17 Haziran 2010 Perşembe

BELA BARTOK’UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST

ROZSİ VENETİANER SZABO
BİRİNCİ BÖLÜM

 
FİLİZ ALİ

Rozsi (Roji)Venetianer Szabo (Sabo)
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Ankara, Nazi Almanya’sından ve Nazilerin etkisi altındaki ülkelerden kaçarak Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınan birbirinden değerli bilim adamları ve sanatçıların yaşadığı kozmopolit bir kentti. Henüz Ankara Üniversitesi’sinin temeli atılmadan kurulan Hukuk Mektebi, Siyasal Bilgiler Okulu (Mülkiye) ve Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne 1935’de Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi eklenmişti. Öte yandan Devlet Konservatuarı, Nümune Hastanesi, Hıfzısıhha Enstitüsü gibi kuruluşların gelişmesinde de bu yabancı konukların paha biçilemeyecek katkıları olmuştu.

1918’de Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden taraflardan biri olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da aynen Osmanlı İmparatorluğu gibi dağılmıştı. Macaristan’da önce kısa bir sosyalist ihtilal yaşanmış, ancak hemen ardından Nicholas Horthy adında Alman dostu bir amiral iktidara gelmişti. Horty rejiminin baskısından kaçan genç Macar mühendis Bela Szabo 1930 yılında İstanbul’a geldi. Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister’de Turkiye’deki ilk işini 1927’de almıştı.

Bela Szabo, Holzmeister’in Boğaz kıyısında, Tarabya’daki mimarlık bürosunda mühendislik tasarımcısı olarak çalışmaya başladı. Holzmeister’e tahsis edilen bina Sümer Palas adında 1. Dünya Savaşı’ndan sonra terkedilmiş bir oteldi. 1894 yılındaki büyük İstanbul depreminden bir yıl önce Summer Palace adıyla inşa edilen bu otel İstanbul’luların deprem dolayısıyla Adalardan çekilip, sayfiye olarak seçtikleri Tarabya semtine yeni bir değer kazandırmıştı. Bela Szabo, anılarında sıcak yaz günlerinde bunalan mimar ve mühendislerin büronun önündeki tahta iskeleden denize atlayarak serinlediklerini hatırlıyordu.

Bela Szabo ve karısı Rozsi Venetianer Szabo’nun hayatı hakkındaki bilgileri 1936 yılında Ankara’da doğan ve Türkiye’den 1948 yılında babasıyla ayrılıp Macaristan’a dönen oğlu Maté Szabo yıllar sonra derleyip toparladı.

BELA SZABO

Bela Szabo, 12 Mart 1904’de Macaristan’da Tuna nehri kıyısında, Budapeşte’ye 65 km uzaklıktaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. 10 yaşındayken 1. Dünya Savaşı çıkmış, savaş bittikten kısa bir süre sonra iktidara Alman dostu Amiral Horthy geçmişti. Bela Szabo, Türkiye’ye geldiğinde 26 yaşındaydı, yeni kurulmakta olan modern Türkiye’nin sanayi hamlelerinde mühendis olarak görev almaktaydı. Turhal Şeker Fabrikası ve Rize Çay Fabrikası inşaatlarında çalışmıştı. 1933 yılında tanınmış Macar Piyanist Rozsi Venetianer ile evlenerek Ankara’ya yerleştiler.

ROZSİ VENETİANER SZABO

Rozsi Venetianer (1909-1975) Macaristan’ın güney batı bölgesindeki Zakany adındaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. Aile adı İtalyanca Venedikli anlamına gelen Veneziano’nun Almancalaştırılmış şekliydi. Çok eskiden Venedik’te yaşamış olan bir Yahudi ailesinin soyundan geliyordu. Büyükbabası “Macar Yahudileri’nin Tarihi” adlı kitabın yazarı olarak tanınan Haham Ludwig Venetianer’di. Hatta İstanbul’daki ilk konserinden sonra Venetianer adını duyan bir grup Ortodoks Yahudi kendisini ziyarete gelip, konserden sonra saygılarını sunmuşlardı. Oysa Rozsi Venetianer’in dinle filan pek ilgisi yoktu.

Benim ilk piyano hocamdı Madam Szabo. Onun Türkiye’ye nasıl geldiğini çocukken hiç merak etmemiştim. Çünkü çocukluğumda çevremizde zaten pek çok Alman, Macar ve Avusturyalı sanatçı ve bilim adamı vardı. Hepsinin Avrupa’daki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındıklarını, kimi Yahudi olduğundan, kiminin ailesinde bir Yahudi bulunduğundan, kiminin karısı ya da kocası Yahudi olduğundan, kiminin de sadece Anti-Nazi olduğundan Avrupa’da iş bulmaları ve yaşamalarının imkansızlaşması dolayısıyla yurtlarını geride bırakmak zorunda kaldıklarını yıllar sonra öğrenmiştik.

2009’da Szabo’ların oğlu, çocukluk arkadaşım Maté Szabo, çocukluk adıyla Matika beni Facebook’da buldu. Birbirimize çocukken çekilmiş fotoğraflarımızı gönderdik. Sonra Matika’nın evindeki eski albümlerde bulduğu konser programları, gazete kupürleri, mektuplar, şiirler teker teker ortaya çıkmaya başladı, birbirimizle anılarımızı paylaşır olduk e-posta ile. Madam Szabo’nun Béla Bartok’un öğrencisi olduğunu biliyordum ama 1936 yılında Halkevleri tarafından Ankara’ya davet edilen Bartok’u evinde ağırladığını ve şehri gezdirdiğini ilk kez böylece öğrenmiş oldum.

BELA BARTOK ANKARA’DA

Ünlü Macar besteci Bela Bartok’un Madam Szabo’ya gönderdiği 17 Ekim 1936 tarihli mektubunun Türkçe çevirisi aşağıdaki gibiydi:

"Sevgili Madam,
Bu mektubu yazmaya başlamadan evvel Ankara’ya taşındığınızı duymuştum. Ankara’ya gelmem kesinleşmeden size yazmak istemedim. Ama şimdi Halkevi tren biletlerimi gönderdiğine göre gelmem kesinleşmiş demektir. İstanbul’a 2 Kasım sabahı saat 7.35’de ulaşacağım. Ankara’ya da 5 Kasım sabahı 9.50’de varacağım. (Prof. Rasonyi’yi lütfen geliş tarih ve saatlerimden haberdar eder misiniz? Ona telefon ettim ve mektup yazdım ama eline zamanında geçmez diye tereddüt ediyorum.)
Bana yardımcı olacağınız için size çok teşekkür ederim. Size konferanslarım sırasında da ihtiyacım olacaktır. Geldiğimde bu konuları konuşuruz. Sizi göreceğim için çok sevinçliyim, görüşene kadar en iyi dileklerimi yolluyorum.
P. S. Biraz Türkçe öğrendim ve bu dilde bazı çok ilginç cümleler söyleyebiliyorum. Örneğin “At deveden çabuk gider!” veya “Kedi, köpekten küçüktür!” gibi, ama ne yazık ki edebiyat dili hakkında pek bilgim yok. Çok uzun kelimeler ve ifadeler kullanıyorlar."

