9 Şubat 2012 Perşembe

ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ

ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’NİN MAKUS TALİHİ DEĞİŞİYOR MU?
Filiz Ali
Şubat ayının ilk haftası gazetelerde küçük bir haber. “AKM için ihale zamanı.” İşte buna müjde denir. Haberden anlıyoruz ki 31 Mayıs 2008’de boşaltılan AKM’nin restorasyonu için harekete geçiliyor. “Kültür Bakanlığı, AKM’de tadilat, tamirat ve depreme karşı güçlendirme yapmak üzere bu ay içinde ihaleye çıkacak. Restorasyonun ekim ayında başlaması ve en geç 2013 yılı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na tamamlanması öngörülüyor.”muş (Radikal 3 Şubat 2012). Bina aynen korunacakmış, herhangi bir değişiklik yapılmayacakmış. Ha, bir de Kültür Bakanlığı, yakın bir zamanda sponsorla da protokol imzalayacakmış. Sponsor kim acaba? 2008 yılından beri AKM’nin akıbeti hakkında kimbilir kaç yazı yazmış olan ben ve benim gibi içi kan ağlayan Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Tiyatrosu sanatçıları için bundan daha sevindirici bir haber olabilir mi? Belirli aralıklarla en sevdiği oyuncağını kaybedip, sonra da onu çamurlar içinde bulunca deli gibi sevinen yoksul çocuklara döndük hepimiz. 
AKM hikâyesi şöyle başladı. Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte Taksim Meydanı şehrin simge meydanlarından biri oldu. Eski fotoğraflara bakacak olursanız yolu İstanbul’dan geçen herkesin Taksim Anıtı önünde çekilmiş bir fotoğrafını mutlaka görürsünüz. Zaten yakın zamana kadar anıt civarında şip şak fotoğrafçılar dolanır, yerli turistlere, özellikle de askerlere ve ganç çiftlere hemen anıt önünde poz verdirirlerdi. Taksim Meydanına bütün büyük dünya kentlerinde olduğu gibi görkemli bir Opera Binası yapma fikri ilk kez 1930’larda oluşmuştu. Binanın temeli 1946’da İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfü Kırdar zamanında atıldı. Benim gençliğim Taksim Meydanındaki bitmez tükenmez inşaata bakarak geçti. Sonunda bina Atatürk Kültür Merkezi adıyla 1969’da açıldı. Açılmasıyla bir yıl sonra yanması bir oldu. Taksim Meydanındaki onarım inşaatına bakarak hayatımdan bir on yıl daha aktı gitti. Sonunda 1978’de AKM yeniden hizmete girdi. 
Cihat Burak
Ressam, mimar, düşünür, yazar, büyük adam, büyük dost Cihat Burak, mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun AKM’yi yangından sonra tıpkısının aynısı biçimde yeniden inşa etmesi karşısındaki tepkisini o eşsiz hicviyle “Rica ederim hanımefendi, hangi mimara projesinin bire bir maketini yakıp yeniden yapma şansını Allah nasibetmiştir?” diye dillendirmişti. Evet, o günlerde AKM binası yenilenirken hiç olmazsa eski kusurlarının düzeltilmesini arzulayan bir mimarlar, müzisyenler, opera-bale-tiyatro sanatçıları, yani sahneyi kullananlar ile salonları dolduran sanatsever seyirci-dinleyici kitlesi eleştirilerini sıralayıp duruyorlardı. Yenilenen binadaki tuvaletlerde çekilen her sifonun sesinin salondan duyulmaya devam etmesi alay konusuydu. Opera ve orkestra sanatçısı arkadaşlarımız sahnenin belirli noktalarının akustik açısından sağır olduğundan, soyunma ve çalışma odalarının yetersizliğinden şikayetçiydiler. Buna benzer ufak tefek şikayetler daima vardı.
Samih Rıfat

Yangından sonra binanın yeniden açılması çalışmaları sırasında Kültür Bakanlığı isabetli bir kararla Samih Rıfat’ı Atatürk Kültür Merkezi Müdür yardımcılığına getirmişti. Samih, AKM’ye bir dizi değerli insanı çekti. Ekipte Onat Kutlar, Şahin Kaygun, Zeynep Avcı, Ömer Uluç gibi insanlar vardı. O güne kadar yalnızca opera binası gibi düşünülen bu yapıyı büyük bir kültür merkezine dönüştürmek için demokratik eşgüdüm toplantıları yapılıyordu. Bu toplantılara ben de katılıyordum. Projelerimiz uçuşuyordu havalarda. Tabii, güzel niyetlerle ve enerjiyle başlayan her hareket gibi bu yaratıcılık fışkıran çalışma da 12 Eylül darbesi ile sona erdi. Samih Rıfat yöneticilikten alındı, ekip dağıldı, gerçek kültür merkezi projesi de rafa kalktı.

Gerçek kültür merkezi nasıl olmalıydı? Dünyada böyle mekânların örnekleri bini bir paraya. En bilinenlerinden biri olan Londra’daki South Bank Kültür Merkezi ve Royal Festival Hall söz konusu olduğunda akla ilk başta bu mekânın çok amaçlı kullanımı ve günün her saatinde oradan geçen her yaşta insanın katılabileceği çeşitli ücretli ve ücretsiz etkinlikler geliyor. Festival Hall binasına geceleri orkestra konseri, öğle saatlerinde ücretsiz oda müziği, dünya müziği, veya solo resitaller dinlemeye, sergileri gezmeye çoluk çocuk gelenler, kafeteryalardan, pastanelerden ve restorandan yararlanırlar. Bayram günleri burada çocuklar için kukla bile oynatılır. Ayrıca bütün bu etkinlikler öncesinde ve aralarda içki ve ufak  tefek sandviç servisi yapan büfeler de cabası.
Gasteig, Münih
Münih’teki Gasteig Kültür Merkezi bir başka örnek. Yapımı 1985’de tamamlanan Gasteig, bir kültür kompleksi. Önce başta Münich Filarmoni Orkestrası olmak üzere konuk orkestraların konserlerini verdiği 2387 kişilik Filarmoni Salonu çok önemli. Avrupa’nın akustik bakımdan mükemmel salonlarından biri olarak ün yapmış durumda bu salon. Kleiner Konzertsaal, küçük salon ise aynı kaliteyi oda müziği konserleri için tutturuyor. 300 sandalyelik Carl Orff Salonu’nda Tiyatro temsilleri veriliyor. Bir de stüdyo tiyatrosu var, Black Box adında. Binada Richard Strauss Konservatuarı ile yetişkinler için eğitim merkezi var. Zengin kitap ve dergi koleksiyonları ile ünlü Münih Belediye Kitaplığı binaya gelen konuklara ücretsiz okuma alanları sunuyor ve sabah 10’dan akşam 19.00’a kadar hizmet veriyor. Kafeler, lokantalar da cabası.
Lincoln Center, New York
 Tabii kültür merkezleri çeşit çeşit. Örnek vermek gerekirse 2009’da 50. yılını kutlayan New York’taki Lincoln Center karşımızda bütün ihtişamı ile durmakta. Manhattan adasının en işlek yerindeki bu sanat kompleksi bence Taksim Meydanı’na en uygun proje olabilir. Lincoln Center’in temel 3 binası ucu açık bir kare oluşturuyor. Tam karşımızda Metropolitan Operası binası, sağda Avery Fischer Hall konser salonu, solda David H. Koch Tiyatrosu. Binaların tam ortasında havuzlu büyük bir avlu. 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı Mimar Mete Tapan, sanattan kültürden ziyadesiyle anlayan biri olarak 1930’lardan beri yerinde yeller esen Taksim Topçu Kışlası’nı yani var olmayan sanal bir projeyi tescil edeceğine, keşke AKM’yi de içine alan bir Konser Salonu, bir de Tiyatro Salonu kompleksi projesi teklifi verseydi Kültür Bakanlığı’na. 
Böyle bir projeyi ben hayal olarak değil, mutlak düşünülmesi gereken bir ihtiyaç olarak görüyorum. Dünya şehri olduğunu her fırsatta tekrarladığımız, nüfusu 15 milyonu çoktan aşmış sevgili İstanbulumuza ve bu şehirde yaşayıp da doğru dürüst sanata bir türlü ulaşamayan milyonlarca hemşehrimize nefes aldıracak böyle bir güzelliğe kavuşmak hayal olmasa gerek.
Gariptir, İstanbul’un en önemli meydanı Taksim’de bir zamanlar İstanbul Devlet Opera ve Balesi, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve İstanbul Devlet Tiyatroları’nın temsil ve konserlerini halka sundukları sahneler boş dururken, AKM 2008 yılından beri metruk kalakalmışken, Kadıköy Belediyesi kendi olanakları ile şehrin öteki yakasının sanat ve kültür ihtiyacını karşılamak için elinden geleni yapmaya çalışıyor. 
Süreyya Operası
Caddebostan Kültür Merkezi binasına belki estetik açıdan kusurlar bulabilirsiniz ama konser ve tiyatro sahneleri, sergi alanları, kitapçı ve kafeleriyle Kadıköylülerin çok önemli bir eksiğini tamamladığı da gün gibi ortada. Öte yandan, Paris’teki ünlü Champs Elysees Tiyatrosu’nun modeli olan Süreyya Operası sayesinde de İstanbul Devlet Opera ve Balesi sahnesiz kalmaktan kurtuldu. Devletin sahnesiz bıraktığı kendi kurumlarını bir Belediye’nin kurtarması örneği sanırım dünyadaki ilk ve tek örnek olabilir.

