19 Aralık 2010 Pazar

CEMİL SÖKMEN


Bugün (19 Aralık 2010) Hürriyet gazetesinde koreograf ve dansçı Sait Sökmen, ailesini anlatıyordu. En büyük ağabeyi Cemil Sökmen’in ısrarı ile Ankara Devlet Konservatuarı’nın Bale bölümüne nasıl girdiğini anlatırken “Yaşının bale için geçkin olması ve bacaklarının futboldan dolayı kas yapmasını dezavantaj olarak gördüğü, ama ağabeyinin “Burada hep kızlar var, hem dokuz yıl kızlarla birlikte okuyacaksın hem de rakipsiz olacaksın” telkinleriyle balede karar kıldığını” söylüyordu. Çook, çok gerilere, Cemil’i ilk tanıdığım yıllara döndüm bu satırları okurken. Onun ısrarcılığı ve ikna yeteneğinin nasıl çevresindeki insanları da etki altına aldığını, sürekli heyecan fırtınası yaratan coşkusu ve müzik aşkıyla bütün arkadaşlarını motive ettiğini anımsadım yeniden.
Konservatuar'ın ön bahçesi
Cemil Sökmen ile aynı yıl girmiştik Konservatuar’a. Tabii o lise bitirmiş koca adamdı bizim gözümüzde. Annesi safkan Afrikalı bir kabile reisinin kızı, babası da İskenderunlu bir Türk’tü. Afrika’da Fransız sömürgesi Gine’nin başkenti Konakri’de dünyaya gelmişti. Orada Fransız okulunda okumuş, ana dili gibi Fransızca öğrenmişti.
Biz okulda kuramsal müzik derslerine her yaştan öğrenci birlikte girerdik. Çalgı bölümlerine ilkokuldan sonra girilir; şan, tiyatro ve kompozisyon bölümlerine da orta ve lise mezunları alınırdı. Bu durumda 12 yaşında çocukla, 20 yaşında yetişkin aynı sınıfta ders görürdü. Şan bölümüne giren Cemil’le böylece sınıf arkadaşı olmuştuk. Madam Elvira de Hidalgo’nun öğrencisiydi Cemil ve Fransızca bildiği için Madam’ın gözdesiydi. Biz tabii Madam Hidalgo’nun kim olduğunu bilmezdik. Sadece biz mi? Madam Hidalgo denilen bu hanımın savaş öncesinde Metropolitan Operasında sahneye çıkmış ünlü bir İspanyol soprano olduğundan idarecilerimizin bile haberi yoktu. Maria Callas’ın hocası olduğu söz konusu bile edilmemişti. Zaten Callas’ın ünü henüz Ankara’ya ulaşmamıştı o günlerde.
Mamafih, öğrenciler arasında efsaneleşmiş bir Madam Hidalgo hikâyeciği vardı. Madam Hidalgo bir gün bizim baş muavine gidip, (başmuavin de şair Cahit Külebi o zaman) hasta olduğunu, evine gitmek istediğini söylemeye çalışırken “Je suis malade” deyivermiş. Bizim idarecinin yanıtı ise gerçekten süper: “Jösvi de malad madam ama jö travayye.” Tabii, öğrenci milletinin ağzına bir kere düşmeye görün, bu “Jösvi de malad” sözü bugün bile konservatuar repertuarının unutulmaz sözleri arasında yerini bulmuştur.

İFLAH OLMAZ BİR MÜZİK AŞIĞI
Rezzan Sökmen, Yılmaz Altanay, Filiz Ali, Cemil Sökmen
  Cemil, müzik konusunda hepimizden daha bilgili ve heyecanlıydı. Ayda bir değişen favori bestecileri vardı. O ay kafayı Brahms’a takmışsa, Brahms’ın bütün senfonilerini, konçertolarını tekrar tekrar dinlemezse, değişik orkestraların, şeflerin, solistlerin yorumları üzerine kafamızı şişirmezse rahat edemezdi. Söz gelimi Brahms’ın 1. Senfonisi’ni her dinlediğimde Cemil canlanır gözlerimin önünde. Senfoninin ilk ölçülerinde duyulan timpaninin tekdüze vuruşlarının gizini ilk keşfettiği ve mutlaka duygularını başkalarıyla paylaşmak istediği anı nasıl unutabilirim?