Madam Szabo, Bela Bartok’un Ankara’ya gelişini anılarında şöyle anlatıyordu:
"5 Kasım 1936 sabahı İstanbul’dan gelecek olan treni karşılamak üzere Dil,Tarih ve Coğrafya Fakültesi Macarca Dili ve Edebiyatı Profesörü Laszlo Rasonyi ile Ankara Garı’nda bekliyorduk. Tren 9.50’de gara girdi. Bela Bartok bizi görünce çok sevindi. Büyükelçilikten Bartok’u karşılamaya kimse gelmemişti. Misafir edileceği Büyükelçilik lojmanlarına götürmek üzere sadece bir şoför göndermişlerdi. Konserde heyecanla yerlerimizi aldık. Liszt’in Dance Macabre’ını çaldı. Konserden sonra tebrik etmeye gittiğimde beni Macar Büyükelçisi ile “Madam Szabo benim eski bir öğrencimdir, şimdi Ankara Devlet Konservatuarı’nda hocadır, tanışıyorsunuz değil mi?” diye tanıştırmak istedi. Büyükelçi Mariassy “Ah, tabii tanıyorum!” diye cevap verdi ama kim olduğumun farkında bile değildi. Ertesi gün için üstadı öğle yemeğine evimize davet ettim. Birkaç aylık olan oğlumu tanımasını istiyordum. Onun istediği gibi kaz kızartması ve domates salatası hazırlamıştım. Hanımeli Sokakta oturuyorduk. Bartok tam zamanında geldi. Evimizi pek beğendi, oğlumla oynadı, Bechstein piyanomu beğeniyle inceledi ve” keşke dün akşamki konserde bu piyanoda çalabilseydim” dedi.

Yemekten sonra Madam Szabo ve Prof. Rasonyi ile birlikte Ankara’yı gezerlerken Bartok, yün halılara, tahta oyma eşyalara ve bakır kaplara hayran olmuştu. Bir ara kollarını yukarı kaldırıp “Siz burada çok mutlu olmalısınız...burası cennet, ben artık bizim memlekette kalmak istemiyorum, iş bulsam seve seve yaşarım burada.” diyerek onları şaşırtmıştı. Anlaşılan daha 1936 yılında Macaristan’dan ayrılmayı kafasına koymuştu Bartok, Türk yetkililerle temas etmiş, düşüncelerini açıklamıştı ama bir sonuç alamadı. Madam Szabo, anılarında Bartok’un düşüncelerine yer veriyor ve,

“İnsan hiç bir zaman tam olarak istediklerine ulaşamaz, eğer hayatta asıl amacın gerçekten iyi bir piyanist olmaksa ve bu amacına ulaşmışsan işte asıl mutluluk budur” diyordu Bartok. Onu Büyükelçiliğe bıraktık, birkaç gün sonra hastalandığını öğrendim. İyileşince de hemen Anadolu’ya halk müziği araştırmaları yapmaya gitti. Onu bir daha hiç görmedim."

Cümleleriyle bitiriyordu anılarını. Roszi Szabo Ankara’da verdiği konserlerde hep hocası Bartok’un eserlerini tanıtmaya önem verirdi. Halkevi’nde verdiği bir konserden önce gazetede çıkan yazıdan da onun hocasının eserlerini tanıtmak için özel dikkat gösterdiğini anlayabiliyoruz:

"Çarşamba akşamı Bela Bartok’un muvaffakiyetli bir talebesi Ankara Halkevi’nde bir konser verecek. Ankara Halkevi Ar Şubesi müzik kolu garb musikisinin değerli elemanlarıyla yakından temas imkanını her zaman aramaktadır. Bu defa da, geçenlerde memleketimizi ziyaret eden musiki üstadı Bela Bartok’un yetiştirdiği ve bir çok garb şehirlerinin zevkle muvaffakiyetli konserlerini dinlediği Roszi Szabo’yu Ankara halkına dinletmek imkanı bulmuştur."

İSTANBUL VE ANKARA KONSERLERİ

Rozsi Venetianer, Bartok’un piyano eserlerinin Türkiye’deki ilk yorumcusuydu. Verdiği konserlerin programlarında daima Bach, Mozart, Chopin, Schumann, Brahms, Debussy, Ravel gibi klasiklerin yanında mutlaka Hasan Ferit Alnar ve Ulvi Cemal Erkin gibi genç Türk bestecileri ile Bartok ve Kodaly gibi Macar bestecilerin modern eserleri de olurdu.

Matika’nın gönderdiği belgeler arasındaki bir gazete haberinden Szabo’ların nasıl evlendiklerini de öğreniyorduk. Venetianer’in evlilik haberi 1933’de günlük Macar gazetelerinden birinde şöyle yayınlanmış örneğin:
"Radyodaki konserleri dolayısı ile yakından tanıdığımız Piyanist Rozsi Venetianer, bir Macar mühendisle evlendi. Türk gazetelerinden kendisinin İstanbul’a ayak bastığını ve gelecek ay Türk Radyosunda bir konser vereceğini öğreneniyoruz."

İstanbul Radyosu’ndaki konserle ilgili tarihsiz ve imzasız yazıda da şunlar yazıyor:
"Geçen hafta Salı akşamı Bayan Rozi Venetianer İstanbul Radyosunda çok dikkati çeken bir konser verdi. Programın ilk kısmındaki Bach ve Haydn’ın eserlerini sanatkâr –bilhassa Haydn’da- çok yüksek bir muvaffakiyet göstererek icra ettikten sonra sıra evvelce ilan edilmiş Béla Bartok’un eserlerine geldi.
Bu eserlerden Bay Mesud Cemil kısa fakat etraflı bir söylevle Béla Bartok’u ve şahsiyetini anlatarak bu günkü modern musiki dünyasının en dikkati çeken simalarından birisi olan Macar sanatkârının Türkiye’de ilk defa dinlendiğini, halbuki Bartok’un ruh ve duyuş tarafından bize hiç yabancı olamıyacağını, yeni Macar musikisini hem büyük folklor alimi, hem de büyük sanatkar olarak yaratan bu simayı hemen seveceğimizi söyledi. Bay Mesud Cemil’in sözlerinden sonra Bayan Venetianer, Bartok’un iki piyano eserini cidden büyük bir anlayış ve teknik yüksekliğiyle çaldı. Bayan Venetianer Bartok’un kıymetli bir talebesidir. Bu itibarla üstadın başka eserlerini de kendisinden dinlemeyi isteriz."

Rozsi Venetianer İstanbul Radyosu konserinden sonra Casa d’Italia salonunda Stuttgart operası orkestra şefi Walter Odenheimer ile bir konser veriyor. Daha sonra Tokatlıyan Salonunda başka bir konserin haberi yer alıyor gazetelerde. Böylece daha sonra Madam Szabo olarak tanınacak olan Rozsi Venetianer’in Türkiye’deki piyanistlik kariyeri başlamış oluyor.