20 Aralık 2011 Salı


MÜZİK YARATICILARININ ZAMAN İÇİNDE YOLCULUĞU


Pelin Halkacı Akın
Metin Ülkü
Kasım ayının 11’inde Borusan Müzik Evi’nde kemancı Pelin Halkacı Akın ile piyanist Metin Ülkü, ülkemizdeki 20. yüzyıl çoksesli müzik yaratıcılığına damgasını vurmuş bestecilerimizin bazılarının eserlerinden oluşan bir konser verdiler. Konserin amacı sanatçıların “Yolculuk” adını verdikleri CD’nin tanıtımı idi. CD’nin özelliği, birinci ve ikinci kuşak Türk bestecilerinin keman-piyano için besteledikleri eserlerden önemli bir kesit sunmanın yanında 2011 yılında 90 yaşına giren ikinci kuşak bestecilerimizden İlhan Usmanbaş’ın Keman-Piyano Sonatı’nın ilk kez bu CD ile kayıt altına alınmasıydı.

Emre Senan, Aykut Köksal, İlhan Usmanbaş
Son birkaç yıldır 20. yüzyılın son 20 yılında dünyaya gelmiş olan genç müzisyenlerin Türk bestecilerinin eserlerine bir başka gözle baktıklarını, birinci ve ikinci kuşak bestecilerini yeniden keşfettiklerini, akranları olan bestecilere eser ısmarlamaya başladıklarını görmekteyiz. Sonuçta biliyoruz ki, icracı bestecinin yaratıcı gücünü, besteci de icracının hayal gücünü besler.

Müzik sanatının yaratıcılarının, resim, heykel veya edebiyat sanatlarını yaratanlara kıyasla önemli bir handikapları var. Ressam veya heykeltraşın  kendinden başka icracıya ya da yorumcuya ihtiyacı yoktur örneğin. Eserini  tasarlar, belki bazen çıraklarının yardımı ile yaratır ve bitirir. Edebiyatçı ise, çırağa bile gereksinim duymadan tümüyle kendi başına tamamlar ve okuyucuya sunar yaratısını. Bestecinin durumu ise farklıdır. Onun yarattığı seslerden, ritmlerden, titreşimlerden oluşan eseri, kağıt üzerinde yazılı notalardan okuyarak, anlayarak, hissederek seslendiren icracılara ihtiyacı vardır bestecinin.

Çok eski zamanlardan 20. yüzyıla gelene kadar bestecilerin hemen hepsinin aynı zamanda icracı da olduklarını unutmayalım. Vivaldi’nin ya da Paganini’nin kendi besteledikleri keman konçertolarını, Mozart, Beethoven, Chopin, Liszt, Brahms, Rachmaninof gibi pek çok bestecinin yazdıkları piyano eserlerini, konçertoları, sonatları konserlerinde kendilerinin çalması, eşlik edecek orkestra üyelerini kendileri toparlayıp, yönetmeleri yüzyıllar boyu olağandı.

Operaya gelince: durum farklıydı tabii ki. Kalabalık sahneler, karmaşık sahne trafiği, görkemli dekorlar, pırıltılı kostümler, diktatör ruhlu rejisörler, kaprisli kadın ve erkek şarkıcılarla bestecinin tek başına başa çıkabilmesi beklenemezdi.  Zaten Wagner’in Gesamtkunstwerk yani “total sanat” fikrini uygulaması ile işler iyice zıvanadan çıkmıştı. Wagner’den sonra Gustav Mahler ve Richard Strauss gibileri, kendi orkestra eserlerini yöneten besteciler olarak 19. yüzyıl sonuna hatta, 20. yüzyıl başlarına kadar direndiler. Ancak, 20. yüzyılda, kendi işini kendi gören, yani hem yaratan hem de icra eden besteciler devri bir kaç istisna dışında büyük ölçüde tarihe karışmış oldu.

Dünya 20. yüzyılın ilk yarısında iki büyük topyekûn savaşla altüst olduğunda sanatçının konumu da, toplum içindeki yeri de, önemi de, amacı da altüst olmuştu. Geri dönülemezdi bu dönemeçten. 20. yüzyıl bestecisi ölümleri, katliamlari, yıkımı görmüş, büyük acılar yaşamıştı. Olanlara  isyan ederken, hayal dünyasında, zihninde tatlı melodiler, neşeli dans ritmleri barındırmıyordu 20. yüzyıl bestecisi. O unutmayı yeğliyorsa da bilinç altına yerleşmiş olan yıkım, yarattığı müziği de ister istemez etkisi altına alıyordu. Öte yandan gelişen teknolojiye duyduğu merak ve hayranlıkla yaratıcılığını gitgide bireyselleştirdi, icracıya muhtaç olmadan eserini seslendirme yolları ararken çoğu besteci deneyselliği kendine amaç edindi.

Yüzyıllardır süregelen geleneksel formlar, teoriler, çalgı tekniklerini birer birer parçaladı besteciler. Yepyeni formlar, ya da formsuzluklar, geleneksel çalgıların dışında ses üreten aygıtlar, teknolojik buluşların müzik üretmeye eklenmesi gibi dinleyiciyi şoke eden gelişmeler peşinde koştular. Denemelerini, araştırmalarını, yaratı süreçlerini eskinin üzerine ekleyeceklerine, eskiyi toptan reddetti çoğu.

Batı müzik dünyası yüzlerce yıllık geleneği ile böylesine cebelleşirken, çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyet’inin “müzik tahsil etsinler” diye burs verip Avrupa’ya gönderdiği genç besteciler 1920’lerden başlayarak balıklama atladıkları 20. yüzyıl müzik dünyasının yeni estetiklerine, tekniklerine hızla uyum sağlayıp eserler vermeye başlamışlardı. Doğruyu söylemek gerekirse, son yıllarda çeşitli TV kanallarında ya da yazılı basındaki “köşe”lerde ver yansın edilen, bazen küçümsenen bu 1. kuşak bestecilerimizin eserlerini uzun yıllar boyunca yerli icracılarımız da ne yazık ki ihmal etmişlerdi.

