında Hitler’in Nasyonal Sosyalist Partisi iktidara gelince tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Reichstag yangını ile birlikte Nazi terörü tırmanmaya başlamış, Arthur Schnabel gibi Yahudi asıllı olsun olmasın nice anti-Nazi’nin artık Almanya’da yaşama olanağı kalmamıştı. Hitler’in iktidara gelmesinden üç ay gibi kısa bir süre sonra Schnabel, İtalya’ya Como Gölü civarına taşınmak zorunda kaldı. Frank Glazer’e de hocasıyla birlikte İtalya yolu görünmüştü.
Schnabel konser piyanistliği ile eğiticiliği birlikte sürdürebilen ender müzisyenlerden biriydi. Öğrencilerine Leschetizky’nin kendisine verdiği öğüdü tekrarlardı hep: “Sadece piyanistlikle yetinmeyin, herşeyden önce iyi müzisyen olun!”. Frank Glazer, hocasının öğüdünü dinleyen ve Haydn’dan başlayarak, Beethoven, Czerny, Leschetizky ve Schnabel yoluyla kendisine kadar uzanan zincirin son halkalarından biri olarak birikimini ve bu mirası uzun ömrü boyunca kendi öğrencilerine taşıdı. Geleneği sürdüren bir başka hoca olan Maria Curcio ise 2009’da 90 yaşında öldü.
Frank Glazer ile ilk kez 1957 yılında Ankara’da tanışmıştım. Ankara Devlet Konservatuar’ında piyano öğrencisiydim. İngilizcem iyi olduğundan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Amerikalı şefi Robert Lawrence’in çevirmenliğini ve sekreterliğini yapmam istenmişti. Her sabah orkestra provalarına gidiyor, Robert Lawrence ile orkestra elemenlarının birbirlerine söylediklerini mümkün olduğunca yumuşatarak çevirmeye çalışıyordum. Her hafta yeni bir solistle tanışmak, onları provalarında izlemek ve dinlemek benim için heyecanlı olduğu kadar yararlı bir deneyimdi. Frank Glazer CSO ile vereceği konserde Brahms’ın 2 numaralı si bemol majör piyano konçertosunu çalacaktı. Daha ilk provada büyük bir piyanist ile karşı karşıya olduğumuzu hepimiz farketmiştik. Çok candan ve alçak gönüllü bir insan olan Glazer ile dost olmamak imkânsızdı. Benim Amerika’ya gitmek isteğimi ciddiye almış ve yardımcı olmanın yollar aramıştı. New York’a gider gitmez ilk aradığım kişi de Frank Glazer olmuştu. 1988’de, yani tanışmamızdan yirmi yıl sonra talihin garip bir cilvesi olarak Venedik’te karşılaştık. La Fenice’nin konser serisinde resital verecekti. Konserden sonra otantik bir Venedik lokantasına gidip otantik Venedik mutfağının leziz yemeklerini tadarak, aradan geçen yirmi yılın bilançosunu çıkarmıştık.

1989’da yeni açılan Cemal Reşit Rey Konser Salonunun Sanat Yönetmeni olunca ilk aklıma gelen müzisyenlerden biri Frank Glazer olmuştu. Beni kırmadı ve 6 Aralık 1990’da CRR’de Haydn, Beethoven ve Brahms’ın eserlerinden oluşan müthiş bir resital verdi. Ertesi gün de piyanistler için bu repertuarı analiz eden bir atölye çalışması yaptı. İstanbul’a eşi Ruth ile gelmişti Frank. Ruth da kocası gibi dost canlısı, dinamik bir insandı. 1952’de evlendiklerinden beri kocasının menajerliğini ve sekreterliğini yürütüyordu. 1990’dan 2006’daki ölümüne kadar her yılbaşı bana tebrik kartı atmayı ihmal etmedi. Frank Glazer, Ruth öldükten sonra ciddi bir by-pass ameliyatı geçirdi ama ona sorarsanız bu ameliyattan sonra kendini daha genç ve dinç hissediyordu.
1915’de Wisconsin’de doğan Frank Glazer şimdi 95 yaşında. 2010 yılının Ocak ayında başladığı Beethoven Sonatları seri konserlerinin sonuncusunu 6 Nisan’da verdi. 95 yaşında Beethoven’in 32 Sonatı’nın tümünü Frank Glazer gibi çalabilecek bir ikinci piyanist dünyaya şimdiye kadar gelmedi. Glazer, bu yaşta piyano repertuarının çetin eserlerini çalabilmesinin sırrını şöyle açıklıyor:

“İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 ile 1945 yılları arasında ordudaki görevim Avrupa’da Almanca ve Fransızca çevirmenlikti. Bu süre içinde piyano ile hiç ilişkim olmadı. Savaştan sonra eski kondüsyonuma kavuşmak için anatomi çalıştım, piyanodan istediğim sesi elde edebilmek için en verimli yolun neler olduğunu analiz ettim. Piyano tekniğimi yeniden yarattığım için bugün yorulmadan, kasılmadan, gereksiz yere efor sarfetmeden Beethoven ya da Brahms’ın en zorlu eserlerini çalabiliyorum.”

19 Haziran 2010 Cumartesi

BELA BARTOK'UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST ROZSİ VENETİANER SZABO VE AİLESİ'NİN ANKARA'DAKİ HAYAT ÖYKÜLERİ (ikinci bölüm)

EVLİLİK

Szabo’larla söyleşi yapan gazetecinin sorduğu “Nasıl evlendiniz? Zevciniz mühendismiş, siz onu nerede gördünüz?” sorusunu zevci Bela Szabo şu sözlerle yanıtlamış,

"Efendim evvelki sene Macaristan’a izinli gitmiştim. Bir dostun evinde bizim madama rastladım. Konuştuk, iki saat sonra babamın evine gittim, dönüşte tekrar dostumun evine uğradım. Bilmem nasıl oldu, ben öyle romantik bir kimse değilim. Rakam adamıyım ama...6 saat sonra nişanlandık, 8’inci saatte ben İstanbul’a dönüyordum. Bizim madamın piyanist olduğunu bilmiyordum, mektuplaşıyorduk. Fakat güzel mi çirkin mi vallahi onun bile farkında değildim. Arkadaşlar soruyorlardı, nişanlın nasıl diye, resmini gösteriyordum, bakın diye. Yalnız orada benim için çarpan bir kalp olduğunu biliyordum. Bu sene gittim, evlendik, geldik. Yani sizin anlayacağınız düğün oluncaya kadar birbirimizi ancak 5 kere görmüştük. 20. asırda tuhaf bir izdivaç değil mi?"