Yine tarihi belli olmayan bir gazete -ki bu gazete Köroğlu ya da Son Posta olabilir- kupüründe karı koca Szabo’larla röportaj yapan kişi Rozsi Venetianer’e soruyor: “Madam, nasıl piyanist olduğunuzu lütfen anlatır mısınız?” Rozsi de,
"Ben Macaristan’ın Zakanyi köyünde doğmuşum. Babam oranın doktoru idi ve gayet güzel şarkı söylerdi. Ablam da iyi piyano çalarmış. Piyanoya altı yaşında başladım."
diye anlatmaya başlıyor ve devam ediyor,
"8 yaşında ilk kompozisyonları yapmışım ve bunu herkes beğenmiş. Tabii ben bu zamanları iyi hatırlamıyorum. Fakat 10 yaşında bir noel tatilini geçirmek için babamla Peşte’ye gelmiştik. Misafir olduğumuz otelde konservatuar piyano hocalarından Mösyo Sendi vardı. Benim kendi kompozisyonlarımdan ona bir iki parça çalmışım. O bunları fevkalade beğenmiş. 15 kânunusânide (Ocak) bir konser tertibetti. Orada en zor parçaları çaldım. Bu arada kendi eserlerimi de zorla çaldırdılar. Çılgınca alkışlandım. Ve işte o akşam, hayatta ilk günahımı işledim, gurur duydum. Bu konser bana on yaşında konservatuarın kapılarını açtı. Meşhur piyanist Béla Bartok beni himaye etti, yetiştim, turneler yaptım. Geçen sene evlendik buraya geldim."

Rozsi Venetianer Budapeşte Müzik Akademisi’nde Margit Varro ve Bela Bartok gibi hocalarla çalışarak daha öğrencilik yıllarında verdiği konserlerle adını müzik çevrelerinde duyurmuştu. 1933’de okulu birincilikle bitirdiğinde artık tanınmış bir piyanistti. Liszt, Brahms, Chopin ve Debussy gibi bestecilerin eserlerini büyük bir ustalıkla yorumlayan Venetianer, aynı zamanda hocası Bela Bartok’un ve Kodaly’in eserlerini de her konserinde çalarak yeni Macar müziğini tanıtmaya kararlı bir piyanist olduğunu göstermişti.
Nisan 1934 tarihli Les Annales de Turquie adlı İstanbul’da çıkan bir Fransızca gazetede Vera Gaziadi, yazdığı konser yazısını,

"Genellikle İstanbul’a gelen konser artistleri Chopin ve Liszt gibi bestecilerin kolay alkışlanacak eserlerini alırlar programlarına. Oysa 15 Nisan akşamı Casa d’Italia salonunda bir resital veren genç Macar piyanist Rozsi Venetianer konserine Bach’ın Chaconne’u ile başladı." cümlesiyle açıyor ve şu cümlelerle devam ediyordu,

"Madame Venezianer!... sade, çekingen, utangaç bir genç kız gibi. Uzun bukleli saçların çerçevelediği çocuksu bir yüz, hülyalı bakışlar... Ama piyanoya oturup, dinleyicinin susmasını beklerken kendine güveninin geldiğini, ilk notalarla birlikte tamamen değişik, güçlü, esnek, ama aynı zamanda narin bir karaktere büründüğünü gözlemledik."

Rozsi Venetianer Szabo, Türkiye’de yaşadığı on beş yıl boyunca İstanbul ve Ankara’da çok sayıda resital ve orkestra eşliğinde konser verdi. Macar asıllı kemancı Lico Amar ile Ankara Halkevi’nde, Ankara Devlet Konservatuarı Salonu’nda, Ankara Radyosu’nda, İstanbul’da L’Union Française, Tepebaşı’nda Casa d’Italia ve Galatasaray Lisesi salonlarında oda müziği dağarının başeserlerini, özellikle Beethoven’in bütün keman-piyano sonatlarının Türkiye’deki ilk çalınışlarını gerçekleştirdiler. 1948 yılı Nisan ayında Ankara'da düzenlenen Türk - İngiliz Müzik Festivali, Ankara Devlet Operasının fuayesinde verilen bir oda müziği kon-seri ile açılmıştı. Haber gazetelerde "Açılış konserinde kemancı Lico Anıar ile piyanist Roji Sabo, Ingiliz bestecilerinden Benjamin Britten'in bir süitini ve Eugene Goosens'in sonatını çalmışlardır," diye duyurulmuştu.





İstanbul’da çıkan 11 Eylül 1943 tarihli Fransızca bir gazeteden "Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Profesörlerinden Madam Roji Sabo’nun Tokatliyan Oteli büyük salonunda İstanbul’lu dostları ve müzikseverlerine tümüyle Mozart’ın eserlerinden oluşan bir resital verdiğini..." öğreniyoruz. Yazar, Mozart’ın müziğinin sanıldığından daha zor olduğunu, piyanistlerin resital programlarına onun müziğini koymaktan çekindiklerinden söz ederken, Madam Szabo’nun Mozart’ın müziğini ne kadar ustalıkla ve duyarlıkla yorumladığına dikkat çekiyordu.

Hanımeli Sokak, 1945
Görüldüğü gibi Madam Szabo, hem İstanbul hem de Ankara’da verdiği konserlerle kariyerini Türkiye’de de devam ettiriyordu. Bu arada ders vermeyi de ihmal etmeyen Madam Szabo, İdil Biret’in ilk piyano öğretmeniydi aynı zamanda. Hanımeli sokaktaki evde ve bahçesinde Matika, İdil ve İdil’in annesi Leman Hanımla birlikte çekilmiş fotoğrafları var.
(devamı var....)

11 Haziran 2010 Cuma

Kültür Endüstrisi ve Türkiye


Filiz Ali

Theodor W. Adorno 1940’larda ne demiş?
“Kültür endüstrisi, yapay gereksinimler yaratır. Kapitalist sistem tarafından yaratılan bu yapay gereksinimler, yine kapitalist sistem tarafından doyurulur. İnsanların gerçek gereksinimleri olan özgürlük, kendini ifade gücü ve yaratıcılığı, gerçek yaratıcı mutluluk; yerini yapay mutluluklar ve güdümlü bir yaşam tarzına bırakır.”

Son yirmi yıl içinde geç de olsa Türkiye, bütün Batı dünyasını kapsayan kültür endüstrisinin bütün koşullarına ayak uydurmayı becermiş durumda. Hatta, daha da ileri giderek ülkemize özgü bir doğu/batı/post-modern oryantalizm senteziyle küresel kültür endüstrisine ve kültür emperyalismine hizmet etmekte.
Sanat üretimi kültür endüstrisinin küresel koşullarına ayak uydurmak zorunda. Sanatçı bu koşullara ayak uydurursa başarılı olur, eğer başına buyruk, güdümsüz yaratıcılığı ve yorumculuğu seçerse bir köşede çürür. Yazılı, sözlü ve görsel basın ciddi ve bilimsel sanat eleştirisi yerine, pseudo sanatın ve sanatçının reklamını, tanıtımını ve şişirmesini üstlenir; bu tür sanat ve sanatçının pazarlamasını yapar.

BERAL MADRA NE DİYOR?
Beral Madra, Radikal gazetesinin 10 Haziran 2010 sayısındaki “Kültürel Değerle Başa Çıkamıyoruz” başlıklı yazısında İstanbul’un kültürel değerlerinin nasıl çarçur edildiğine değiniyor ve yazısını “Kültürün neo-liberal ekonomideki yatırım değerini keşfettik ama hem mimari açıdan hem de kurumsallık ve işletme açısından bu yatırımın doğasına uygun bir yenileme/değişim/işletme yapmaya aklımız yetmiyor ve yatmıyor!” sözleriyle bitiriyor.
TÜRKİYE'DE LİBERAL EKONOMİ SANATI BESLEYEBİLİR Mİ?
Aklımızın yetmediği bir başka konu da müzik. Berlin duvarı yıkılana kadar Türkiye’nin evrensel anlamdaki müzik kurumları zar zor da olsa devletçi zihniyetle yönetiliyor, yürütülüyor ve destekleniyordu. Serbest piyasa ekonomisine geçildiğinde, sanatsal ve kültürel altyapısı olmayan iş dünyasının müziğe yatırım yapması beklendi. Hatta Özal döneminin dâhi politikacılarından bazıları Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi ile Senfoni Orkestralarının kapatılıp özel sektör tarafından desteklenerek yaşatılması gibi gerçekleşmesi zinhar imkânsız önerileri ile toplumu bir süre meşgul ettiler.