Batı’nın bin yıllık çok seslilik geleneğini bir çırpıda geride bırakıp 20. yüzyıla doğrudan uyum sağlayan bu bestecilerin aslında hiç yabancılık çekmediklerini görürüz. Bagajlarında o bin yıllık geleneğin ağırlığı olmadığından batılı meslektaşlarına oranla daha rahat hareket ettikleri bile söylenebilir. Ancak, onlar da kendilerine sunulan bu olağanüstü ayrıcalığın ilelebet süreceğini sanıp, kendilerinden sonra gelecek olan müzisyenlerin tümünün önünü açacak girişimleri örgütlemeyi akıl etmemişlerdi.

Türk Beşleri diye tarihe geçen Rey, Saygun, Alnar, Erkin ve Akses, aralarında anlaşıp bir Besteciler ve Müzisyenler Birliği kurmayı belki akıllarından geçirdiler ama gerçekleştirmediler. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek teker teker kendi kariyerlerini sağlama almayı tercih ettiler. Birinci kuşağın yararlandığı ayrıcalıkların yıllar geçtikçe azaltıldığını, ikinci ve üçüncü kuşak bestecilerimizin bu ayrıcalıklardan kademe kademe uzaklaştırıldıklarını hep gördük. Hele üçüncü kuşak bestecilerimizden olup, birbirlerinden çok farklı kulvarlarda özgün eserler veren Cengiz Tanç, Muammer Sun ve İlhan Baran bence icracılarımız tarafından en çok ihmal edilenler arasındaydılar. 

Gerçi, öyle anlaşılıyor ki herşeyin bir zamanı var. Bir de bakıyoruz, 21. yüzyıla gelindiğinde gitgide artan sayıda mesleğinde hızla ilerlemiş, yurt içinde ve dışında kendini kanıtlamış icracılarımızın sayıları katlanarak artmakta. Kimi yurt içinde kimi de yurt dışında yaşayan bu müzisyenler, genç, yaşlı, yaşayan, yaşamayan, her cenahtan bestecimizin eserleri arasından seçtiklerini hem daha çok icra ediyorlar hem de çok nitelikli CD’ler yapmaktalar.
Kemancı Pelin Halkacı Akın’ın, piyanist Metin Ülkü ile kaydettiği “Yolculuk” adlı CD de işte bu çalışmalardan sadece biri. CD, Bülent Tarcan’ın 1944-45 yıllarında bestelediği ve kırk yıl sonra 80’li yıllarda yeniden elden geçirdiği keman sonatının Sirto bölümüyle başlıyor. İkinci eser Necil Kâzım Akses’in Poéme’i. Akses, eseri Viyana’da 1930 yılında yazmış. Ardından İlhan Usmanbaş’ın Keman - Piyano Sonatı  geliyor. 1945-48 arasındaki öğrencilik yıllarının ürünü. Sırada Ahmet Adnan Saygun’un kemancılar tarafından en sevilen eseri olan Demet (1955-56) var. Kemancılar Demet’in Horon ve Sepetçioğlu bölümlerini resital programlarında çalmaya bayılırlar. Pelin Halkacı Akın ve Metin Ülkü’nün yorumladıkları son eser Ulvi Cemal Erkin’in Keman ve Piyano için Üç Parça’sı (1929-30). CD’nin kitapçığındaki etraflı eser tanıtımlarını ve yorumları Özkan Manav yazmış. Müzisyen ve müzikseverlerin CD koleksiyonlarında mutlaka bulunması gereken belge niteliğinde üstün nitelikli bir çalışma “Yolculuk”.



9 Aralık 2011 Cuma


MÜZİK EĞİTİMİ HER ÇOCUĞUN HAKKI

Antik çağların ünlü feylesofları Eflatun ve Sokrates’e göre, devlet adamı yetiştirirken öncelik müzik ve spor eğitimine verilmeliydi. Zira “müzik” ruhu, “spor” da bedeni geliştirirdi. Devlet adamı olacak çocuk, bir yandan bedenini geliştirirken, diğer yandan beyniyle ruhunu geliştirecek olan müziği içselleştirecek, güzel konuşmayı, hikaye anlatmayı, hitabeti ve tabii en önemlisi düşünmeyi öğrenecekti. Sokrates ve Eflatun öğretisine sadık kalan insanoğulları yüzyıllar boyunca müzik ve sporun yararını gördüler.

Müzik sadece devlet adamı olsun diye yetiştirelen çocukların değil dünyadaki bütün çocukların ruhlarının beslenmesi için gerekli. Hatta değil “devlet adamı”, hiç bir şekilde “adam” olamayacak koşullarda  yaşayan çocuklar için daha da çok gerekli aslında. Venezuela’da José Antonio Abreu adında bir iktisatçı/müzisyen, “adam” olmaları söz konusu bile edilemeyecek sokak çocukları ile böyle bir “mucize” yakalamış işte. 1975’de yani 36 yıl önce tohumları atılan bu mucizenin sonuçlarını İstanbullu müziksever 2011 Ağustos ayında gözleriyle görüp, kulaklarıyla duyma şansına ulaştılar.

Vaktiyle Caracas sokaklarında uyuşturucu çetelerinin, türlü çeşitli suç şebekelerinin kolaylıkla avladığı yoksul, kimsesiz çocuklara sahip çıkan “El Sistema” kısaca “Sistem”in yaratıcısı Abreu’nun sokaklardan müzikle kurtardığı çocuklar büyümüş ve koskoca bir Senfoni Orkestrasının elemanları olarak dünyayı gezer olmuşlardı. Güney Amerika’nın özgürlük kahramanı Simon Bolivar adı verilmişti bu orkestraya. Orkestranın şefi de vaktiyle Caracas’ın teneke mahallelerinde sefalet içinde yaşamaya çalışan çocuklardan biri olan Gustavo Dudamel idi.

El Sistema’nın bunca başarılı olmasında ve bütün kıtaya hatta dünyaya yayılmasında Abreu’nun iktisatçı/müzisyen kimliğinin yanı sıra devletle kurduğu ilişkilerin isabetli olması da rol oynuyor. El Sistema başından beri Venezuela Kültür veya Eğitim Bakanlığı’na değil Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı. Bugün sadece Venezuela’da 102 Gençlik 55 de Çocuk Orkestrası var. Aşağı yukarı yüz bin genç El Sistema programı kapsamında müzik eğitimi ile suça eğilimli çocuk ve gençleri rehabilite etmekte. Program, Aile, Sağlık ve Spor Bakanlığı denetiminde hizmet veriyor. Hugo Chavez hükumeti yıllardır programın arkasındaki en büyük destek.
1975 yılında ilk kez uygulanmaya başlanan El Sistema’nın yetiştirdiği gençlerin dünya müzik merkezlerine ulaşabilecek seviyeye gelmeleri tam 32 yıl sürmüş. Burada sabır ve kararlılık çok önemli. Bütün dünya ancak 2007 yılında New York’da Carnegie Hall, ve Londra’da BBC Proms konserlerinden sonra bu Venezuela mucizesini öğrenmiş. Uzun lafın kısası öyle “armut piş, ağzıma düş” işi değil bu iş.

Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler Güher & Süher Pekinel ile Sahnede
Gelelim memleketimize. Geçtiğimiz Ekim ayının 11’inde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda özel bir konser vardı. Konserin başlığı Güher ve Süher Pekinel ile Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’di. Pekinellerin 2006 yılından bu yana başlatıp sürdürdükleri üç projeden birinin halk huzurundaki ilk denemesiydi bu konser. Üstün yetenekli çocukların en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü olanağı sağlamak amacıyla 1948 yılında kanun çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2000’li yıllara gelindiğinde üstün yetenekli çocuklarla, müzikle, sanatla, kültürle ilgilenmekten vazgeçmişti. Nüfusu 26 milyon olan Venezuela’da 100.000 yetenekli çocuğa ulaşılabiliyorsa, 70 milyonluk ülkemizde en az 100 yetenekli çocuğun elinden tutulur diye düşünüyor insan.
Bugün üstün yetenekli çocukların doğru yolda eğitilmesinin ne denli önemli olduğunu en iyi bilenler arasında ilk akla gelen isimler Güher ve Süher Pekinel. Çünkü onlar, devletin vaktiyle önayak olduğu ama zaman içinde vazgeçtiği müzik eğitimi seferberliğine üç farklı ama birbirini tamamlayan proje ile başlamış durumdalar. Dördüncü proje de yolda. Bu yazıda ilk iki projeden söz etmek istiyorum.