Bir ara aklını Beethoven yaylı çalgılar dörtlülerine takmıştı. Op. 130, 131, 133 ve Grosse Fugue’ü onun sayesinde defalarca dinleyip Beethoven’in sırrına vakıf olmaya çalıştığımız günlerdi o günler. Debussy, Ravel, Satie gibi Fransız bestecilerini de Cemil sayesinde tanıdık ve sevdik. Stravinsky’nin Ateş Kuşu ve Bahar Ayini’ni, Bartok ve Ravel’in yaylılar dörtlülerini 78 devirli plaklardan defalarca dinleyip anlamaya çalışır ve heyecanla tartışırdık. Sıra yorumculara geldi mi, Cemil, Beethoven senfonileri Bruno Walter, Furtwaengler, Weingartner yorumlarına göre ayrı ayrı sınıflandırır, bize dinlemesini öğretirdi. O zamanın ünlü viyolonselcilerinden Mainardi mi iyi Casals mı, ya da tenor Benjamino Gigli mi yoksa Aureliano Pertile mi daha müthiş kavgası günlerce sürerdi. Bu vesileyle her iki tenorun de tüm plaklarını dinlemek zorunda kalırdık. Bugün Gigli’yi ya da Pertile’yi kaç kişi hatırlar Türkiye’de merak ederim. Oysa 20. yüzyılın ilk yarısının en ünlü yıldız tenorlarıydı onlar.


Bülent Arel

İlhan Usmanbaş
 Konserlere birlikte gider, kar, buz demeden yürüyerek Cebeci’deki konservatuara dönerken, yol boyunca konseri ve “çalanları” teşrih masasına yatırılmış kadavra gibi kese biçe tartışırdık. İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel Konservatuar’ın genç hocalarıydı. İkisi de Avrupa’da gelişmekte olan “modernist” akımların sıkı takipçisiydiler. Bizler gibi meraklı öğrencilerini evlerine müzik dinlemeye çağırırlardı. On iki ton tekniğiyle yazan bestecileri, Schoenberg, Alban Berg ve Webern’i onların evlerine konuk gittiğimiz hafta sonlarında tanımıştık. Alban Berg’in Wozzeck operasını ilk kez İlhan abinin evinde dinlemiştik örneğin.

CEMİL VE DANS
Fotoğrafçıda çekilmiş bir fotoğraf. Cemil Sökmen ve müridleri:
Filiz Ali, Uğurtan İdil, Olcay Elderoğlu
  Cemil’in marifetleri bu kadarla kısıtlı değildi. Çok iyi dansederdi. Bütün dans figürlerini bilir, hafta sonları evci çıkınca bizim Karanfil Sokak, Adalar apartmanındaki küçücük dairede hepimize dans dersi verirdi. Hatta foxtrot adımlarını öğrenelim diye halıyı kaldırıp, yere adımları çizmişti tebeşirle. Aramızda en yetenekli Uğurtan’dı. Zaten o da baleye girmek istemiş ama yaşı büyük olduğundan bale yerine arp bölümüne kaydedilmişti. İşte bu ikisi günün moda danslarının hepsini becerirlerdi. Cumartesi günleri öğleden sonra Bulvar Palas’taki danslı çay saatini kaçırmamaya gayret ederdik. Müzik canlı mıydı? Hatırlamıyorum ama herhalde canlıydı. Cemil ve Uğurtan İdil, (evlendikten sonra soyadı Aksel oldu) orada tüm marifetlerini sergilerlerdi.