Yeni evlilerin bir süre Eskişehir’de oturdukları bahçe içindeki müstakil evin fotoğrafının arkasına Bay Szabo eşi için “Benim karanlığımın ışığı, 22 Nisan, 1933” notunu düşmüş. Belli ki Bela Szabo karısına evlendikten sonra daha da aşık olmuş. Bela Szabo, özellikle fabrika gibi büyük sanayi inşaatlarının mühendislik tasarımlarını yaptığından Eskişehir’de de böyle bir görevle bulunduğunu varsayabiliriz.

Szabo ailesi Ankara’da ilk başta Ihlamur sokakta müstakil bahçeli bir evde oturdular. Matika’nın anılarında bu ev, ağaçlıklı bahçesi, çiçekli tarhları, bakımlı çimleriyle ile rüya gibi bir yerdi. Bahçenin girişindeki ahşap pergola ile bahçeyi çevreleyen çitlerin sonundaki fıskıyeli havuzu bugün bile hatırlıyordu Matika. Szabo’ların yaşadıkları ikinci ev yine Sıhhıye semtinde Hanımeli sokakta bahçe içinde iki katlı Bauhaus stilinde bir evdi. 1942’de taşınmışlar buraya. 1930’lu yıllarda Yenişehir adı üstünde, yeni ve çağdaş bir şehircilik modeli olarak ele alınmıştı. Alman şehirci-mimar Hermann Jansen’in yaptığı planlar doğrultusunda inşa edilen Yenişehir ve Bakanlıklar’ın sokaklarındaki evlerin çoğu Bauhaus stilindeydi zaten. Matika bu evin bütün odalarını zihnine kaydetmiş sanki.

Oturma ve yemek odasının bir köşesindeki kanapenin önünde masa gibi kullanılan bakır tepsi, yerlerde Türk halıları, kilimler, bakır kaplar içindeki çiçekler, her yerde kitaplar, ahşap raflar Fransızca ve Türkçe kitaplarla dolu. Annemin kuyruklu piyanosu yandaki odayı kaplıyor, arkadaki odalardan biri babamın çalışma odası, çizim masası, mimari çizimler için gerekli malzemelerle dolu. Öteki ikisi de yatak odalarımız ve banyo.

Matika, Hanımeli sokağa çok yakın olan Sarar İlkokuluna gidiyordu o zaman. Evleri ülkenin kalburüstü kültür insanlarının, yani yazar, müzisyen, ressam, şair ve öğretmenlerin uğrak yeri gibiydi. Yemek masasının etrafında toplanılır, rakı ve meze eşliğinde savaş durumu, özellikle de 1940’larda sınırlarımıza kadar yaklaşmış olan Hitler ordularının Türkiye’ye girip girmeyeceği tartışılırdı.

TERCÜME BÜROSU VE ANKARA’NIN EDEBİYATÇI ÇEVRESİ

Yakın dost çevresindeki Sabahattin Ali, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı gibi edebiyatçılar Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in Dünya Klasikleri’ni Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu’nda çalışıyorlardı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü eski Yunan ve Roma dilleri asistanlarından Azra Erhat, Maarif Vekaleti Talim Terbiye Kurulu üyesi, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Kültür tarihi hocası Sabahattin Eyüboğlu, Fransızca hocası, edebiyat deleştirmeni Nurullah Ataç da Tercüme Bürosunda görevli arkadaşlar arasındaydı.

Sabahattin Eyüboğlu’nun erkek kardeşi ressam Bedri Rahmi, ressam Abidin Dino ile Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Roman Filolojisi Bölümünde doçent olan karısı Güzin, Szabo ailesinin yakın arkadaşlarıydı. Ankara Orman Çiftliği İstasyonunda çekilen bir fotoğrafta Rozsi ile Bela Szabo ve oğulları Matika, Sabahattin Ali, karısı Aliye ile kızı Filiz, Orhan Veli, Rebia ve Muvaffak Şeref kameraya hep beraber poz vermişlerdi. Yıl 1943 olmalı.

Rozsi’nin çok sevdiği kadın arkadaşları vardı. Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kızkardeşleri mimar Mualla ile Bedri’nin karısı ressam Eren ile çok yakındı. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerinden Halil Vedat Fıratlı’nın karısı ve Orhan Veli’nin aşık olduğu kadın olarak tarihe geçen meşhur Nahit Hanım, yine Orhan Veli’nin “Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki!” diye biten “Sere Serpe” şiirinin ilham perisi Bella Aşkenazi, bir de Necati Cumalı’nın kızkardeşi Müfide ile de yakın arkadaştı.

Matika evlerine pek Macar konuk geldiğini hatırlamıyor. Sadece kemancı Lico Amar konser provaları dolayısıyla sık sık gelirdi eve. Ben de Hanımeli sokaktaki eve Rozsi’den piyano dersi almaya gittiğim günlerde bazen Amar’la karşılaşırdım.

Orhan Veli, Matika’yı pek severdi, çok neşeli bir fotoğrafları var. Matika Orhan Veli’nin omuzuna çıkmış, neşeyle gülüyor. Atatürk Bulvarı’nda yürüyüş yapar, bulutlara bakar ve bulutlardan söz ederlerdi. Matika için yazdığı Kuş ve Bulut şiirini 1941’de “Garip” kitabında yayınlamıştı Orhan Veli:

KUŞ VE BULUT

Kuşçu amca!
Bizim kuşumuz da var
Ağacımız da
Sen bize bulut ver sade
Yüz paralık

MİŞA ROTTENBERG YA DA EROL GÜNEY, ANKARA’DA BİR BEYAZ RUS YAHUDİSİ

Tercüme Bürosu’nda Rus edebiyatından çeviriler yapan Erol Güney’in karısı Dora, Szabo’ların yemek masası etrafında toplanan ve tartışmalara girişen dostların en ateşlisiydi. Rus Yahudisi olan Erol ile babam Sabahattin Ali, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı romanını birlikte çevirmişlerdi. Erol’un eşi Dora çok esprili, iddialı, çenebaz bir kadındı. Ankara’da tanımadığı kimse, bilmediği hiç bir olay yoktu. Gazeteci karısı olarak kulağı delikti Dora’nın. Bela Szabo’nun ateşli sosyalist nutuklarını kışkırtıcı sözlerle keser, birbirlerine hakaretler yağdırırlardı. Matika bu tartışmaların çığrından çıktığı bir gece babasının, önündeki salata tabağını Dora’nın başından aşağı geçirdiğini ve Dora’nın yüzünden aşağı sızan yağlarla öylece oturup kaldığını hatırlıyor.