Filmi geriye saracak olursak, Pekineller’in bu serüvene Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi’nden 2006 yılında aldıkları bir davet üzerine başladıklarını görüyoruz. Türkiye’nin her köşesinden seçilmiş üstün yetenekli çocukların eğitildiği Tevitöl öğrencilerinden çok etkilenen Pekineller, okulda bir müzik bölümü açmaya karar verdiler. Burada önemli olan Pekineller’in bölümün hem yönetimi hem de finansmanını üstlenmeleriydi. Verdikleri konserlerin gelirlerini bu projeye aktardılar. Öğrencilerin bu yeni yönetim anlayışı ile kısa zamanda elde ettikleri başarı düzeyi okul yönetimini de projeye kaynak sağlamaya yöneltti ve bölüm MEB müfredatı kapsamına alındı. Pekineller, kendi dünya çapında kariyerleri konusundaki titizliği hem müzik okulunun öğretmenlerinin seçiminde, hem de eğitimin sürekli denetiminde uyguladıklarından sonuç çok şaşırtıcı oldu. 4.5 yıl içinde 200 çocuk konser verebilecek düzeyde bir veya birkaç müzik aleti çalabilmeyi öğrendiler.

Pekineller’in ikinci projesi “G&S Pekinel Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler” burs programıydı. Projenin ana sponsoru Onduline Avrasya desteğiyle ülkenin bütün konservatuarlarında okuyan gençler arasında bir seçim yapıldı. Maksat, seçimi yapan jürinin seçtiği on genci dünyanın önde gelen müzisyen ve pedagogları ile buluşturmaktı. 1948 yılında İdil Biret’in Nadia Boulanger, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff gibi büyük müzisyenlerle buluşmasını hedefleyen “Harika Çocuklar Kanunu”nun sağladığı olanakları bugün Venezuela örneğinin tersine devlet değil özel sektör üstlenmek zorunda gözüküyor. Özetlemek gerekirse devletimizin 60 yıl önce şaşırtıcı bir ileri görüşle sorumluluğunu üstlendiği çocukları bugün şahıslar veya kurumlar desteklemek durumunda.

Yetenekler bir arada
11 Ekim 2011 akşamı Pekineller ve bir jüri tarafından seçilmiş olan, Onduline Avrasya’nın desteklediği 10 genç müzisyen tanıdık Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Dünyaya açılan bu genç yetenekler sırasıyla Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu Viyolonselist Dorukhan Doruk, ki Köln Yüksek Müzik Okulu’nda şimdi. Bilkent’ten Piyanist Yunus Tuncalı, Brüksel Koninklijk Konservatuarı’na devam ediyor. Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Viyolonselist Yusuf Çelik, Bremen Yüksek Müzik Okulu’nda Alexander Baillie’nin öğrencisi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Piyanist Eren Aydoğan, eğitimine Tel Aviv’de Mehta-Buchanan Müzik Okulu’nda devam ediyor. Kemancı Kıvanç Tire, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu. Şimdi Leipzig’de Mendelssohn-Bartholdy Yüksek Müzik Okulu’nda okuyor.

İki de klarinet sanatçımız var. Ege Banaz, İzmirli. 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun. Paris’teki Edgar Varése Konservatuarı’na kabul edilmiş. İkinci klarinetçimiz Yağızcan Keskin de İzmirli. O da 9 Eylül Ü. D. K.’da Ender Gülenler’in klarinet sınıfında yetişmiş. O da Paris’te şimdi. Seçilen yeteneklerin en genci 1997 Ankara doğumlu kemancı Elvin Hoxha. Babası da müzisyen Elvin’in. Elvin eğitimini Bilkent Üniv. Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’nda sürdürürken bir yandan da  aldığı bursla Zürich Yüksek Müzik Okulu’nda ünlü keman Profesörü Zakhar Bron ile çalışmakta. 1996’da Adana’da doğan Veriko Tchumburidze ise hem Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 9. sınıfta annesi Lili Tchumburidze ile çalışmaya devam ediyor hem de Viyana Yüksek Müzik Okulu’nda ders veren dünyaca ünlü keman pedagogu Profesör Dora Schwarzberg’den ders alıyor.

12 Ekim’de Ankara’da Bilkent’te, 13 Ekim’de de İzmir’de Sabancı Kültür Merkezi’nde tekrarlanan bu konserlerde kendilerine yapılan yatırımı son kuruşuna kadar hakkettiklerini gördüğümüz bu genç yeteneklerin en iyi koşullarda eğitilmelerini sağlayan hayırseverlere bravo.
















26 Kasım 2011 Cumartesi

Venezuela Gecekondularının Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası

Simon Bolivar Gençlik Orkestrası
“El Sistema”, başının üzerinde doğru dürüst damı, sofrasında ekmeği, ayağında pabucu olmayan, sefalet, suç ve uyuşturucu batağından başka bir geleceğin ufukta görünmediği gecekondu çocuklarını müzikle kurtarmak amacıyla 1975 yılında Venezuela’nın Caracas kentinde başlatılıp bütün ülkeye yayılan idealist bir müzik eğitimi programı. “Sistem”in yaratıcıları toplumun sadece üst-orta sınıfının çocuklarının keman çalabileceği efsanesini yıkmayı başarmışlar. 
José Antonio Abreu
Amatör müzisyen ve iktisatçı José Antonio Abreu tarafından başlatılan “El Sistema” programı, gecekondu çocuklarının ellerine orkestra çalgıları vermekle kalmıyor, onların okula gidebilmeleri için gerekli olan burs ve yol parasını da sağlıyor. Küçük yaştan itibaren şiddet ortamında yaşamaktan başka bir dünya bilmeyen bu çocuklar, teneke mahallerinden çıkıp okullarının kapısından içeri girdiklerinde bir müzik aleti çalarak bambaşka bir dünyaya adım atıyorlar. Venezuela’da yaşayan yarım milyona yakın yoksul çocuk haftanın altı günü saat 14.00’den 18.00’e kadar normal okullarında klasik müzik dersi görüyorlar. “Sistem” anaokulu yaşındaki çocukları birlikte şarkı söyleyerek, çalgı çalarak, dans ederek, resim yaparak müzik dünyasına yöneltiyor. Kimisi dört yaşında keman çalmayı öğrenmeye başlıyor, kimisi ağzında emziğiyle gelip toplu derslere katılıyor. Yaşları büyüdükçe üfleme veya vurmalı çalgılara da yöneltiliyorlar. Trompetiyle veya klarinetiyle “Daha dün annemizin kollarında yaşarken...” şarkısını çalmaya çalışan ufaklık belki akşam teneke mahallesine döndüğünde sofrada ekmek bile bulamayacak ama onu bekleyen parlak bir gelecek olmasının umuduyla yaşayacak.
“Sistem”in bir özelliği de müzik öğrenmenin kollektif bir uğraş olarak algılanması. Çocuklar arasındaki masum rekabet engellenmese de asıl amaç birlikte müzik yaparak takım ruhunun canlı tutulması. Burada amaç en iyi olmak değil, yapabildiğinin en iyisini yapmak ve takımın başarısı için çalışmak.
“El Sistema”, 1975’den bu yana Venezuela toplumunun en alt kademelerinden yetişip dünya çapında müzisyen yetiştiren bir proje olarak Kuzey Amerika ve Avrupa müzik çevrelerinin de ilgisini çekmiş durumda. İlk konserini 11 genç ile 1975 yılında veren Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası, 2006’dan bu yana Edinburgh Festivali, Londra Prom’s Konserleri, Lucerne Festivali, New York/Carnegie Hall’da verdiği konserlerle müzik dünyasında müthiş enerji yüklü bir fırtına estirmiş durumda.