İSKENDERUN VE ANTAKYA'DAN MEKTUPLAR
Yaz tatillerinde Cemil, ailesinin yanına İskenderun’a gider, oradan uzun mektuplar gönderirdi. Konuşmaları gibi heyecan dolu, müzik ve doğa aşkıyla yanıp tutuşan mektuplardı bunlar. Plak, kaset, CD öncesi yıllarda müzik radyolardan dinlenirdi. Cemil de Fransız kültüründen geldiği için olsa gerek hep Monte Carlo radyosunu dinler, mektuplarında dinlediği eserleri sayfalara sığdıramazdı. İskenderun ve Antakya aşığıydı. Harbiye şelalelerini, Arsuz plajını, Soğukoluk yaylasını ballandıra ballandıra anlatırdı. Ne var ki, yıllar sonra oralara gittiğimde adamakıllı düş kırıklığına uğramıştım. Onun anlattıklarını hayalimde herhalde bambaşka canlandırmış olmalıyım.
Cemil, opera repertuarı yanında Fauré, Debussy ve Ravel gibi Fransız bestecilerinin şarkılarını söylemeyi de pek severdi. Beni kendisine piyano eşlikçisi seçtiğinde daha üç yıllık piyanisttim. Onun sayesinde opera ve şan repertuarını tanıdım ve bu tanışıklık yıllar sonra New York’da Mannes College of Music’de şan/opera repertuarı eşlikçiliği dersleri ile pekişti. 1965’te korrepetitör olarak İstanbul Şehir Operası’nda başlayan, ardından İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde ve sonra MSÜ Devlet Konservatuarı’nda devam eden şan/opera eşlikçilik kariyerim 1985’e kadar 20 yıl sürdü.
Müzik öğrenmek, müzisyen olmak isteyen birinin , çocuk denecek yaşta Cemil gibi bir müzik aşığı, bir müzik delisiyle karşılaşmış olması dünyanın en büyük nimetlerinden biriydi. Onun yaşamımdaki yerini, önemini hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacağım. Nur içinde yatsın.

13 Aralık 2010 Pazartesi

MÜZİSYENİN BEDEN DİLİ ÜZERİNE NOTLAR

"1999 yılında yazdığım bu yazı bugün de güncelliğini karumakta."


Sahneye çıkıp halk huzurunda konser vermeye cür’et eden müzisyenlerin “beden dili” çoğu kez çaldıkları enstruman ile aralarında cereyan eden teknik, psikolojik hatta psikosomatik mücadelenin dışavurumudur. “Beden dili”, müzisyenin hem yalnız başına çalışırken hem de konser esnasında beyni ile kasları, diyaframı, sinir uçları (v.b.) arasında oluşan iletişim ağının içerdiği karmaşık bileşimler sonucu, çoğu kez kendi isteği dışında bedenine yerleşen “tik”lerin kibarcasıdır.
Teknik zorlukları ve müziğin karmaşık katmanlarının yarattığı stresi bir ölçüde aşmış olan müzisyenlerin de çalgıları ile aralarındaki ilişkiyi belirleyen çok kişisel davranış, duruş, devinim, tavır özellikleri vardır.

Paul Tortelier
 Örneğin, kemancı Gidon Kremer müzik dünyasının önemli kemancılarından biri olabilir ama ne yalan söyleyeyim onu seyretmek eni konu itici gelir bana. Buna karşın “beden dili” hayli abartılı olan viyolonsel virtüozu Paul Tortelier inanılmaz sahne çekiciliği olan bir müzisyendi.