ÖZEL ORKESTRALAR VERSUS DEVLET!
Bazı banka ve kuruluşlar bu parlak fikirlerden feyz alarak hemen birer orkestra kurdular. İstihdam ettikleri orkestra üyelerinin nerede yetiştiği hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilmiş gibi davrandılar. Sanki bu sanatçılar gökten zembille dünyaya inmiş ve ellerine verilen çalgıları hemen ustalıkla çalmaya başlamışlardı. Yani iş dünyasının aklından müziğin altyapısına katkıda bulunmak henüz geçmiyordu. Ayda bir verilen konserlerle bir orkestranın, gerçek anlamda orkestra olamayacağının da bilincinde olmadıklarından, hiç yatırım yapmadan prestij kazanmanın sarhoşluğu içinde uçmaya başladılar.

AKM'YE NE OLDU?
Ancak, özel sektör opera ve bale kurmanın o kadar kolay olmadığını farkedince işler değişti. Ama devlet açısından işin kolayı vardı. AKM, yenilenecek gerekçesiyle kapatılır, Devlet Opera ve Balesi Kadıköy Belediyesi’nin kendi olanakları ile restore ettiği Süreyya Operası binasına yollanır, orada az masraflı prodüksiyonlarla Almanya’nın her ufak kentinde görülen cinsten bir taşra Opera/Bale kumpanyasına dönüştürülürdü.
Devlet Senfoni Orkestrası, Üsküdar’daki Tekel binasına gönderilir, sonra da kentin Anadolu yakasındaki yetersiz sözde kültür merkezlerinde itiş kakış ortamlarda müzik yapmaları beklenir. 1940’larda Cemal Reşit Rey yönetiminde İstanbul Belediyesi Şehir Orkestrası olarak konserler vermeye başlayan ve 1970’lerden sonra Devlet’e devredilen bu orkestranın elli yıldır her Cuma ve Cumartesi kentin merkezindeki binasında verdiği senfonik konserler geleneği de böylece yıkılmış olur.

KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK!
Macaristan’ın 160 bin nüfuslu Pécs kenti 2010 Avrupa Kültür Başkentleri’nden biri. Operası da, balesi de, orkestraları da, tiyatroları da 2010 yılı için görkemli programları ile arı gibi faaliyette. Öte yandan, nüfusu en iyimser tahminle 15 milyon olan 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un Devlet Opera ve Balesi’ni, Devlet Senfoni Orkestrası’nı, Devlet Tiyatroları’nı barındırabileceği kentin merkezinde bir tek görkemli binası bile olmaması en hafifinden utanç verici bir durum. Üstelik bu durumdan liberal ekonomiyi yönetenlerin rahatsız olduklarına dair bir emare de yok.

NE OLACAK BU MÜZİKBİLİMCİLERİN HALİ?
Bu ve buna benzer meseleleri, mesele edip yazı yazmaya kalktığınızda da iş ve politika dünyası ile içiçe olan basın dünyamızın “aman zülfiyare dokunmayalım, nemize lâzım!!!” hissiyatı ile sizi dizginlemeye çalıştığına tanık olabiliyorsunuz piyasa ekonomisine geçtiğimizden beri. Sonra günlerden bir gün hangi dağda kurt öldüyse Radikal gazetesinde bir yazı çıkıyor. “Müzik Bilimcilerin Üretimsizliği”. Yazan: Serhan Bali. Yazıda bana da laf atılmış. Deniyor ki: “Müzikbilimci Filiz Ali bir zamanlar en fazla yazanlardandı, şimdi ise yazı bağlamında en verimli olabileceği yıllarda düzensiz köşe yazılarıyla yetiniyor.”

Aslında Sedat Ergin Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılıp, gazetenin kültür sayfası “concept” değiştirdiğinden beri arada bir değil, hiç yazmıyorum. Serhan Bali iyi ki de böyle bir tartışmayı açıyor. Böylece bu konuları açıkça konuşmaya başlayabiliriz belki. Ayrıca Bali, hızını alamayıp internetteki bir iletişim grubunda biraz daha yükleniyor müzikbilimcilere. Diyor ki: “Prof’larımıza sesleniyorum! (acaba beni mi kastediyor?) türlü sebeplerden içinizdeki heyecan ölmüş olabilir, ama hiç olmazsa yolun başındaki öğrencilerinizi yayın üretmek ve bilgilerini geniş kitlelerle paylaşmak konusunda özendiriniz, onların potansiyelini değerlendiriniz, onları bu alandaki yayınlara yönlendiriniz.”

Başüstüne Sayın Serhan Bali. Ne var ki tahmin yürüttüğünüz gibi içimdeki heyecan ölmüş değil, sadece yoğun bir tiksinti duygusu ile yazılı, sözlü ve görsel medyayı takibetmekteyim, ve bu panayırın parçası olmayı reddediyorum. 1962 yılından bu yana yazıyorum. Sizin dünyaya gelmenizden on yıl önce bu işe başlamışım demek ki. Gazete ve dergilerde çıkan binlerce yazımın sadece ufak bir kısmını iki kitapta toplamışım, üç tane besteci/yorumcu biyografisi yazmışım, kitap çalışmalarım devam ediyor, yüzlerce öğrenci yetiştirmişim, hâlâ da yetiştirmeye devam ediyorum.

Müzikoloji öğrencilerimin bir kısmı akademik hayatta yükseldiler, doktoralarını yapanlar ve yapmakta olanlar var, kimisi doçent oldu, uluslararası toplantılarda seslerini duyurmaktalar, yayınları var. Şimdi onlar da öğrenci yetiştiriyorlar. Yani kimse yayın üretmeden koltuklarında oturmuyor. Akademik çalışmalar, gündelik gazete ve dergilere tanıtım yazıları yazmak kadar kolay olmadığından, ayrıca bir akademisyenin araştırma çalışmaları kimi zaman yıllar süreceğinden müzikologların üretiminin sizi tatmin etmemesini anlıyorum. Ama dert etmeyin, “âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!”.

30 Mayıs 2010 Pazar

KRZYSZTOF PENDERECKİ


FİLİZ ALİ


1987 yılında o zamanki adıyla Uluslararası İstanbul Festivali’ne gelen Polonyalı besteci Krzysztof Penderecki ile Cumhuriyet gazetesi için bir söyleşi yapmıştım. Söyleşi 26 Haziran 1987 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanmıştı. Yazı bugün de güncelliğini koruyor.
Ağustos 1987 Hilton Oteli
Çağımızın en önemli bestecilerinden Krzysztof Penderecki, Krakow Filarmoni Orkestrası ve Korosu’yla ayağımıza kadar geldi. Her ne kadar Uluslararası İstanbul Festivali yöneticileri ile çağdaş müzikle epey tanışıklığı olan kulunuz bu olayın önemini çeşitli vesilelerle ve her dakika adeta kurulmuş gibi İstanbullu müzikseverlere inandırmaya çalıştıksa da, biletler bir türlü satılmıyordu. Kendi kızım bile mırın kırın etmekteydi. Ama mucizeler ülkesi Türkiye’de üzerine gidildi mi yapılmayacak iş yok. Allem edildi, kallem edildi, çeşitli yöntemlerle konser akşamı Spor ve Sergi Sarayı’nın dörtte üçü doldurulmuştu. Gelen dinleyicinin bir bölümü belki de ne dinleyeceğinin ayırdında değildi başlangıçta, ancak Penderecki’nin Requiem’i bittiğinde koca salon alkışlar ve bravo sesleriyle inlemektedi.