Gustavo Dudamel
 “Sistem”in yetiştirdiği orkestra şefi Gustavo Dudamel, 1981’de doğmuş. 11 yaşında keman çalmaya başlamış, 19 yaşından beri bu orkestrayı yönetmekte. Orkestranın konserlerinin programı Mahler’le başlayıp, Salsa ile bittiğinde hem orkestra üyelerinin hem de dinleyicinin ayağa kalkıp dans ettikleri bir ortam. Enerjisi, neşesi, yeteneği ile ciddi müzik çevrelerinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyen Dudamel, 2009’dan itibaren Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın müzik direktörü ama Simon Bolivar Gençlik Orkestrasını hiç terketmeyecek. 


Gustavo Dudamel
 Orkestra’nın Edinburgh Festivali’nde verdiği konserlerden sonra İskoçya Sanat Konseyi, İskoçya’nın yoksul mahallelerinde, Venezuela’nın “Sistem” projesini uygulamaya karar vermiş. Böylece Latin Amerika ülkelerinin bir zamanlar en yoksullarını barındıran Venezuela’da yaratılan bu müzik projesinin, Avrupa’nın sözde refah içindeki bir bölgesinde yaşayan gençleri kurtarmak için benimsenmesi konusunda “kıssadan hisse” çıkarabiliriz diye umuyorum.

18 Ekim 2011 Salı

İSTANBUL’U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI



İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı olmuş, bir o kadar da eleştiriye çanak tutmuştu. Aradan zaman geçti, sular duruldu. Yeniden geçmişe doğru bir göz atmakta yarar var. Güncel sanatlar arasında hep üvey evlat gibi köşeye itilen güncel müzik nasıl temsil edildi 2010 Avrupa Başkenti İstanbul’da. Görkemli konserler düzenlendi ama bu konserlerde güncel müziğimiz ne kadar temsil edildi? Yoksa müzikte çağdaşlığı bir türlü kabul edemeyenlerin manasız, bilgiye muhtaç, ön yargılı polemikleriyle yerin dibine mi batırıldı? “Güncel sanatta” bu denli cesur, atak ve şoke edici eserlerin yaratılmasına hiç itirazı olmayan sanatsever aydınlarımız neden iş “güncel müziğe” gelince yüzlerini buruşturarak itiraz etmeyi kendilerinde hak gördüler hep?

Aslında güncel sanatın alıcısı ve bir piyasası var ondan mı acaba? Oysa güncel müziği ne kadar allayıp, pullasanız yine de pek alıcısı çıkmıyor. Fazıl Say’ın basında sürpriz çıkışlarla, polemiklerle yer almasını bu nedenden anlıyorum. Zira onun bu çıkışları olmasa bestelediği müziğe ilgi çekmesi hiç de kolay olmayacak. Fazıl Say, hiç olmazsa tanınmış bir piyanist olmasının avantajı ile eserlerini hem yurt içinde hem de yurt dışında belirli sıklıkla duyurabiliyor. Halbuki, güncel müzik dünyamızın içine hapsolmuş çok sayıda bestecimizin eserlerini duyurma olasılığı çok sınırlı. Ancak, işte bu noktada İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi güncel müziğe gönül vermiş müzisyenlerin bazılarına çarpıcı projeler yaratmak üzere ilham verdi. Edebiyat ve müziği birbirlerine yakınlaştıran şiirin ve şairin ilhamıydı bu. Orhan Veli’nin,

İstanbul’u dinliyorum. Gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

şiiri hem arpist Şirin Pancaroğlu’nun İstanbul’un Ses Telleri, hem de piyanist Seda Röder’in Listening to Istanbul başlıklı CD albümlerinin ilham perisiydi.

Duymak, dinlemek, ama asıl ses, müziğin temeli. Bir zamanlar duymaya alışık olduğumuz sesler, mesela Orhan Veli’nin şiirindeki sucunun ya da yoğurtçunun çıngırak sesi çıktı artık hayatımızdan. Sandalların küreklerinin boğazın sularına batıp çıkarken oluşturdukları şıpırtılı sesler, ya da sahile vuran dalgaların sesi de çoktan tarihe karıştı. Bülbül sesi duyan var mı İstanbul’da? Orhan Veli’nin dinlediği ve duyduğu İstanbul romantik ve nostaljik bir geçmişe ait. Bugünün sesleri ise farklı. Milyonlarca insanın sürekli devinim halinde olduğu, makinaların, arabaların, motorların, gemilerin, uçakların, helikopterlerin susmamacasına sürekli ses ürettiği, ses yükselticilerin birbirleriyle yarışırcasına çığırttığı kakafonik müziklerin sokakları, caddeleri işgal ettiği bir büyük metropol İstanbul. Böyle kakafonik bir kentte doğan ve yaşayan güncel müzik yaratıcısının geçmiş yüzyılların özlemiyle kaybedecek, oyalanacak zamanı yok. Bugünün bestecisinin hayatında tatlı melodilerin duyulduğu dingin bir İstanbul yerine binlerce güzel ve çirkin sesin üretildiği uçsuz bucaksız bir megapolün sesleri var. Çoğu 1970’ler ve sonrasında dünyaya gelmiş bestecilerin eserlerini bir araya getirip yorumlayan piyanist Seda (Sesigüzel) Röder de onların dünyasının yabancısı değil.

Seda Röder, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduktan sonra Salzburg Mozarteum’da eğitimine devam etmiş, ardından Münih Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde ünlü Beethoven ve Brahms yorumcusu Gerhard Oppitz ile çalışmış; çalışmalarının ardından kazandığı başarıları çeşitli burslar ve ödüllerle değerlendirilmiş bir piyanist. Son zamanlarda Harvard Üniversitesi Müzik Bölümü’nde çalışmakta. Asıl derdi “Güncel Müzik’in” daha çok dinleyiciye ulaşmasını sağlamak. www.newmusicistanbul.com sitesinde bu uğurdaki çalışmalarını yaymakta Seda Röder.

Seda Röder’in Listening to Istanbul adlı CD’sinde yer alan eserlerin hemen hepsinin ortak noktası piyanonun alışık olduğumuz tekniklerinin dışına kayan çalma becerilerine yönelmiş, öte yandan piyanodan yine duymaya alışık olmadığımız tını, titreşim, yankılanma arayışlarına girmiş olmaları. CD’nin ilk bestecisi Tolga Tüzün, temel olarak ele aldığı bir Süryani ilahi melodisini soyutlayarak ve bu soyutlanmış melodiden çıkardığı binbir çeşit doğaçlamaya yönelik hareket ile dikkati çekiyor. Tolga Tüzün 40 yaşında bugün. Genç sayılır. İTÜ MİAM’daki çalışmalarının ardından dünyadaki güncel müzik hareketlerini Columbia Üniversitesi’nde Tristan Murail, Paris’te Philippe Leroux gibi ustalarla çalışarak pekiştirmiş.

Along the Wall “Duvar Boyunca” adlı, şeytani virtüoziteye dayanan solo piyano eserinin bestecisi Zeynep Gedizlioğlu daha genç bir besteci. MSGSÜ Devlet Konservatuarı’nı bitirdikten sonra kapağı Almanya’ya atmış, orada Almanya’nın önemli güncel bestecilerinden Wolfgang Rihm gibi ustaların sınıflarından yetişerek yarattığı eserlerle çeşitli festivallere katılmakta. Zeynep, artık tanınan ve kendisine eser ısmarlanan bir besteci yurt dışında. Şu sıralarda Paris’teki IRCAM müzik araştırma merkezinde elektro-akustik müzik üzerine çalışıyor.