Erol Güney’in hayatı da ayrı bir romandı. 1914’de Rusya’da Odesa’da doğmuştu. Asıl adı Mişa Rottenberg’di. Sovyet İhtilal’inden sonra İstanbul’a gelmiş, çocukluğu Moda’da geçmiş, liseyi St. Joseph’te okumuş, Türk vatandaşlığına geçtikten sonra da Erol Güney ismini almış, gazetecilik yapmaya başlamıştı. Bildiği Rusça, Fransızca, İngilizce sayesinde 1940’lı yılların başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’İn kurduğu Tercüme bürosunda çeviriler yapmaya koyulmuştu. Erol ve karısı Dora bizim çevremizde çok sevilirlerdi. Babamın öldürülmesinden sonra hem Erol’dan hem de Dora’dan hiç unutamadığımız derecede yakınlık gördük.

Matika’nın hiç unutmadığı olaylardan biri de 1945 yılında Erol Güney ile Melih Cevdet Anday’ın Türkçeye çevirdikleri Nikolay Gogol’ün Bir Evlenme/İki Perdelik İnanılmaz Vaka adlı oyununun Hanımeli sokaktaki evlerinde gerçekleşen ilk temsiliydi. Birbirine açılan üç odanın ortasındaki odayı sahne yapmışlar, seyircileri oturma odasına oturtmuşlardı. Rol dağılımı şöyle olmuştu:

Aracı Kadın Fekla İvanovna: Azra Erhat
Müdür Muavini Patkolyosin: Sabahattin Eyüboğlu
Patkolyosin’İn Uşağı Stepan: Orhan Veli

Oyuncular çok başarılıydı ve çok eğlenmişlerdi.

ROZSİ İLE SZABO AYRILIYOR, SZABO İLE AZRA ERHAT EVLENİYOR

Türkiye savaşa girmediği için görünürde rahat bir yaşam süren Szabo’ların hayatının görünmeyen trajedileri olduğunu sonradan öğreniyoruz. 1944 yılında Rozsi’in ablası Margit ve ağabeyi Sandor, yeğeni Peter Venetianer aileleriyle birlikte Hitler’in konsantrasyon kamplarında öldürüldüler. Türkiye’ye gelmiş olan pek çok Avrupalı Yahudi’nin ailelerinin de savaş sırasında yok edildiklerini biliyoruz. Öte yandan Rozsi ile Bela Szabo’nun evliliklerinin de artık yürümediği anlaşılıyordu. 1944’de Bela Szabo, Azra Erhat’la yaşamaya başladı.

Azra Erhat da bizim gibi Karanfil Sokakta otururdu. Apartmanın giriş katında oturduğu için annem ya da babamla pencereden selamlaşıp, konuştuklarını hatırlıyorum. Rozsi Szabo, Hanımeli Sokaktaki evde yaşamaya, Devlet Konservatuar’ındaki derslerini sürdürmeye, konserler vermeye devam ediyordu.

NECATİ CUMALI’NIN AŞKI

Erkeklerin bakmaya doyamadıkları narin bir güzelliği vardı Roszi’nin. Herhalde çevrelerindeki erkeklerin çoğu aşıktı ona. Bunlardan biri olan Necati Cumalı o sırada Ankara’daki kıdemli edebiyatçıların yanında genç sayılan bir yazardı. Sık sık bize gelir, yazdıklarını babama gösterirdi. 1953 tarihli Yalnız Kadın öyküsünde Roszi olduğunu anladığımız kadın için bakın neler yazmış Necati Cumalı:

"...on beş gündür tanışıyorduk. O akşam dışarda yemek yedik. Lokantadan çıktıktan sonra bir parka uğradık. İki akasya ağacı arasında alçak bir sıraya yanyana oturduk... çantasından Gelincik paketini çıkardı. Bir cıgara alıp bana doğru döndü. Dudakları arasında tuttuğu cıgarasını yaktım...kibritin alevinde yüzüne baktım: bembeyaz durgundu. Her zamanki gibi, bu yüz bana gene bu kadar güzel olduğunu ilk kez görüyormuşum gibi geldi. Ben bu kadını seviyordum..."

MATİKA, AZRA ERHAT VE BABASIYLA RİZE’DE

1946’da Matika 10 yaşına geldiğinde Azra Erhat ile babasının oturduğu yeni eve taşındı. Yeni evini pek beğenmiş olsa gerek ki okul ödevlerinden birinde yaşadıkları apartman dairesini ballandırarak anlatmış:

Selanik caddesinde kırmızı renkte ve yeşil pancurlu olan evimizi herkes kolayca bulur. Çünkü bu renkte ev bu civarda yoktur. Evimiz ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış bir bahçenin içindedir. Dairemiz üst katta ve soldadır. Üç oda gözükür. Bunların birisi yatak, biri oturma odasıdır. Benim odam dairemizin en havalı ve güneşli yeri olup içinde bir dolap, iki masa bir de yatağım vardır...

İmza: Zoltan Szabo 790 1E.

Matika ile Azra iyi geçinirler. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde eski Yunanca ve Latince dersleri veren Azra Erhat, Matika’ya Yunan Mitolojisi’nin, tanrılar, tanrıçalar ve insanlar arasındaki birbirinden ilginç hikayelerini anlatır. Aynı yıl hep beraber Karadeniz sahilinde Rusya sınırına yakın ilimiz Rize’ye giderler. Bela Szabo, Rize’de limana yakın bir arsa üzerinde yapılmasına karar verilen Türkiye’deki ilk çay fabrikası inşaatında görevlidir. Fabrika’nın temeli 21 Haziran 1946’da atılır. İnşaat yakınında deniz manzaralı iki katlı ahşap bir eve yerleşirler. Setler üzerine kurulmuş olan evin ağaçlıklı geniş bir bahçesi vardır. Evin çevresi de sub-tropikal iklim dolayısıyla zaten yemyeşildir. Evin önündeki sete denize nazır büyük bir yemek masası ve iskemleleri yerleştirirler. Açık havalarda uzaklardaki Kafkas Dağlarının silueti görülür buradan. Evden tahta basamaklarla deniz kıyısındaki kayalıklara kadar inilebilir. Matika komşu bakkalın oğlu ile arkadaş olur, bütün gün bahçede oynarlar. Bakkalın oğlu iki direkli bir yelkenli gemi maketi yapıp Matika’ya hediye eder. Anlaşılan Rize’de geçirdikleri zaman Matika’nın belleğinde kalan güzel anılardan biridir.