Penderecki ile iki gün üstüste epey ayrıntılı ve eğlenceli geçen konuşmalarımızda Requiem’den çağdaş müziğin bugünkü gelişmelerine, Polonya’nın içinde blunduğu durumdan Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma, müzik dünyasının kulis dedikodularından, Polonezköy’ün kaderine kadar akla gelebilecek her konuda, her taşı kaldırarak sohbet ettik. Penderecki, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi çok iyi konuşuyor. Rahat, kasıntısız, her konuya ince bir espri ile yaklaşan, cin gibi zeki, “ben büyük besteciyim” havalarına hiç girmeyen bir insan.

“Beş bin nüfuslu Debica kasabasında büyüdüm. Babam avukat, dedemse banka memuruydu. Müzikle pek alışverişleri yoktu. Kasabada o zamanlar (besteci 1933’de doğduğuna göre 1930’lardan, 40’lardan söz ediyor) bir orkestra, üç de bando vardı, ama beni en çok kilisedeki müzik etkilemiştir çocukluğumda. Babamın müşterilerinden biri bana bir keman armağan etmeseydi belki müzisyen filan olmayacaktım. Keman gelince ders almaya başladım. Bestecilik merakım da kemanla birlikte gelişti. Bach çalıyorsam Bach gibi, Mozart çalıyorsam Mozart gibi besteler yapardım. Sonra Krakow’a üniversiteye gittim. Felsefe, edebiyat ve mimariye merakım vardı. keman ve teori dersleri almaya Krakow’da da devam ettim. Baktım ki özel dersler yeterli değil, üniversiteyi bırakıp konservatuara girdim. iki yıl konservatuarda, dört yıl da müzik akademisinde okudum.”

-Siz müzikte yeni bir dil yaratan 20. yüzyıl bestecilerindensiniz, yeni dil arayışlarına nasıl girdiniz?

“Aslında biz Polonya’da 1956’ya kadar dünyaya kapalı yaşadık. Dünyada ne olup bitiyor haberimiz bile yoktu. Kilise müziği de yasaktı. Kendi diliizi kendimiz yaratmamız bu bakımdan bir zorunluluktu. Ben ilk kez batıya gitme iznini 1959’da aldım. Bir yarışma kazandım ve cebimde 150 dolarla İtalya’ya gittim, iki ay dolaştım İtalya’yı. Hâlâ müzikten çok mimariyle ilgilenmekteydim. Schönberg, Berg ve Webern’in Viyana Okulu, on-iki ton sistemi ve atonaliteden haberim yoktu. Yani bir bakıma dünyadan haberim olmadan besteciliğe başlamanın yararı da oldu denebilir. Hiçbir yeni akımın etkisinde kalmadan, kendi kişiliğimin özgünlüğünü korudum ve bu sayede yeni bir dil bulabildim.

-Darmstadt ekolü, dolayısıyla Stockhausen ve Boulez’le tanışmanızdan sonra besteciliğinizde herhangi bir değişme oldu mu?

“Besteciler, 1960’lı yıllarda Darmstadt’a Mekke’ye Hacca gider gibi giderlerdi. Ben de aynı duygularla gittim Darmstadt’a. Aa, bir de baktım ki olay hiç de öyle büyütüldüğü gibi değil. Bence müzik sadece yetenekliler tarafından yapılmalı. Boulez, Stockhausen gibi besteciler, müziğin özüne değil yapısına önem veriyorlar. Müzik matematik değildir. Matematikle ilişkisi vardır ama müzikte ses, doku ve biçim önemlidir. Tabii insan gençken her şeyi inkâr etmeye pek meraklıdır. Ben de 1960’lı yıllarda geçmişi inkâr etmiştim. Geçmişler bağlarımı koparmış gibiydim. Şimdi ise geçmiş çok önemli benim için. Eski formları kullanıyorum. Tonaliteye geri döndüğümü söyleyenler ve beni kınayanlar var. Tonalite, devamlı tansiyon demektir. Çözülme ve rahatlama gereklidir müzikte. Tonaliteye değil, sese döndüm diyelim. Yani tek sesle (unison) başlayıp, o sese üçlüsünü, beşlisini, yedilisini, onlusunu, onyedilisini, vb. eklemek, ses örgüsünü dokumak, sesin olanaklarını araştırmak tonaliteye dönmekse, evet döndüm. Şimdi ‘diletant’lar çağında yaşıyoruz. Bestecilerin çoğu da ‘diletant’, yani sadece hevesli. Klasik eğitime önem verilmediğinden, armoni ve kontrpuan eskisi gibi ciddi çalışılmadığındani her hevesli kendini besteci zannediyor. Kötü besteciler ve onların kötü eserleri yüzünden çağdaş müzik sevilmiyor. Kötü bestecilerin iyi ilişkileri, yani ‘connection’ları olabiliyor tabii. İlişkilerle yürüyor kötü bestecilerin kötü kariyerleri.”

-Eskiden de ilişkiler önemli değimiydi bir besteci için?

“İyi ilişkiler daima önemli olmuştur müzikte. Ancak besteci yetenekli ve usta olmak zorundaydı eskiden. Bach, her Pazar günü ayin için bir Kantat yazmak durumundaydı, ustalık ister her hafta bir Kantat yazmak. Şimdi ise öyle bir zorunluluğu yok bestecinin. Herkes bir tek şeyin uzmanı. Kimi başparmak uzmanı örneğin, öteki parmaklardan anlamam diyor. Eskiden besteci her çalgıyı çalmak zorundaydı. Şimdi hiçbir çalgı çalmayan besteciler çoğunlukta.

-Gelelim Requiem’e. Requiem’in öyküsünü anlatır mısınız?

“Requiem, ölüler için duadır biliyorsunuz. 1970’de Gdansk’ta olaylar çıkmış ve işçiler ölmüştü. 1980’de Dayanışma Sendikası, ölen işçilerin anısına bir anıt yaptırdı Gdansk’ta. Lech Walesa bu anıtın açılış töreninde çalınmak üzere benden müzik yazmamı istedi. Lacrymosa böyle bestelendi. Requiem, Lacrymosa’dan doğdu diyebilirim. Eski formları ve yazı tekniklerini kendime göre yorumlayarak uyguladım Requiem’de. Eski bir Polonya halk şarkısını da Cantus Firmus olarak kullandım.”
Penderecki, müzisyenliği, hele besteciliği seçmenin günümüzde büyük özveri istediğini anlatırken de şöyle diyordu:
“Polonya’da bir klarinetle bir otomobil aynı fiyata satılıyor. İkisi arasında seçim yapmak durumunda olan genç, yüzde doksan arabayı tercih ediyor tabii. Artık kasaba bandoları, şehir bandoları da yok.”