CD’nin en genç bestecisi Turgut Erçetin. Zamanın Katmanları Arasında Sürüklenme diye Türkçeye çevirebileceğimiz Drifting Through the Layers of Time adlı eserinde besteci, piyanistin piyanonun telleri arasında ıslık çalmasını, bir yandan da Alman Şair Rainer Maria Rilke’nin bir şiirini fısıldamasını istiyor. E-Bow denen ufak bir gereç piyanoya yaklaştırıldığında ise seslerin titreşiminin ve tınısının uzaması sağlanıyor. Erçetin’in piyano ses dünyasını kullanış biçimi şaşırtıcı ve düşündürücü. Genç besteci şu sıralarda bir yandan Stanford Üniversitesi’nde tanınmış İngiliz bestecisi Brian Ferneyhough ile çalışıyor, bir yandan da bilgisayar müziği ve akustik araştırmalarına devam ediyor.

Murat Yakın, Turgut Erçetin gibi İTÜ MİAM ‘da yetişmiş önce. Pieter Snapper, Kamran İnce, Reuben De Lautour ve Hasan Uçarsu gibi ustalarla çalışmış. Şimdilerde Başkent Üniversitesinde bestecilik dersleri veriyor. Lacrymae adını verdiği eserinde piyanonun telleri dahil her tarafından çıkabilen sesleri canlı-elektronik seslerle destekliyor, büyütüyor, renklendiriyor.

Tolga Yayalar’ın eserinin adı Temporal Gardens. Acaba Zamansal Bahçeler diye mi çevirsek Türkçeye? Şu sıralarda Bilkent Üniversitesi öğretim görevlisi olan Tolga Yayalar, Berklee Müzik Koleji’nde Caz müziği eğitimi almış, Harvard Üniversitesi bestecilik bölümünden de bestecilik doktorası var. Çok sayıda ödül sahibi. Bagajı hayli ağır anlaşılan. Eserini açıklarken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinden, zaman ögesinin değişgenliğinden dem vuruyor besteci. Bana sorarsanız ses dünyası fazla kalabalık, üstelik kalabalığın çoğu da tanıdık.
Gelelim CD’nin son eseri olan Movement 6, yani Altıncı Bölüm’e. Bestecisi Özkan Manav. Manav, her eserinde olduğu gibi dinleyeni meraklandırmayı iyi biliyor. Burada bizi 19. yüzyıl İstanbul’una, Hacı Arif Bey’in ses dünyasına taşıyor besteci. Piyanodan mikrotonal sesler elde edebilmek, Uşşak, Neva, Hüzzam gibi makamları aslına uyguna yakın duyurabilmek için çalgının tiz seslerinin akordu ile oynamayı ön görüyor. Eser, dinleyeni geçmişin dingin, tefekkür alemine doğru bir gezintiye götürmekte.

Kuşağının en verimli bestecilerinden biri sayılan Manav’ın da pek çok ödülü var ve eserleri hem yurt dışında hem de yurt içinde seslendirilen şanslı bestecilerimizden biri.

Son söz olarak, Güncel Sanatlarla ilgilenen, uğraşan tüm sanatçıları ve sanatseverleri Seda Röder’in yarattığı bu olağanüstü CD’deki bütün güncel bestecilerimizi tanımaya, dinlemeye ve anlamaya davet ediyorum.









15 Eylül 2011 Perşembe

İDİL BİRET ARŞİVİ VE BEETHOVEN PROJESİ


Üne, ünlülüğe ve ünlülere tapınma yüzyıllardır alışageldiğimiz bütün sanatsal değerleri altüst eden, yozlaştıran, önemsizleştiren, sıradanlaştıran bir 21. yüzyıl fenomeni. “Baş ol da istersen soğan başı ol” özdeyişimize uygun biçimde “Ünlü ol da neyin ünlüsü olursan ol” aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Mesleğinin ne olduğu bilinmeyen, yeteneği, becerileri var mı yok mu belirsiz bir “İkoncan ol” istersen, ününden geçilmesin. Servetini hangi yollarla kazandığı şüpheli ama “ünlü iş adamının” sevgilisi olursan hayattaki amacına ulaşmış sayılırsın mesela. Öte yandan görsel medyanın yarattığı “ünlü sanatçılar” var. Kimi “ünlü” ne idüğü belirsiz bir tür müziğin duayeni, kimi “ünlü” sahnelerin divası, kimi henüz civciv ama kanal kanal gezerken yolda birden “ün”leniveriyor.

Kempff, Biret, Keilberth
 İdil Biret, dünyadaki bu yeni ünlülerden biri değil. O, üç yaşından beri dikkatleri üzerinde toplayan, hayatı boyunca klasik müzik dünyasının hayranlığını, saygısını kazanmasına rağmen hiç istifini bozmadan “olduğu gibi olmayı” başaran bir yeni zaman fenomeni. Ailesinin üstün yeteneğini fark ettiği şanslı çocuklardan biri. Eğitimini eğil ellerde almasını sağlayan özel yasa sayesinde devam eden şansını boşa çıkarmayan, yirminci yüzyılın ermiş hocalarının hepsinden başka özellikler kapan, başka sırlar öğrenen, daha 16 yaşındayken konser turnelerine çıkarak dünyayı tanıyan ve dünyanın da onu tanımasını normal karşılayan bir çocuk.

Kariyerinin başlangıcındaki bir olay onun kişisel özelliklerini bütün açıklığıyla ortaya koyar. 21 Kasım 1963 günü Birleşik Amerika’daki “debut” yani ilk konserini Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde verecektir. Orkestrayı Erich Leinsdorf yönetmektedir. İdil, Rachmaninof’un hem teknik hem de müzikal açıdan en zor konçertosu sayılan 3. Piyano Konçertosunu yorumlayacaktır. 21 Kasım doğum tarihidir İdil’in. 22 yaşına girecektir o gün. Orkestra provada “Happy Birthday” müziğini çalar. Her şey çok güzeldir. Konser saati geldiğinde İdil bir tuhaflık sezer. Şef Leinsdorf bir ara kireç gibi yüzle kapıdan başını uzatır, bir şeyler söylemek ister gibidir, sonra vazgeçer, gider. Dakikalarca süren gerilimden sonra esrar çözülür, İdil’in babası odaya gelerek Başkan Kennedy’nin öldürüldüğünü ve orkestra yönetiminin konsere devam edip etmemeye karar veremediğini anlatır. Uzun bir bekleyişten sonra Boston Senfoni Orkestrası Vakfının Yönetim Kurulu Başkanı Henry B. Cabot sahneye çıkar, sesi titreyerek kendi babası öldüğü gün Boston Senfoni Orkestrası’nın konserine büyük üzüntüsüne rağmen yine de geldiğini ve müziğin teselli edici gücüne inandığını söyler ve seyirciye konsere devam etme kararı aldıklarını açıklar.

İdil Biret, yıllar sonra “Herkesin morali çok kötüydü ama yine de çaldık. Benim Birleşik Amerika’daki ilk konserim için trajik bir başlangıç oldu” der. 2000 yılında Boston Globe gazetesi müzik yazarı Richard Dyer, o günü dün gibi hatırladığına değindiği yazısında Boston Senfoni Orkestrası’nın bu olağandışı konserinden söz ediyordu. Dyer, konserin, Kennedy’nin ölümü dolayısıyla Beethoven’in 3 numaralı Eroica Senfonisi’nin “Cenaze Marşı” bölümü ile başladığını; ardından 22 yaşındaki genç piyanist İdil Biret’in konçertoyu büyük bir olgunlukla, piyanistik ateşini alev alev yansıtarak yorumladığını anlatıyordu.