Matika yerli halkın konuştuğu Türkçe lehçeyi anlayamaz. Ama babasının Fransızca ve Almancasının yanında Türkçesi de kusursuzdur. Türk edebiyatına çok meraklıdır Bela Szabo. Sözcüklerin etimolojisini, kökenini araştırır. Rize’de de dil konusunda zorluk çekmez. Örneğin, yerli halk ilk başta çay fabrikası inşaatından şüphelenip, rahatsız olunca, Szabo fabrika inşaatına karşı çıkanlara dil dökerek ve Belediye Reis’i ile anlaşarak inşaatın pürüzsüz devam etmesini sağlar. Fabrika aslında koskoca makineleri içine alacak kadar büyük, geniş çay işleme ve depolama mekanları olan gayet sade bir çelik yapıdır. Rize Çay Fabrikası inşaatında da, Turhal Şeker Fabrikası inşaatında olduğu gibi pek çok Alman ve Macar teknik personel, hatta usta işçiler çalışmıştı. Cumhuriyet Türkiye’sinin kendi kendine yetebilmesi için yapılan bu atılımlardaki yabancı emeğini hiç bir zaman unutmamak gerek.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Türkiye’deki politik hava değişmeye yüz tutmuştu. 1940’ların sonuna doğru Türkiye’de komünizm tehlikesinin aşırı bir korku edebiyatı ile işlenmekte olduğuna ve solcu olarak tanınan kişilerin damgalanmasına tanık oluruz. Bela Szabo’yu da bu dönemde sivil polis izlemeye başlar. Bu izlenme işi öyle çığırından çıkar ki satranç oynamak için Kutlu Pastahanesi’nin ikinci katında arkadaşları ile buluşmaya giderken Szabo onu izleyen polise “bir kaç saat burada kalacağım, sen de istersen beklerken bir kahve iç” diyecek kadar yüz göz olunmuştur.

ANKARA’DA SAVAŞ SONRASI DEĞİŞEN POLİTİKALAR

Türk Hükumeti Savaş öncesi ve sırasında ülkemize sığınan mültecilere gösterdiği toleransı artık göstermemekte, çoğunun görevlerine son vermekteydi. Bela Szabo’da işini kaybedeceğinden şüpheleniyordu. Zaten mülteci arkadaşlarının çoğu İsrail, ABD, İsviçre ya da İngiltere’ye göçmüşlerdi. Szabo’da oğlunu ve Azra’yı alıp Macaristan’a dönmeye karar verdi. Ancak, Azra Erhat’ı zor bir karar bekliyordu. O, belki de kurulmakta olan Macaristan Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin Szabo’nun sandığı kadar güllük gülistanlık olmayacağını önceden sezdiğinden Macaristan’a gitmek yerine Türkiye’de kalmayı tercih etti. Matika ise karar verecek yaşta olmadığından, doğup büyüdüğü Türkiye’den, hiç görmediği baba memleketine dönmek zorundaydı.

Matika, bana gönderdiği bir mektuptaMacaristan’a nasıl gittiklerini hatırladığı Türkçesi ile şöyle anlatıyor:

"Macaristan’a nasıl gittiğimizi sordun. 1948 yılında babam elimi tuttu, trene bindik, gittik. Bundan müzakere etmedik. Bu seyahatı sevmiyordum. Rahatsızdım. Ama bir çocuk itiraz etmez değil mi? İstanbul’da babam Azra ile görüştü. Anlaşılan Azra babamı takip etmek istemiyordu. Seyahat Budapeşte’ye devam ederken tren bir müddet Edirne’de durdu. Bir gezinti için dışarı çıktık. Şehrin merkezini geçerek Selimiye camisi (Sinan) önünde durduk. Babam bu binanın kubbesini düşünceler altında uzunca seyretti. Ertesi gün Budapeşte’ye vardık. 12 yaşımda Macarca bilmiyordum. Orada gördüğüm çocuklar beni terkettiler. Arkadaşlarım yoktu. Macar olarak bu şehirde yabancıydım. Bununla beraber bir kaç ay sonra okula gittim, birden bir eski Macar yazarların şiirlerini öğrenmem lazımdı, hiç bir şey anlamıyordum. Bu birinci sene belki hayatımın en güç zamanı oldu."

VE SON...

Matika’nın ne kadar mutsuz olduğunu annesinin hissetmemesi mümkün değildi. Nitekim bir yıl sonra Annesi Rozsi Venetianer Szabo da, oğlunun hasretine dayanamayınca Ankara’daki işini, evini ve dostlarını geride bırakıp Macaristan’a geri döndü. Bedri Rahmi Eyüboğlu, 11-1-1948 tarihli bir veda şiiri yazıp, “Roji kardeşe” ithaf eder:

Bahçeler Dolusu
Ve can çilek gibi ağzımda
Her nefes bir erik dalı
İçimde cennetten kırıntılar olmalı
Ve mükemmel bir gök yüzü döşeli dayalı
Sonuna kadar açılsın kapıları
Yarab! Gök yüzünde bir yerde çocukluğumuz
Dokunma nasılsa unutmuşuz
Dokunma sımsıkı kapalı dursun
Senin sırrın bizim çocukluğumuz
Ve cennet öteden beri kapu komşumuz.

17 Haziran 2010 Perşembe

BELA BARTOK’UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST

ROZSİ VENETİANER SZABO
BİRİNCİ BÖLÜM

 
FİLİZ ALİ

Rozsi (Roji)Venetianer Szabo (Sabo)
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Ankara, Nazi Almanya’sından ve Nazilerin etkisi altındaki ülkelerden kaçarak Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınan birbirinden değerli bilim adamları ve sanatçıların yaşadığı kozmopolit bir kentti. Henüz Ankara Üniversitesi’sinin temeli atılmadan kurulan Hukuk Mektebi, Siyasal Bilgiler Okulu (Mülkiye) ve Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne 1935’de Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi eklenmişti. Öte yandan Devlet Konservatuarı, Nümune Hastanesi, Hıfzısıhha Enstitüsü gibi kuruluşların gelişmesinde de bu yabancı konukların paha biçilemeyecek katkıları olmuştu.

1918’de Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden taraflardan biri olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da aynen Osmanlı İmparatorluğu gibi dağılmıştı. Macaristan’da önce kısa bir sosyalist ihtilal yaşanmış, ancak hemen ardından Nicholas Horthy adında Alman dostu bir amiral iktidara gelmişti. Horty rejiminin baskısından kaçan genç Macar mühendis Bela Szabo 1930 yılında İstanbul’a geldi. Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister’de Turkiye’deki ilk işini 1927’de almıştı.

Bela Szabo, Holzmeister’in Boğaz kıyısında, Tarabya’daki mimarlık bürosunda mühendislik tasarımcısı olarak çalışmaya başladı. Holzmeister’e tahsis edilen bina Sümer Palas adında 1. Dünya Savaşı’ndan sonra terkedilmiş bir oteldi. 1894 yılındaki büyük İstanbul depreminden bir yıl önce Summer Palace adıyla inşa edilen bu otel İstanbul’luların deprem dolayısıyla Adalardan çekilip, sayfiye olarak seçtikleri Tarabya semtine yeni bir değer kazandırmıştı. Bela Szabo, anılarında sıcak yaz günlerinde bunalan mimar ve mühendislerin büronun önündeki tahta iskeleden denize atlayarak serinlediklerini hatırlıyordu.