29 Mayıs 2010 Cumartesi

SEVDA-CENAP AND MÜZİK VAKFI


FİLİZ ALİ

Sevda ve Cenap And’ın Kavaklıdere’deki evleri 1950’li yılların Ankara’sında çöl ortasında bir vaha idi. Çorak Ankara’nın cılız akasya ağaçları bir türlü büyüyüp caddeleri gölgeleyemezken And’ların bahçesi yemyeşil ağaçları, rengârenk çiçekleri, rüstik mimarisiyle bir İsviçre kır evini andırırdı. Evin sahipleri de sıra dışı insanlardı. Hiç seslerini yükseltmeden konuşan, büyük-küçük, önemli-önemsiz insan ayırımı yapmadan her bireye eşit derecede nazik ve ince davranan eşi menendi görülmemiş insanlardı And’lar. Sevda Hanım, Cumhuriyetin ilk milletvekillerinden Tunalı Hilmi Bey’in kızıydı.

Tunalı Hilmi Bey, 1923 yılında meclisten kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasını isteyen ve tepki almasına rağmen meclis kürsüsünden Hanım Paşa görmek istediğini bildiren kişidir. Böyle bir babanın kızıydı Sevda Hanım. Annesinin İsviçreli olduğunu yıllar sonra öğrendim. Cenap Bey ile İsviçre’de tanışmış ve 1928 yılında evlenmişler. Cenap Bey ise genç Cumhuriyet’in yurt dışında inşaat mühendisliği, ticaret ve iktisat eğitimi gören ilk işadamlarından biriydi. 1929 yılında Sevda Hanımla birlikte Kavaklıdere yamaçlarında satın aldıkları bağlar üzerinde ilk Türk özel şarap üretim tesisini kurdu.

1940’lı yıllarda And’lar müzik sevgilerini aktif bir çabaya dönüştürerek Adnan Saygun’un öncülüğünde kurulan ve ilk üyeleri arasında felsefe profesörü Nurettin Şâzi Kösemihal, piyanist Mithat Fenmen, sanat tarihçisi-yazar- çevirmen Sabahattin Eyüboğlu, eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve kemancı Licco Amar’ın da bulunduğu Ses ve Tel Birliği’ne katıldılar. Birliğin en büyük destekçisi oldular ve en önemlisi evlerini bir müzik mabedi gibi müzisyenlere açtılar.

1950’li yılların en unutulmaz konserlerini bu evde dinlemiş, dünyaca ünlü solist ve orkestra şefleriyle bu evde tanışmış, sohbetler etmiş, Ankara’nın kalburüstü sosyetesi, devlet erkânı ve diplomatlarla birlikte ilk kez Kavaklıdere şaraplarını bu evde tatmıştım. Ankara Devlet Konservatuar’ından mezun olacağım yıl, Sevda Hanım, mezuniyet sınavına iyi bir konser piyanosunda hazırlanmam gerektiğine karar vererek, her gün öğlene kadar salonunu bana tahsis etmişti. İki saat çalıştıktan sonra dinlenme molası vermeme ve bu molada portakal suyu, süt ve büsküi ile beslenmem gerektiğine yine Sevda Hanım karar vermişti. Ne yazık ki Sevda Hanım mezun olduğumu göremeden trajik bir trafik kazasına kurban gitti. Evinin önünden karşıya geçmek isterken ona çarpan bir otomobilin kurbanı oldu.

Eşinin ölümü Cenap Bey’i çok sarsmıştı. Artık müzik tek yaşam nedeniydi. Ölen eşinin adını yaşatmak ve ülkemizde evrensel çok sesli müziğin yaygınlaşması, benimsenmesi ve geliştirilmesi amacıyla 1965 yılında Sevda-Cenap And Müzik Tesisi’ni kurdu. Sevda Hanım’ın ölümünden on yıl sonra eski Milli Eğitim bakanlarından Avni Başman’ın kızı Cevza Başman’la evlenen Cenap Bey, yeni eşiyle müzik sevgisini paylaşabilme mutluluğuna erişmişti. 1973 yılında varlıklarının büyük bir kısmıyla Sevda-Cenap And Müzik Tesisi’ni vakfa dönüştürdüler. Cenap And 1982 yılında ölünce müzik misyonunu devam ettirmek Cevza Hanım’a düştü. Cevza Hanım, gerçekten de eşinin ideallerini geliştirerek Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ni düzenlemeye başladı. Vakfa uluslararası bir nitelik kazandıran Cevza And, vakfın 15. yıl kutlama töreninin düzenlendiği gün olan 6 Aralık 1988’de yaşama veda etti.

Cevza And’ın ölümünden sonra Kavaklıdere Şarapları Anonim Şirketi’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Sevda-Cenap And Vakfı başkanlığı görevini Cevza Hanım’ın kardeşi Mehmet Başman yürütmeye başladı. Vakfın müzik etkinlikleri her geçen yıl daha da yaygınlaşarak devam ediyordu. 1989 yılından başlayarak vakıf, müziğe olağanüstü katkıları olan bir kişiye her yıl Vakıf Onur Ödülü vermeyi kararlaştırdı. İlk altın onur ödülü madalyası 1989 yılında sanat tarihçisi ve müzikbilimci Cevat Memduh Altar’a verildi. 1990’da ödülü ünlü besteci Ahmet Adnan Saygun, 1991’de rahmetli besteci Ulvi Cemal Erkin, 1992’de yine Türk Beşler’inden Necil Kâzım Akses, 1993’de besteci ve eğitimci İlhan Usmanbaş ve 1994’de dünyaca ünlü opera sanatçımız soprano Leyla Gencer aldılar. 1995 ile 2009 arasında Türk Beşleri, Cemal Reşit Rey ve Hasan Ferit Alnar’ın aldıkları ödüllerle tamamlandı. Türkiye’nin ilk konser piyanisti Ferhunde Erkin’e ödül 1999 yılında verildi. İdil Biret’le Suna Kan 1996’da, Ayla Erduran 2006’da, Gülsin Onay 2007 yıllarında ödüllendirildiler. Genç yaşta kaybettiğimiz besteci Ferit Tüzün 2000, orkestra şefi Hikmet Şimşek 2002, bas Ayhan Baran 2004, kardeşi besteci İlhan Baran 2009 ve besteci Nevit Kodallı 1997 yıllarında bu ödüle değer görüldüler. Ödülün 2005 yılında İhsan Doğramacı’ya verilmesi kimileri tarafından eleştirildi. Ancak eğitimciliği tercih edip kendi kariyerini arka plana atan piyanist Kamuran Gündemir’e 2001’de ve uzun yaşamı boyunca büyük bir özveri ile müzik öğretmenleri yetiştiren besteci Faik Canselen’e 2003 yılında ödül verilmesi kadir şinaslık göstergesi olarak herkes tarafından onaylandı. Böylece uluslararası müzik dalında ödül geleneğini başlatan ilk kurum Sevda-Cenap And Vakfı oldu.