Aradan yıllar geçti. İdil Biret, kendi kulvarında ilerlemeye devam ederken, bazı başka piyanistlerin hedef değiştirip popülerlik kulvarına kaydıklarını gördü. O istifini hiç bozmadan inandığı ustaların, inandığı bestecilerin yolunda kendini geliştirmeye devam etti. İdil Biret, gerçek piyanistler arasındaki sessiz ama ortak uzlaşma ile saygınlığına saygınlık kattı. Hem birinci sınıf konser kariyerine devam etti hem de ondan konser isteyen memleketlilerine hiç gocunmadan her koşula ayak uydurarak yanıt vermeye çalıştı. Dünya çapında piyano yarışmalarının jürilerine çağrıldı. Jürilerin politik ortamlarında adaletli duruşundan hiç ödün vermedi.

İdil Biret, piyanistler dünyasında olağanüstü repertuarı ile de tanınıyordu. Tanrı vergisi üstün yeteneği onun piyano edebiyatının neredeyse tüm eserlerini belleğine kaydetmesini sağlamıştı. 1960’lı yıllardan itibaren plak kayıtlarına başladı. Finnadar/Atlantic, EMI, Decca ve Vega firmaları için kaydettiği sayısız eser bugün İdil Biret diskografisinin ilk yıllarını açıklıyor. 1980’lerden itibaren Naxos firması ile başlayan beraberliğinin ilk yıllarında Biret, Liszt, Çaykovski, Ravel, Saint-Saens, Schumann, Grieg, Franck ve Massenet’in bütün piyano konçertolarına ek olarak Piérre Boulez’in 3 Sonatı’nı, György Ligeti’nin Etude’lerini, son olarak da Berlioz’un Senfoni Fantastik ve Harold in Italy’sinin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarını kaydetmişti. Naxos firması ile başladığı ikinci projede İdil Biret, Brahms, Chopin ve Rachmaninof’un bütün piyano eserlerini kaydetti. Böyle büyük işlere benim diyen her piyanistin kalkışmadığını biliyoruz. Zaten Chopin’in bütün eserlerini kaydetme cesaretini gösteren bir İdil Biret var bu dünyada bir de Vladimir Ashkenazy.

Ancak asıl büyük proje daha yeni bitti. 22 yıllık bir süreç bu. Bu süreç içinde İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel İdil Biret Arşivi IBA markası altında İdil’in daha önce yapılmış bütün kayıtlarını toplamaya başladı. Öte yandan dev Beethoven projesinin ilk adımları 1985 yılında atılmış oldu. 1985 ve 86 yılları boyunca İdil Biret, Beethoven’in Liszt tarafından piyanoya uyarlanan dokuz senfonisini EMI firması için kaydetti. Kayıtlar Brüksel yakınındaki Chamont’da bulunan St. Bavon Kilisesi’nde yapıldı. Altı plaklık bir kutu olarak Liszt’in 100. ölüm yılı 1986’da piyasaya çıkan Beethoven/Liszt Senfoniler müzik dünyasında büyük yankı yaptı. 1986 Montpellier Festivali’nde İdil, bütün senfonileri dört ayrı akşam verdiği resitallerde yorumladı. Konserler Fransız Ulusal Radyosu tarafından naklen yayınlandı ve tabii ki yer yerinden oynadı.

8 Eylül 2011 AIMA Konseri, Ayvalık
 Sırada Beethoven’in 32 Sonatı vardı. Biret ve Büyükyüksel çiftinin 1985 yılında tanıştıkları Belçikalı ses mühendisi Michel Devos ile kayıtları yine St. Bavon Kilisesi’nde yapmaya devam ettiler. Konçertolar ve Piyanolu Koral Fantezi kayıtlarını Ankara Bilkent Konser Salonu’nda ses mühendisi Günther Appenheimer gerçekleştirdi. Bilkent Senfoni Orkestrasını, Varşova Filarmoni Orkestrası Şefi Antoni Wit yönetiyordu. İdil Biret Beethoven Edisyonu kayıtları 2008’de sonuçlandığında İdil Biret, dünyada Beethoven’in 32 Piyano Sonatı’nı, 5 Piyano Konçertosu ve Piyanolu Koral Fantazisi’ni, Dokuz Senfonisi’nin Liszt uyarlamasını kaydeden ilk piyanist olarak tarihe geçmişti.

İçinde 19 CD ve 1 DVD bulunan İdil Biret Beethoven Edition kutusu, Ekim ayından itibaren satışa çıkacak. Şefik Büyükyüksel’in söylediğine göre bu kutu İstanbul’da imal ediliyor. Naxos firması ise kutuları Almanya’ya ithal edip oradan dünya dağıtımını yapacak. Türkiye’den Almanya’ya kutu ile Beethoven ihraç ediliyor. “Ne ilginç değil mi?” diyor Şefik. “İşte Cumhuriyet’in müzik devrimleri bizlere bunları yapma imkânını verdi” diye devam ediyor. Almanya’da buna ilaveten Naxos üç ayrı kutuda Sonatlar (10 CD), Senfoniler (6 CD) ve Konçertolar (3 CD) imal edip yayınlayacak. Böylece Ekim ayında dört ayrı kutu satışa sunulacak. İsteyen beğendiğini alacak.

İdil Biret’in bu dev projesini taçlandıran DVD’nin adı:

Making of the Beethoven Recordings

A Musical Odyssey 1985–2008.

Beethoven Kayıtlarının Yapım Serüveni. Yöneten Eytan İpeker.

DVD’de dev projelerin alçak gönüllü gerçek sanatçısının ağzından müzik üzerine düşündüklerini de öğreniyor ve Beethoven’in piyano konçertolarını canlı olarak seyredebiliyor ve dinliyoruz.





28 Haziran 2011 Salı


GÜHER & SÜHER PEKİNEL “LIVE IN CONCERT” DVD
Filiz Ali
Küçük Wolfgang Amadeus ile ablası Nannerl, bilinen en eski piyano ikilisiydi. Leopold Mozart’ın üzerlerine titrediği üstün yetenekli bu çocuklar, babalarıyla çıktıkları konser turnelerinde soyluların, hükümdarların saraylarındaki klavyeli çalgıların önündeki tabureye çoğu zaman yan yana oturarak küçük Wolfgang’ın bir çırpıda besteleyiverdiği dört el sonatları icra eder dinleyenleri hayranlıklara garkeder, hayretlere düşürürlerdi. Aradan geçen yıllarda küçük Wofgang, babasıyla turnelere devam ederken, ablası Nannerl, Salzburg’daki evde kalmaya başladı. Ne kadar üstün yetenekli olursa olsun bir kızın müziği meslek olarak düşünmesine asla izin verilemezdi o devirde. Ne var ki Wolfgang 23 yaşına gelip, babasının itirazlarına rağmen Salzburg’dan ayrılmaya ve Viyana’ya gitmeğe karar verdiğinde yaptığı son beste ablasıyla birlikte çalacağı Mi bemol Majör No. 10, K. 365,  İki Piyano için Konçerto idi.
İşte o gün bu gün, Mozart’ın ablasına veda duyarlığı taşıyan bu güzel eser, piyano ikilisi repertuarının vazgeçilmezidir.

Güher & Süher Pekinel kardeşler de ilk kez halk huzuruna 9 yaşındayken Ankara Radyosu’nda Mozart’ın bu ünlü konçertosu ile çıktılar. Rahmetli Hikmet Şimşek’in yönettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde verdikleri bu ilk konserden sonra uzun yıllar sürecek çok zorlu ama verimli bir eğitim sürecinin içene girdiler. Anneleri, ikizlerinin ulaşabilecekleri en iyi eğitimi alabilmeleri için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadı. Onlar da müzik aşkı, disiplin, öğrenme açlığı ile besledikleri eğitim süreçleri sonucunda dünyanın önde gelen “Piyano İkilileri” arasındaki en üst basamağa tırmandılar.