Bela Szabo ve karısı Rozsi Venetianer Szabo’nun hayatı hakkındaki bilgileri 1936 yılında Ankara’da doğan ve Türkiye’den 1948 yılında babasıyla ayrılıp Macaristan’a dönen oğlu Maté Szabo yıllar sonra derleyip toparladı.

BELA SZABO

Bela Szabo, 12 Mart 1904’de Macaristan’da Tuna nehri kıyısında, Budapeşte’ye 65 km uzaklıktaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. 10 yaşındayken 1. Dünya Savaşı çıkmış, savaş bittikten kısa bir süre sonra iktidara Alman dostu Amiral Horthy geçmişti. Bela Szabo, Türkiye’ye geldiğinde 26 yaşındaydı, yeni kurulmakta olan modern Türkiye’nin sanayi hamlelerinde mühendis olarak görev almaktaydı. Turhal Şeker Fabrikası ve Rize Çay Fabrikası inşaatlarında çalışmıştı. 1933 yılında tanınmış Macar Piyanist Rozsi Venetianer ile evlenerek Ankara’ya yerleştiler.

ROZSİ VENETİANER SZABO

Rozsi Venetianer (1909-1975) Macaristan’ın güney batı bölgesindeki Zakany adındaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. Aile adı İtalyanca Venedikli anlamına gelen Veneziano’nun Almancalaştırılmış şekliydi. Çok eskiden Venedik’te yaşamış olan bir Yahudi ailesinin soyundan geliyordu. Büyükbabası “Macar Yahudileri’nin Tarihi” adlı kitabın yazarı olarak tanınan Haham Ludwig Venetianer’di. Hatta İstanbul’daki ilk konserinden sonra Venetianer adını duyan bir grup Ortodoks Yahudi kendisini ziyarete gelip, konserden sonra saygılarını sunmuşlardı. Oysa Rozsi Venetianer’in dinle filan pek ilgisi yoktu.

Benim ilk piyano hocamdı Madam Szabo. Onun Türkiye’ye nasıl geldiğini çocukken hiç merak etmemiştim. Çünkü çocukluğumda çevremizde zaten pek çok Alman, Macar ve Avusturyalı sanatçı ve bilim adamı vardı. Hepsinin Avrupa’daki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındıklarını, kimi Yahudi olduğundan, kiminin ailesinde bir Yahudi bulunduğundan, kiminin karısı ya da kocası Yahudi olduğundan, kiminin de sadece Anti-Nazi olduğundan Avrupa’da iş bulmaları ve yaşamalarının imkansızlaşması dolayısıyla yurtlarını geride bırakmak zorunda kaldıklarını yıllar sonra öğrenmiştik.

2009’da Szabo’ların oğlu, çocukluk arkadaşım Maté Szabo, çocukluk adıyla Matika beni Facebook’da buldu. Birbirimize çocukken çekilmiş fotoğraflarımızı gönderdik. Sonra Matika’nın evindeki eski albümlerde bulduğu konser programları, gazete kupürleri, mektuplar, şiirler teker teker ortaya çıkmaya başladı, birbirimizle anılarımızı paylaşır olduk e-posta ile. Madam Szabo’nun Béla Bartok’un öğrencisi olduğunu biliyordum ama 1936 yılında Halkevleri tarafından Ankara’ya davet edilen Bartok’u evinde ağırladığını ve şehri gezdirdiğini ilk kez böylece öğrenmiş oldum.

BELA BARTOK ANKARA’DA

Ünlü Macar besteci Bela Bartok’un Madam Szabo’ya gönderdiği 17 Ekim 1936 tarihli mektubunun Türkçe çevirisi aşağıdaki gibiydi:

"Sevgili Madam,
Bu mektubu yazmaya başlamadan evvel Ankara’ya taşındığınızı duymuştum. Ankara’ya gelmem kesinleşmeden size yazmak istemedim. Ama şimdi Halkevi tren biletlerimi gönderdiğine göre gelmem kesinleşmiş demektir. İstanbul’a 2 Kasım sabahı saat 7.35’de ulaşacağım. Ankara’ya da 5 Kasım sabahı 9.50’de varacağım. (Prof. Rasonyi’yi lütfen geliş tarih ve saatlerimden haberdar eder misiniz? Ona telefon ettim ve mektup yazdım ama eline zamanında geçmez diye tereddüt ediyorum.)
Bana yardımcı olacağınız için size çok teşekkür ederim. Size konferanslarım sırasında da ihtiyacım olacaktır. Geldiğimde bu konuları konuşuruz. Sizi göreceğim için çok sevinçliyim, görüşene kadar en iyi dileklerimi yolluyorum.
P. S. Biraz Türkçe öğrendim ve bu dilde bazı çok ilginç cümleler söyleyebiliyorum. Örneğin “At deveden çabuk gider!” veya “Kedi, köpekten küçüktür!” gibi, ama ne yazık ki edebiyat dili hakkında pek bilgim yok. Çok uzun kelimeler ve ifadeler kullanıyorlar."

Madam Szabo, Bela Bartok’un Ankara’ya gelişini anılarında şöyle anlatıyordu:
"5 Kasım 1936 sabahı İstanbul’dan gelecek olan treni karşılamak üzere Dil,Tarih ve Coğrafya Fakültesi Macarca Dili ve Edebiyatı Profesörü Laszlo Rasonyi ile Ankara Garı’nda bekliyorduk. Tren 9.50’de gara girdi. Bela Bartok bizi görünce çok sevindi. Büyükelçilikten Bartok’u karşılamaya kimse gelmemişti. Misafir edileceği Büyükelçilik lojmanlarına götürmek üzere sadece bir şoför göndermişlerdi. Konserde heyecanla yerlerimizi aldık. Liszt’in Dance Macabre’ını çaldı. Konserden sonra tebrik etmeye gittiğimde beni Macar Büyükelçisi ile “Madam Szabo benim eski bir öğrencimdir, şimdi Ankara Devlet Konservatuarı’nda hocadır, tanışıyorsunuz değil mi?” diye tanıştırmak istedi. Büyükelçi Mariassy “Ah, tabii tanıyorum!” diye cevap verdi ama kim olduğumun farkında bile değildi. Ertesi gün için üstadı öğle yemeğine evimize davet ettim. Birkaç aylık olan oğlumu tanımasını istiyordum. Onun istediği gibi kaz kızartması ve domates salatası hazırlamıştım. Hanımeli Sokakta oturuyorduk. Bartok tam zamanında geldi. Evimizi pek beğendi, oğlumla oynadı, Bechstein piyanomu beğeniyle inceledi ve” keşke dün akşamki konserde bu piyanoda çalabilseydim” dedi.