Bu yazının bir bölümünü 1995 yılında Esquire dergisinde yayınlamıştım. Yazının son paragrafı şöyleydi: “Öte yandan Sevda-Cenap And Vakfı ile Kavaklıdere Şarapları arasındaki ilişki Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk sanat ve iş dünyası ilişkisi olarak çok öenmlidir. Kavaklıdere Şarapları Anonim Şirketi’nden çok daha büyük şirketlerin sanata, özellikle müziğe neredeyse hiç katkıları olmadığı gerçeğinden yola çıkacak olursak belki de her geçen yıl artan etkinlikleriyle kamuoyunun dikkatini çeken bu vakfın iş dünyasının devlerine de örnek olacağını umut edebiliriz.”

Bugün 1995’teki temennimin bir ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görerek mutlu oluyorum. Örneğin, Borusan Holding gibi bir büyük şirket müziğe yaptığı yatırımlar ile prestij sahibi olabiliyor. Benim de sözünü ettiğim örnek işte böyle bir örnekti. Tabii ki tek bir örnek yeterli değil. Devlet’in üç yıldır el sürmediği AKM binasının akıbeti hakkında bugüne kadar iş dünyasından bir ses çıkmamış olması, bir baskı grubu oluşturulmamış olması henüz iş dünyasının sanata, kültüre ve özellikle müziğe olmazsa olmaz mantığı ile bakamadığının bir göstergesi. İşte bu yüzden altmış yıl öncesi Ankara’da Kavaklıdere’de atılan temelin ne kadar değerli olduğunu tüm müzikseverlerin bilmesinde yarar var.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Cemal Reşit Rey


3 Ekim 1990 Cumhuriyet

Beş yıl önce 7 Ekim 1985 gecesi aramızdan ayrılan Cemal Reşit Rey, çoksesli müzik tarihimizin öncülerinden biri, hele hele İstanbul müzik yaşamının yaratıcısı, itici gücü, beyni ve dinamosuydu.
Cemal Reşit Rey 19 yaşında (1923) İstanbul Belediye başkanı Halit Ziya Uşaklıgil’in çağrısı üzerine Paris’ten İstanbul’a dönerek yeni kurulan İstanbul Belediye Konservatuarı’nda piyano ve kompozisyon dersleri vermeye başladı. 1938’de ünlü piyanist Alfred Cortot’ya eşlik edebilmek amacıyla konservatuar öğretmen ve öğrencilerinden oluşan bir orkestra kurdu ve böylece bugünkü İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın ilk tohumları atılmış oldu. 1941’de İstanbul Belediye Konservatuarı Yaylı Çalgılar Orkestrası’nı kuran Cemal Reşit Rey, 1944’de bu orkestra ile “Konservatuar Konserleri” adı altında düzenli konserler vermeye başladı. 1945’te İstanbul Şehir Orkestrası’nı, 1946’da İstanbul Filarmoni Derneği’ni kurdu.

Sözün kısası Cemal Reşit Rey 44 yaşına geldiğinde Scénes Turques, Bebek Senfonik Şiiri, 1. Piyano Konçertosu, Enstantaneler, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz, 1. Senfoni, Onuncu Yıl Marşı, Yedek Subay Marşı gibi besteleriyle hem klasik hem popüler hem de “milli” bir besteci olduğunu kanıtlamış, yetiştirdiği öğrencilerle pedagoji yeteneğini, orkestra ve filarmoni derneği kurarak girişkenliğini, orkestra şefi ve piyanist olarak da bilfiil müzisyenliğini kanıtlamıştı. Bütün bu saydıklarımız da yetmezmiş gibi 1938-40 yılları arasında Ankara Radyosu Batı Müziği Yayınları Şefliği, 1948-50 yılları arasında da İstanbul Radyosu Müzik Yayınları Şefliği yapan Cemal Reşit Rey’in gençlik ve orta yaşlılık yılları çok parlak geçmişti.

Cemal Bey’in ailesi köklü bir Osmanlı ailesiydi. Babası ve annesini, ailesinin öteki fertlerini anılarında şu sözlerle anlatıyordu Cemal Reşit: “Kudüs’te doğduğum sıralarda (15 Ekim1904) pederim o bölgenin mutasarrıfı idi. Mülkiye Mektebi mezunu olan pederim 14 sene Sultan Hamid’in mabeyn kâtipliğini yapmıştı. Validemin babası Sadrazam Ethem Paşa’nın üçüncü oğlu Mustafa Bey’dir. Ethem Paşa’nın dört oğlu olmuştur. Bunlardan ikisi güzel sanatlarla yakından ilgiliydi. Büyük oğlu meşhur ressam Hamdi Bey’dir (Müzeci Osman Hamdi Bey). Edebiyat-ı Cedide şairlerinden olan pederim Ahmet Reşit’in (H. Nâzım müstear adını kullanırdı) dört çocuğu olmuştur. Bunların hepsi de güzel sanatlara yakından bağlıdır. Validem bizzat çocukluğundan beri gayet güzel piyano çalarmış. Çocukluğunda İstanbul’da Liszt’in bir talebesi olan piyanist Devlet Efendi ile çalıştığını bilirim.”

Cemal Reşit Rey, 1968 yılında geçirdiği kalp krizine kadar besteci, orkestra şefi, piyanist, öğretmen ve İstanbul müzik yaşamının itici gücü olarak çok faaldi. 1947 ile 1968 yılları arasında Atina, Napoli, Roma, Paris, Belgrad, Üsküp, Zagreb, Ljubliana, Madrid, Tel Aviv, Sofya, Bükreş, Varna, Filibe, Floransa, Yaş, Braşov, Viyana, Varşova, Linz gibi sayısız kette eserleri çalındı, orkestralar yönetti ve solist olarak konserler verdi.
Sözün kısası yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da tanınan, değeri tartışılmaz üstünlükte bir müzik insanı, bir büyük kişilikti Cemal Reşit Rey. Ancak her ne hikmetse kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı 1981 yılında, yani 77 yaşına geldiğinde layık görüldü.
Ölümünden dört yıl sonra adı İstanbul Belediyesi tarafından inşa ettirilen konser salonuna verilerek Türkiye’nin bu en İstanbullu bestecisine, İstanbul Belediyesi’ne 1923 yılından başlayarak uzun yıllar hizmet etmiş olan bu müzik gönüllüsüne layık olduğu ilgi yine İstanbul Belediyesi tarafından gösterilmiş oldu.

4 Mayıs 2010 Salı

OPERA DÜNYASININ SON DİVASI LEYLA GENCER DE ÖLÜMLÜYMÜŞ MEĞER…
1928-2008


FİLİZ ALİ

Bazı insanların öleceği hiç aklınıza gelmez. Ne kadar “kendimi iyi hissetmiyorum, hakikaten hiç iyi değilim” de deseler siz hastalığı ya da ölümü yakıştırmazsınız onlara. Zaten en sağlıksız, en halsiz anlarında bile “hadi sahneye çıkıyorsun” dendiğinde birden canlandıklarına, büyük bir titizlikle sahne için hazırlandıklarına, sonunda sahneye adım atar atmaz etraflarına parlak bir enerji halesi yaydıklarına kaç kez tanık olmuşsunuzdur.

İbrahim ve Leyla Gencer'in bu fotoğrafını Kasım 1988 de Milano'daki evlerinde çekmiştim. Leyla Hanım'ın arkasındaki duvarda onun ölümsüzleştirdiği rollerden biri olan Marie Stuart'ın bir tablosu görünüyor.