Bundan bir süre önce, kariyerlerinin onları zirveye taşıyan serüvenini birlikte anlattıkları, hayata, sanata, topluma bakışlarını dile getirdikleri, birbirinden nefis konser ve prova kayıtlarının yer aldığı Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri ile hayatlarının her aşamasında uyguladıkları mükemmeliyetçiliği gözler önüne sermeye karar verdiler. Karşımıza burada da Wolfgang Amadeus Mozart’ın İki Piyano Konçertosu ile çıkıyordu Pekineller. Londra’daki Cadogan Hall’da 2007 yılında gerçekleştirilen konser kaydında orkestra bu kez İngiliz Oda Orkestrası ve şef Sir Colin Davis. Dokuz yaşında ilk kez çaldıkları bu konçertoyu olgunlaştırarak her seferinde eserin farklı derinliklerini, renklerini keşfederek yeniden yeniden yorumlayarak ulaştıkları düzey tarifsiz. Aralarındaki inanılmaz uyumu, dokunuşlarının güzelliğini, iç dinamiklerinin coşkusunu, konser sırasında kaçırdığımız ayrıntıları bu DVD’de yakalamamız mümkün.

Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri sanatçıların hayatlarının ve kariyerlerinin enfes bir retrospektifi. Double Life başlığı ile seyrettiğimiz portrede bu olağanüstü yetenekli, kararlı, titiz, mükemmeliyetçi ikiz kardeşlerin çocukluktan bu güne ilmik ilmik dokudukları hayatlarını, entellektüel ve sanatsal gelişimlerini izliyoruz. Öte yandan, Pekinellerin çocukluklarından beri tekrar tekrar keşfetmeye doyamadıkları Johann Sebastian Bach, burada bambaşka kılıklara bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor. Bach, oldum olasıya örneğin Dave Brubeck, Herbie Hancock, Keith Jarrett, Chick Correa gibi caz piyanistlerini cezbetmiş bir ustadır. Ancak bu piyanistlerin hiçbiri Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier gibi kafayı toptan Bach’a takmamıştı. Loussier, 1959 yılında Play Bach Trio’yu kurduğunda henüz 25 yaşındaydı. Play Bach Trio ile Bach’ın eserlerini temel alarak namütenâhî yani ucu bucağı olmayan doğaçlamalar yapıyordu.

Jacques Loussier ile konser sonrası.

Fakat herhalde Jacques Loussier, günün birinde Play Bach fikrinin boyutlarının alabildiğine genişleyip Bach’ın Üç Piyano için Re Minör Konçerto’sunu Türk piyano ikilisi Pekineller ile çalmaya varacağını aklına hiç getirmemişti. Ancak Pekinel kardeşlerin inandıkları konularda tuttuklarını koparan kararlılıklarını hesaba katmamıştı anlaşılan. Sonuç muhteşem olmuştu. 2001 Schwetzingen Festivali konseri, Jacques Loussier Trio ve Güher & Süher Pekinel piyano ikilisi işbirliğinin büyük başarısı ile sonuçlandı. Konserin canlı kaydında Bach’ın Do Minör iki piyano ve yaylılar için Konçertosunu Pekinel ikilisi önce Jacques Loussier’in iki piyano, bas ve davullar için alışılmadık bir caz ve klasik karışımı düzenlemesi ile yorumluyorlar. Ardından da bestecinin Re Minör Üç Piyano için Konçertosunu üçü birden yine Loussier’nin caz düzenlemeleriyle çalıyorlar.
DVD’lerin en güzel sürprizi ise Pekinellerin 2007 yılında Londra Cadogan Hall’da verdikleri konserin ikinci yarısında Bach’ın İki Piyano için Konçertosunu bu kez vaktiyle Bach’ın yazdığı gibi yaylılar orkestrası eşliğinde yorumlamaları.

İki piyanistin bir araya gelip bir konser ikilisi oluşturmaları 1900’lerin başından itibaren evli çiftlerin birlikte konser verme arzularına bağlanabilir. Örneğin 20. yüzyılın başlarında Avrupa’ın başkentlerinde çok başarılı solo konser kariyerini sürdürmekte olan Rus piyanist Josef Lhevinne, 1908’de Moskova Konservatuarını başarıyla bitiren genç piyanist Rosina Bessie ile evlenip, solo kariyerine eşiyle birlikte oluşturdukları piano ikilisini de eklemişti. 1919’da New York’a göçen çift hem piyano ikilisi hem de Juilliard Müzik Okulu’nun efsanevi öğretmenleri olarak tarihe geçmişlerdi.

Ditta Pasztory ve Bela Bartok
Macar besteci ve piyanist Bela Bartok da 1940 yılında savaştan kaçarak New York’a geldiğinde, karısı Ditta Pasztory ile verdikleri konserlerde iki piyano için bestelediği eserlerini yorumlayarak yeni dünyada yepyeni bir kariyer yapma umudunu taşıyordu. Fransız piyanist çift Gaby & Robert Casadesus, Rus asıllı Fransız Genia Nemenoff & Pierre Luboschutz, 1930 ile 40’lı yıllarda Avrupa ve Amerika’nın her köşesinde verdikleri konserlerle ün kazanan yine Rus asıllı Vitya Vronsky & Victor Babin çifti, evli piyano ikililerinin popülerleşmesine ve yeni eserlerin bestelenmesine yol açmışlardı.

1950 ile 60’lı yıllarda Ankara ve İstanbul’da da pek çok konser veren Alfons & Aloys Kontarsky kardeşler ise çağdaş bestecilere eser ısmarlayarak, ya da var olan çağdaş eserleri yorumlayarak ün kazanmışlardı. Polonyalı besteci ve piyanist Witold Lutosławski’ye gelince, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali sırasında ekmek parası kazanmak uğruna meslekdaşı Andrzej Panufnik ile Varşova kahvelerinde iki piyano ile dans müziği çalıp, can sıkıntısından doğaçlamalar yaparken yarattığı bir başeserle, Paganini Çeşitlemeleri ile Güher & Süher Pekinel DVD’sinde yer almakta. 
Süher, Zubin Mehta ve Güher Pekinel
 Güher & Süher Pekinel 1984 yılında Herbert von Karajan tarafından keşfedildiler. Karajan, Berlin ve Viyana Filarmoni Orkestralarının  şefi, Salzburg Festivali’nin yöneticisi, Deutsche Grammophone plak firmasının baş danışmanı, tek bir işareti ile müzisyenlerin kariyerlerini yüceltebilen ya da yok edebilen bir güç. Böyle bir gücün Pekinel kardeşleri Salzburg Festivali’ne davet etmesi hiç kuşkusuz onların uluslararası kariyerlerinin en tepe noktada başlamasına yardımcı olmuştu. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Berlin, Viyana, Londra, New York, Los Angeles, İsrail, Tokyo Filarmoni Orkestraları ile konserler; haftalar, hatta aylar süren kıtalar arası turneler; festivaller; hep en önemli konser serilerinde yer almalar, Zubin Mehta ile verilen konserler. Birbiri ardına çıkan CD’lerle iki piyano edebiyatının bütün klasiklerini kaydederek kusursuz ve eksiksiz bir diskografi yaratmak, sonunda da DVD’ler ile Bach, Mozart, Brahms, Rahmaninof, Francis Poulenc, Darius Milhaud ile Witold Lutoslawski’nin orkestra eşlikli ya da solo eserlerinden seçilmiş görsel ve işitsel bir şölen.

Uluslararası müzik dünyasında böyle bir noktaya ulaşmak hangi milletten olursa olsun binlerce müzisyenin rüyasıdır. Ne var ki bu noktaya ulaşmak çok az sayıda müzisyene nasibolur. Zirveye vardıktan sonra, oradan inmemek de ayrı bir çaba, kararlılık, inanç ve disiplin ister. Pekinel kardeşlerin bunu başararak, isimlerini dünya müzik tarihine bir daha silinmemek üzere yazdırmış olmaları Türkiye açısından dikkate alınması gereken, övünülecek bir olaydır.