Yemekten sonra Madam Szabo ve Prof. Rasonyi ile birlikte Ankara’yı gezerlerken Bartok, yün halılara, tahta oyma eşyalara ve bakır kaplara hayran olmuştu. Bir ara kollarını yukarı kaldırıp “Siz burada çok mutlu olmalısınız...burası cennet, ben artık bizim memlekette kalmak istemiyorum, iş bulsam seve seve yaşarım burada.” diyerek onları şaşırtmıştı. Anlaşılan daha 1936 yılında Macaristan’dan ayrılmayı kafasına koymuştu Bartok, Türk yetkililerle temas etmiş, düşüncelerini açıklamıştı ama bir sonuç alamadı. Madam Szabo, anılarında Bartok’un düşüncelerine yer veriyor ve,

“İnsan hiç bir zaman tam olarak istediklerine ulaşamaz, eğer hayatta asıl amacın gerçekten iyi bir piyanist olmaksa ve bu amacına ulaşmışsan işte asıl mutluluk budur” diyordu Bartok. Onu Büyükelçiliğe bıraktık, birkaç gün sonra hastalandığını öğrendim. İyileşince de hemen Anadolu’ya halk müziği araştırmaları yapmaya gitti. Onu bir daha hiç görmedim."

Cümleleriyle bitiriyordu anılarını. Roszi Szabo Ankara’da verdiği konserlerde hep hocası Bartok’un eserlerini tanıtmaya önem verirdi. Halkevi’nde verdiği bir konserden önce gazetede çıkan yazıdan da onun hocasının eserlerini tanıtmak için özel dikkat gösterdiğini anlayabiliyoruz:

"Çarşamba akşamı Bela Bartok’un muvaffakiyetli bir talebesi Ankara Halkevi’nde bir konser verecek. Ankara Halkevi Ar Şubesi müzik kolu garb musikisinin değerli elemanlarıyla yakından temas imkanını her zaman aramaktadır. Bu defa da, geçenlerde memleketimizi ziyaret eden musiki üstadı Bela Bartok’un yetiştirdiği ve bir çok garb şehirlerinin zevkle muvaffakiyetli konserlerini dinlediği Roszi Szabo’yu Ankara halkına dinletmek imkanı bulmuştur."

İSTANBUL VE ANKARA KONSERLERİ

Rozsi Venetianer, Bartok’un piyano eserlerinin Türkiye’deki ilk yorumcusuydu. Verdiği konserlerin programlarında daima Bach, Mozart, Chopin, Schumann, Brahms, Debussy, Ravel gibi klasiklerin yanında mutlaka Hasan Ferit Alnar ve Ulvi Cemal Erkin gibi genç Türk bestecileri ile Bartok ve Kodaly gibi Macar bestecilerin modern eserleri de olurdu.

Matika’nın gönderdiği belgeler arasındaki bir gazete haberinden Szabo’ların nasıl evlendiklerini de öğreniyorduk. Venetianer’in evlilik haberi 1933’de günlük Macar gazetelerinden birinde şöyle yayınlanmış örneğin:
"Radyodaki konserleri dolayısı ile yakından tanıdığımız Piyanist Rozsi Venetianer, bir Macar mühendisle evlendi. Türk gazetelerinden kendisinin İstanbul’a ayak bastığını ve gelecek ay Türk Radyosunda bir konser vereceğini öğreneniyoruz."

İstanbul Radyosu’ndaki konserle ilgili tarihsiz ve imzasız yazıda da şunlar yazıyor:
"Geçen hafta Salı akşamı Bayan Rozi Venetianer İstanbul Radyosunda çok dikkati çeken bir konser verdi. Programın ilk kısmındaki Bach ve Haydn’ın eserlerini sanatkâr –bilhassa Haydn’da- çok yüksek bir muvaffakiyet göstererek icra ettikten sonra sıra evvelce ilan edilmiş Béla Bartok’un eserlerine geldi.
Bu eserlerden Bay Mesud Cemil kısa fakat etraflı bir söylevle Béla Bartok’u ve şahsiyetini anlatarak bu günkü modern musiki dünyasının en dikkati çeken simalarından birisi olan Macar sanatkârının Türkiye’de ilk defa dinlendiğini, halbuki Bartok’un ruh ve duyuş tarafından bize hiç yabancı olamıyacağını, yeni Macar musikisini hem büyük folklor alimi, hem de büyük sanatkar olarak yaratan bu simayı hemen seveceğimizi söyledi. Bay Mesud Cemil’in sözlerinden sonra Bayan Venetianer, Bartok’un iki piyano eserini cidden büyük bir anlayış ve teknik yüksekliğiyle çaldı. Bayan Venetianer Bartok’un kıymetli bir talebesidir. Bu itibarla üstadın başka eserlerini de kendisinden dinlemeyi isteriz."

Rozsi Venetianer İstanbul Radyosu konserinden sonra Casa d’Italia salonunda Stuttgart operası orkestra şefi Walter Odenheimer ile bir konser veriyor. Daha sonra Tokatlıyan Salonunda başka bir konserin haberi yer alıyor gazetelerde. Böylece daha sonra Madam Szabo olarak tanınacak olan Rozsi Venetianer’in Türkiye’deki piyanistlik kariyeri başlamış oluyor.

Yine tarihi belli olmayan bir gazete -ki bu gazete Köroğlu ya da Son Posta olabilir- kupüründe karı koca Szabo’larla röportaj yapan kişi Rozsi Venetianer’e soruyor: “Madam, nasıl piyanist olduğunuzu lütfen anlatır mısınız?” Rozsi de,
"Ben Macaristan’ın Zakanyi köyünde doğmuşum. Babam oranın doktoru idi ve gayet güzel şarkı söylerdi. Ablam da iyi piyano çalarmış. Piyanoya altı yaşında başladım."
diye anlatmaya başlıyor ve devam ediyor,
"8 yaşında ilk kompozisyonları yapmışım ve bunu herkes beğenmiş. Tabii ben bu zamanları iyi hatırlamıyorum. Fakat 10 yaşında bir noel tatilini geçirmek için babamla Peşte’ye gelmiştik. Misafir olduğumuz otelde konservatuar piyano hocalarından Mösyo Sendi vardı. Benim kendi kompozisyonlarımdan ona bir iki parça çalmışım. O bunları fevkalade beğenmiş. 15 kânunusânide (Ocak) bir konser tertibetti. Orada en zor parçaları çaldım. Bu arada kendi eserlerimi de zorla çaldırdılar. Çılgınca alkışlandım. Ve işte o akşam, hayatta ilk günahımı işledim, gurur duydum. Bu konser bana on yaşında konservatuarın kapılarını açtı. Meşhur piyanist Béla Bartok beni himaye etti, yetiştim, turneler yaptım. Geçen sene evlendik buraya geldim."