Viktoria Mullova

Kemancı Viktoria Mullova, heykel gibi durağan olmakla birlikte çok zarif ve azametlidir sahnede. Onun bu buz gibi duruşu etkileyicidir, dinleyiciyi meraklandırır. Suna Kan da çalgısıyla boğuşmayan, dingin müzisyenler ekolündendir. Ayla Erduran ise tam tersine hem çalgısıyla boğuşur hem orkestra üyeleri hem de şef ile sürekli bir duygu alışverişini yeğler.
Wilhelm Kempff , Alfred Brendel, Arthur Rubinstein, Sviatoslav Richter gibi 20. yüzyılın bugün efsaneleşmiş piyanistlerinin, David Oistrakh, Yehudi Menuhin gibi kenmancıların, o kendinden emin, ortama ve çalgısına hakim müzisyen tavrının (içinde fırtınalar kopsa da belli etmeme gibi) modası geçti mi acaba? Oysa onları dinlerken müziğe konsantre olursunuz, dikkatinizi dağıtmazlar, beden kullanımları müziğin akışına, ritmine, anlamına ters düşmez, daha da ötesi müziğin soyut kavramlarını deşifre edebilmenize yardımcı olur bu sakin ve kendinden emin müzisyenler. Bugünün genç müzisyenleri ne kadar şanslılar ki büyük ustaların belgesellerini, konser kayıtlarını internet ortamında bulup, dinleme, inceleme olanağına sahipler.
Vaktiyle televizyonda Whitney Houston’un uzun bir konseri yayınlanmıştı. 20. yüzyılın başından sonuna siyahî müziğin serüvenini seslendiriyordu Houston. Billie Holiday’den Sarah Vaughan’a, Diana Ross’dan Ella Fitzgerald’a kadar el atmadığı şarkıcı ve şarkı kalmamıştı. Saçının telinden ayak parmaklarının ucuna kadar ifade yüklü bir performanstı bu. Ne var ki Houston saatler boyunca mikrofonun önünde ter dökerken, son derece ekonomik “beden dili” ile müziği konuşturmayı, bedenini konuşturmaya yeğ tutuyordu. Zaten bazen bir bakış, bir gülümseyiş ciltlerle kitaplarda anlatılamıyanları anlatmaya yetmez mi?


Mitsuko Uchida

Maria Joao Pires
 Başka bir örnek: Japonların müzik dünyasına olağanüstü Mozart yorumcusu olarak sundukları Mitsuko Uchida’yı hiç konserde ya da televizyonda izlediniz mi bilmem. Mozart çalarken Uchida’nın yüzü şekilden şekile girer, bedeni kıvranır durur. Gel gör ki bu duyguların çoğu onun parmaklarından akıp tuşlara yansımaz. Buna karşın Maria Joao Pires’in Mozart yorumlarken müzikal anlamda eriştiği derinliği yüzünden veya bedeninden okuyamazsınız, çünkü Pires “beden dili”ni en aza indirgemiş piyanistlerdendir ve piyanistlerin piyanistidir. Yani o da İdil Biret gibi, kendi meslekdaşlarının büyük saygı duyduğu müzisyenlerden biridir.
Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

Konser pastasının boyutları büyümezken, pastayı paylaşmak isteyenlerin sayısı katlanarak artmakta. Büyük parçayı kapmak için artık menejerlerin ve onların güdümündeki bazı müzisyenlerin denemeyeceği “oyun” yok gibi. Mesele bu “oyun”u oynamaya “razı olmak” veya “reddetmek” meselesi. Reddedenler, müzisyenlerin müzisyeni olarak belki gölgede kalacaklar ve bazılarına göre “birinci sınıf kariyer” yapamayacaklar ama uzun ömürlü olacaklar. Razı olanlar ise belki başta büyük şöhret yakalayacaklar, ardından şöhreti elden kaçırmamak için ödünler verecekler, yıpranacak ve çoğu kez yok olma riski ve korkusuyla yaşayacaklar. Her iki seçim de kişinin özgür seçimi olduğu sürece bir sorun yok, öyle değil mi?