Leyla Gencer’i bundan yaklaşık 50 küsur yıl önce ilk kez tanıdığımda Ankara Devlet Konservatuarı’nda öğrenciydim. Sınıf arkadaşım piyanist Alp Ulusoy, Leyla Hanımın akrabasıydı. Birlikte Atatürk Bulvarı’ndaki çatı katına çaya gitmiştik. Leyla’nım o zamanın Ankara Operası sanatçılarından hiçbirinin hayatına benzemeyen bir hayat tarzı sürdürüyordu kocası İbrahim Bey’le. İstanbul’dan Ankara operasına gelip, kısa bir süre sonra başroller oynamaya başlaması opera kulislerinde kıskançlık krizlerine ve bol dedikodulara malzeme olmaktaydı. Güzelliği, görgüsü, dil bilmesi, kendini daha o zamanlar bir kraliçe gibi taşıması ve her şeyden önemlisi sahne üzerindeki başarısı onu zamanın opera sanatçılarından ayırıyor, farklı kılıyordu.

Zaten Leyla Gencer’in Ankara Operası macerası 1950-55 arası sadece birkaç yıldır. O, opera sanatının 2. dünya savaşı sonrası yaşanan büyük patlama döneminde, Maria Callas, Renata Tebaldi gibi yıldızların yaratıldığı pırıltılı ortamda İtalya’ya gitmiş ve müthiş bir rekabet dünyasında kendini kabul ettirmişti. Gencer’in opera kariyerine tarafsız bir gözle baktığımızda cesaretine, sebatkârlığına, çalışkanlığına, gururlu duruşuna bir kez daha hayranlık duyarız.

Gencer, opera dağarının yeni ve keşfedilmemiş alanlarına girme riskini göze almasıyla da dikkat çeker. Ses tekniğine birinci derecede önem verir. Sesini bir enstrüman gibi çalıştırdığını, teknik sağlam olmadan doğru ifadeye varılamayacağını her fırsatta tekrar eder. Onun için “sesim yorulur, kısılır, aman tam ses söylemeyeyim” gibi kısıtlamalar geçerli değildir.

Sahne büyüsüne sahip olarak dünyaya gelmiş ender fanilerden biridir Leyla Gencer. Sahnede göründüğü anda seyirciyi avucunun içine alabilen, hem sesini kullanışı, hem kusursuz yorumu hem de yarattığı kişi ile özdeşleşmesi onu aynı zamanda birlikte çalıştığı orkestra şefleri ve rejisörlerin de gözdesi yapar.

Büyük plak firmalarının desteği olmadığından sahne üzerinde yarattığı, canlandırdığı ve seslendirdiği sayısız rolün ses ve görüntü kayıtları hep korsandır. Adı etrafında zaman içersinde gizemli bir efsane oluşur. Korsan kayıtlar kapışılır, dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılan Leyla Gencer hayranları ağı gerçekleşir.

Türkiye müzik dünyasının Leyla Gencer’i kabul etmesi epey gecikmişti. Ona hak ettiği önemi vermemiz ne yazık ki hayatının son dönemine rastladı. Ama o, memleketine hep sadık kaldı, küsmedi, gençlere evini, kucağını açtı, bilgilerini aktarmaktan kaçınmadı. Türk adını dünyada gururla taşıyan ender insanlardan biriydi Leyla Gencer, onu hep hayranlık ve sevgi ile anacağız.

(Bu yazı Leyla Gencer’in ölümünden sonra Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı.)

14 Nisan 2010 Çarşamba

OKTAY DALAYSEL: BAŞKEMANCI, SOLİST VE ÖĞRETMEN





Oktay Dalaysel ve Filiz Ali konser öncesi 1963

FİLİZ ALİ



Oktay Dalaysel, 45 yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın üyesi, 30 yıl da aynı orkestranın başkemancısıydı. “Toplumun genelinin istemediği bir tür müziğe ömrümü vakfettim” diyen Oktay Dalaysel benim sınıf arkadaşımdı. Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuarı’nda parasız yatılı olarak okumaya hak kazanmıştık. O sınıfın en küçüğüydü. Yaşça küçük ve çelimsiz olmasına rağmen içimizden en dirençli o çıktı.

Oktay’ın keman hocası Licco Amar’dı. 19 yaşında Berlin Filarmoni Orkestrası’nın başkemancılığına getirilmiş, 25 yaşında Amar Kuartet’ini kurmuş, Wilhelm Furtwaegler, Paul Hindemith gibi büyük müzisyenlerin yakın arkadaşı olan, 1933’de Hitler Almanya’sından kaçıp 1936’da Türkiye’ye sığınan bir keman virtüözüydü Amar. Oktay, böyle bir hocanın en iyi öğrencilerinden biri olarak mezun oldu konservatuar’dan. Mezun olduktan sonra yine Amar’ın tavsiyesi üzerine Freiburg Yüksek Müzik Okulu’na gitti ve oradan memleketine ustalık derecesi alarak döndü.

Yıllarca orkestra başkemancılığının yükünü omuzlarında taşırken bir yandan da solistlik kariyerini sürdürdü, orkestra eşliğinde konçertolar çaldı, resitaller verdi, oda müziği yaptı. Bunlar da yetmezmiş gibi hem Ankara Devlet Konservatuarı’nda hem de Gazi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde keman dersleri verdi. Dahası, iki kızını da kemancı yetiştirdi.

Eh, “toplumun istemediği bir tür müziğe” bunca hizmet yeter de artar bile demeyin. Çünkü Oktay Dalaysel, bütün bu yaptıklarıyla yetinmedi ve “Keman için Gam Çalışmaları ve Yay Teknikleri” adında bir de keman metodu yazdı.

Şimdi de 1960’lardan 1990’ların sonuna dek yaptığı tüm bant kayıtlarını CD’ye aktarmış ve 6 CD’lik bir Oktay Dalaysel arşiv koleksiyonu oluşturmuş. Her CD’nin de bir “tema”sı var. İlk CD, Vivaldi’den Pablo de Sarasate’ye konser sonu “bis” parçalarından oluşuyor. 2, 3 ve 4. CD’lerde Dalaysel’in 1966 ile 1984 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestraları eşliğinde yorumladığı Viotti, Dvorak ve Mendelssohn Keman Konçertoları ile Lalo’nun İspanyol Senfonisi yer alıyor. 5. CD tümüyle Türk bestecilerine ayrılmış. Burada sanatçı Muammer Sun, İstemihan Taviloğlu, Adnan Saygun, Metin Öğüt, Turgay Erdener ve İlhan Usmanbaş’ın keman eserlerini yorumluyor.

Sonuncu CD’de ise Handel, Paganini, Leclair, Manuel De Falla ve Saint-Saens’ın keman virtüozitesini yücelten eserleri var. Bütün bunlar canlı konser kayıtları. Yani hiçbirinin üzerinde montaj numaraları yapılmamış. Oktay Dalaysel’in nasıl sağlam bir Orta Avrupa keman yorumculuğu ekolünden geldiği gün gibi aşikâr.
Kırk yıllık müzik yaşamını 6 CD’ye sığdırmış Dalaysel. Bu koleksiyon bir Türk müzik emekçisinin kendinden sonra gelen müzik emekçilerine örnek olacak ve onlara cesaret verecek değerde bir armağanı. CD’leri Oktay Dalaysel kendi olanakları ile yapmış. Elde etmek isteyen olursa doğrudan Dalaysel’e başvurmak zorunda. Keşke bir müzik yapım firması akıl etse de bu koleksiyonu ele alıp, dağıtımını yapsa.