Rozsi Venetianer Budapeşte Müzik Akademisi’nde Margit Varro ve Bela Bartok gibi hocalarla çalışarak daha öğrencilik yıllarında verdiği konserlerle adını müzik çevrelerinde duyurmuştu. 1933’de okulu birincilikle bitirdiğinde artık tanınmış bir piyanistti. Liszt, Brahms, Chopin ve Debussy gibi bestecilerin eserlerini büyük bir ustalıkla yorumlayan Venetianer, aynı zamanda hocası Bela Bartok’un ve Kodaly’in eserlerini de her konserinde çalarak yeni Macar müziğini tanıtmaya kararlı bir piyanist olduğunu göstermişti.
Nisan 1934 tarihli Les Annales de Turquie adlı İstanbul’da çıkan bir Fransızca gazetede Vera Gaziadi, yazdığı konser yazısını,

"Genellikle İstanbul’a gelen konser artistleri Chopin ve Liszt gibi bestecilerin kolay alkışlanacak eserlerini alırlar programlarına. Oysa 15 Nisan akşamı Casa d’Italia salonunda bir resital veren genç Macar piyanist Rozsi Venetianer konserine Bach’ın Chaconne’u ile başladı." cümlesiyle açıyor ve şu cümlelerle devam ediyordu,

"Madame Venezianer!... sade, çekingen, utangaç bir genç kız gibi. Uzun bukleli saçların çerçevelediği çocuksu bir yüz, hülyalı bakışlar... Ama piyanoya oturup, dinleyicinin susmasını beklerken kendine güveninin geldiğini, ilk notalarla birlikte tamamen değişik, güçlü, esnek, ama aynı zamanda narin bir karaktere büründüğünü gözlemledik."

Rozsi Venetianer Szabo, Türkiye’de yaşadığı on beş yıl boyunca İstanbul ve Ankara’da çok sayıda resital ve orkestra eşliğinde konser verdi. Macar asıllı kemancı Lico Amar ile Ankara Halkevi’nde, Ankara Devlet Konservatuarı Salonu’nda, Ankara Radyosu’nda, İstanbul’da L’Union Française, Tepebaşı’nda Casa d’Italia ve Galatasaray Lisesi salonlarında oda müziği dağarının başeserlerini, özellikle Beethoven’in bütün keman-piyano sonatlarının Türkiye’deki ilk çalınışlarını gerçekleştirdiler. 1948 yılı Nisan ayında Ankara'da düzenlenen Türk - İngiliz Müzik Festivali, Ankara Devlet Operasının fuayesinde verilen bir oda müziği kon-seri ile açılmıştı. Haber gazetelerde "Açılış konserinde kemancı Lico Anıar ile piyanist Roji Sabo, Ingiliz bestecilerinden Benjamin Britten'in bir süitini ve Eugene Goosens'in sonatını çalmışlardır," diye duyurulmuştu.





İstanbul’da çıkan 11 Eylül 1943 tarihli Fransızca bir gazeteden "Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Profesörlerinden Madam Roji Sabo’nun Tokatliyan Oteli büyük salonunda İstanbul’lu dostları ve müzikseverlerine tümüyle Mozart’ın eserlerinden oluşan bir resital verdiğini..." öğreniyoruz. Yazar, Mozart’ın müziğinin sanıldığından daha zor olduğunu, piyanistlerin resital programlarına onun müziğini koymaktan çekindiklerinden söz ederken, Madam Szabo’nun Mozart’ın müziğini ne kadar ustalıkla ve duyarlıkla yorumladığına dikkat çekiyordu.

Hanımeli Sokak, 1945
Görüldüğü gibi Madam Szabo, hem İstanbul hem de Ankara’da verdiği konserlerle kariyerini Türkiye’de de devam ettiriyordu. Bu arada ders vermeyi de ihmal etmeyen Madam Szabo, İdil Biret’in ilk piyano öğretmeniydi aynı zamanda. Hanımeli sokaktaki evde ve bahçesinde Matika, İdil ve İdil’in annesi Leman Hanımla birlikte çekilmiş fotoğrafları var.
(devamı var....)

11 Haziran 2010 Cuma

Kültür Endüstrisi ve Türkiye


Filiz Ali

Theodor W. Adorno 1940’larda ne demiş?
“Kültür endüstrisi, yapay gereksinimler yaratır. Kapitalist sistem tarafından yaratılan bu yapay gereksinimler, yine kapitalist sistem tarafından doyurulur. İnsanların gerçek gereksinimleri olan özgürlük, kendini ifade gücü ve yaratıcılığı, gerçek yaratıcı mutluluk; yerini yapay mutluluklar ve güdümlü bir yaşam tarzına bırakır.”

Son yirmi yıl içinde geç de olsa Türkiye, bütün Batı dünyasını kapsayan kültür endüstrisinin bütün koşullarına ayak uydurmayı becermiş durumda. Hatta, daha da ileri giderek ülkemize özgü bir doğu/batı/post-modern oryantalizm senteziyle küresel kültür endüstrisine ve kültür emperyalismine hizmet etmekte.
Sanat üretimi kültür endüstrisinin küresel koşullarına ayak uydurmak zorunda. Sanatçı bu koşullara ayak uydurursa başarılı olur, eğer başına buyruk, güdümsüz yaratıcılığı ve yorumculuğu seçerse bir köşede çürür. Yazılı, sözlü ve görsel basın ciddi ve bilimsel sanat eleştirisi yerine, pseudo sanatın ve sanatçının reklamını, tanıtımını ve şişirmesini üstlenir; bu tür sanat ve sanatçının pazarlamasını yapar.

BERAL MADRA NE DİYOR?
Beral Madra, Radikal gazetesinin 10 Haziran 2010 sayısındaki “Kültürel Değerle Başa Çıkamıyoruz” başlıklı yazısında İstanbul’un kültürel değerlerinin nasıl çarçur edildiğine değiniyor ve yazısını “Kültürün neo-liberal ekonomideki yatırım değerini keşfettik ama hem mimari açıdan hem de kurumsallık ve işletme açısından bu yatırımın doğasına uygun bir yenileme/değişim/işletme yapmaya aklımız yetmiyor ve yatmıyor!” sözleriyle bitiriyor.
TÜRKİYE'DE LİBERAL EKONOMİ SANATI BESLEYEBİLİR Mİ?
Aklımızın yetmediği bir başka konu da müzik. Berlin duvarı yıkılana kadar Türkiye’nin evrensel anlamdaki müzik kurumları zar zor da olsa devletçi zihniyetle yönetiliyor, yürütülüyor ve destekleniyordu. Serbest piyasa ekonomisine geçildiğinde, sanatsal ve kültürel altyapısı olmayan iş dünyasının müziğe yatırım yapması beklendi. Hatta Özal döneminin dâhi politikacılarından bazıları Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi ile Senfoni Orkestralarının kapatılıp özel sektör tarafından desteklenerek yaşatılması gibi gerçekleşmesi zinhar imkânsız önerileri ile toplumu bir süre meşgul ettiler.

ÖZEL ORKESTRALAR VERSUS DEVLET!
Bazı banka ve kuruluşlar bu parlak fikirlerden feyz alarak hemen birer orkestra kurdular. İstihdam ettikleri orkestra üyelerinin nerede yetiştiği hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilmiş gibi davrandılar. Sanki bu sanatçılar gökten zembille dünyaya inmiş ve ellerine verilen çalgıları hemen ustalıkla çalmaya başlamışlardı. Yani iş dünyasının aklından müziğin altyapısına katkıda bulunmak henüz geçmiyordu. Ayda bir verilen konserlerle bir orkestranın, gerçek anlamda orkestra olamayacağının da bilincinde olmadıklarından, hiç yatırım yapmadan prestij kazanmanın sarhoşluğu içinde uçmaya başladılar.

AKM'YE NE OLDU?
Ancak, özel sektör opera ve bale kurmanın o kadar kolay olmadığını farkedince işler değişti. Ama devlet açısından işin kolayı vardı. AKM, yenilenecek gerekçesiyle kapatılır, Devlet Opera ve Balesi Kadıköy Belediyesi’nin kendi olanakları ile restore ettiği Süreyya Operası binasına yollanır, orada az masraflı prodüksiyonlarla Almanya’nın her ufak kentinde görülen cinsten bir taşra Opera/Bale kumpanyasına dönüştürülürdü.
Devlet Senfoni Orkestrası, Üsküdar’daki Tekel binasına gönderilir, sonra da kentin Anadolu yakasındaki yetersiz sözde kültür merkezlerinde itiş kakış ortamlarda müzik yapmaları beklenir. 1940’larda Cemal Reşit Rey yönetiminde İstanbul Belediyesi Şehir Orkestrası olarak konserler vermeye başlayan ve 1970’lerden sonra Devlet’e devredilen bu orkestranın elli yıldır her Cuma ve Cumartesi kentin merkezindeki binasında verdiği senfonik konserler geleneği de böylece yıkılmış olur.

KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK!
Macaristan’ın 160 bin nüfuslu Pécs kenti 2010 Avrupa Kültür Başkentleri’nden biri. Operası da, balesi de, orkestraları da, tiyatroları da 2010 yılı için görkemli programları ile arı gibi faaliyette. Öte yandan, nüfusu en iyimser tahminle 15 milyon olan 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un Devlet Opera ve Balesi’ni, Devlet Senfoni Orkestrası’nı, Devlet Tiyatroları’nı barındırabileceği kentin merkezinde bir tek görkemli binası bile olmaması en hafifinden utanç verici bir durum. Üstelik bu durumdan liberal ekonomiyi yönetenlerin rahatsız olduklarına dair bir emare de yok.

NE OLACAK BU MÜZİKBİLİMCİLERİN HALİ?
Bu ve buna benzer meseleleri, mesele edip yazı yazmaya kalktığınızda da iş ve politika dünyası ile içiçe olan basın dünyamızın “aman zülfiyare dokunmayalım, nemize lâzım!!!” hissiyatı ile sizi dizginlemeye çalıştığına tanık olabiliyorsunuz piyasa ekonomisine geçtiğimizden beri. Sonra günlerden bir gün hangi dağda kurt öldüyse Radikal gazetesinde bir yazı çıkıyor. “Müzik Bilimcilerin Üretimsizliği”. Yazan: Serhan Bali. Yazıda bana da laf atılmış. Deniyor ki: “Müzikbilimci Filiz Ali bir zamanlar en fazla yazanlardandı, şimdi ise yazı bağlamında en verimli olabileceği yıllarda düzensiz köşe yazılarıyla yetiniyor.”

Aslında Sedat Ergin Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılıp, gazetenin kültür sayfası “concept” değiştirdiğinden beri arada bir değil, hiç yazmıyorum. Serhan Bali iyi ki de böyle bir tartışmayı açıyor. Böylece bu konuları açıkça konuşmaya başlayabiliriz belki. Ayrıca Bali, hızını alamayıp internetteki bir iletişim grubunda biraz daha yükleniyor müzikbilimcilere. Diyor ki: “Prof’larımıza sesleniyorum! (acaba beni mi kastediyor?) türlü sebeplerden içinizdeki heyecan ölmüş olabilir, ama hiç olmazsa yolun başındaki öğrencilerinizi yayın üretmek ve bilgilerini geniş kitlelerle paylaşmak konusunda özendiriniz, onların potansiyelini değerlendiriniz, onları bu alandaki yayınlara yönlendiriniz.”

Başüstüne Sayın Serhan Bali. Ne var ki tahmin yürüttüğünüz gibi içimdeki heyecan ölmüş değil, sadece yoğun bir tiksinti duygusu ile yazılı, sözlü ve görsel medyayı takibetmekteyim, ve bu panayırın parçası olmayı reddediyorum. 1962 yılından bu yana yazıyorum. Sizin dünyaya gelmenizden on yıl önce bu işe başlamışım demek ki. Gazete ve dergilerde çıkan binlerce yazımın sadece ufak bir kısmını iki kitapta toplamışım, üç tane besteci/yorumcu biyografisi yazmışım, kitap çalışmalarım devam ediyor, yüzlerce öğrenci yetiştirmişim, hâlâ da yetiştirmeye devam ediyorum.

Müzikoloji öğrencilerimin bir kısmı akademik hayatta yükseldiler, doktoralarını yapanlar ve yapmakta olanlar var, kimisi doçent oldu, uluslararası toplantılarda seslerini duyurmaktalar, yayınları var. Şimdi onlar da öğrenci yetiştiriyorlar. Yani kimse yayın üretmeden koltuklarında oturmuyor. Akademik çalışmalar, gündelik gazete ve dergilere tanıtım yazıları yazmak kadar kolay olmadığından, ayrıca bir akademisyenin araştırma çalışmaları kimi zaman yıllar süreceğinden müzikologların üretiminin sizi tatmin etmemesini anlıyorum. Ama dert etmeyin, “âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!”.