22 Kasım 2010 Pazartesi

ALMANYA MEKTUBU II


Almanya’daki ikinci durağım Köln’dü. Hani şu “eau de cologne” yani bildiğimiz kolonyanın memleketi. Fakat Almanya’ya adımımı atar atmaz hızlı trenlere nazar değdirdim anlaşılan. Bizim Almanya’da yaşayan öğrenciler biraz da yeni Almanyalı olmanın verdiği güvenle “hocam, biletin üzerinde kalkış: 12.31, varış: 15.12 yazıyorsa eğer, tren Köln istasyonuna saniyesi saniyesine 15.12’de girer” dediler. Ama, demek ki Almanya’da da papaz her zaman pilav yemiyor. Trenimiz her zamanki gibi hızlı hızlı giderken Köln’e yaklaştıkça yavaşlamaya başladı. Almanca ve İngilizce iki dilde yapılan anonslar giderek tek dile düştü, sadece Almanca yapılmaya başladı. Trenin 30 dakika rötar yapacağını ülkenin yerlilerinden öğrenince “oh be!” dedim, son tahlilde Alman disiplinini de gözümüzde fazla büyütmemize gerek yok, öyle değil mi?

Gelelim Köln’e. “Eau de Cologne” yani kolonya’nın müzesi bile var Köln’de. Dünyadaki bu en eski güzel koku fabrikasını 1709’da Köln’de kuran Giovanni Maria Farina adında bir İtalyan. Yani işin içinde yine bir Akdenizlilik var. Şimdi nereden çıktı bu kolonya meselesi diyebilirsiniz. Şöyle: İnternetten bulduğum otelimin bulunduğu sokağın Obenmarspforten gibi insanın dilini dolaştıran adına takılmıştı aklım. Sanki bu adı bir yerlerden hatırlıyordum. Haritada yönümü bulmaya çalışırken bir de baktım ki bu sokak aynı zamanda Farina Müzesi’nin bulunduğu sokak. Otele bu kadar yakın olunca gidip müzeyi ziyaret etmemek olmazdı. Üstelik müzenin çalışanları çok sempatikler, size bütün kokuları koklatıyorlar, her burcun kendine özgü kokusu var, eşantiyon alabiliyorsunuz. Ben de bir saat sonra her tarafıma sıktığım on iki değişik parfüm kokusuyla buram buram kokarak yeniden Obenmarspforten sokağına çıkabildim. Ha, bir de unutmadan söyleyeyim, bu şehirde çok önemli ve özel bir de bira çeşidi var, adı da Kölsch ki şahane. Tam benim gibi bira sevmeyenlere göre Kölsch, uzun ince bardaklarda sunulan içimi hafif bir bira.


Kölner Philharmoniker
 Aslında Köln’e gelme nedenim kolonya, parfüm veya bira üzerine bir araştırma yapmak değildi tabii ki. Yirmi yıldan bu yana, arada sırada birlikte bazı projeleri gerçekleştirdiğimiz Concerto Köln Orkestrası’nın Kölner Philharmonie konser salonunda verecekleri 25. kuruluş yılı Gala konserine davetliydim. Köln Filarmoni Salonu’nunda ilk kez 1988 yılında Güher ve Süher Pekinel’i dinlemiştim. Salonun inşaatı 1986’da bitmişti ve Köln’lüler için özellikle mimari açıdan övünç kaynağıydı bu salon. Eski Yunan amfi-tiyatrosu biçimindeki 3000 kişilik salonun her yerinden sahnenin net göründüğü, ilk yapıldığında belki göze çok modern görünen bu ahşap ve demir konstrüksiyon yapı bugün için klasikleşmiş bile sayılabilir.

CONCERTO KÖLN
Concerto Köln, Barok ve erken Klasik dönem eserler üzerine uzman bir orkestra. Örneğin perdesiz korno ve trompetler, barok obualar, ahşap yan flütler ve tabii ki yaylıların da otantik dönem stil ve teknikleri ile çaldıkları otantik çalgılarıyla göz dolduruyorlar. Ayrıca birbirinden ilginç programlar oluşturmaları ile de tanınıyor Concerto Köln. Örnek vermek gerekirse “Rêve d’Orient” yani Doğu Rüyası adını verdikleri programlarından birinde Gluck’un “Mekke’de Hacılar Uvertürü”, Kraus’un “Symphonie alla turchesca”sı, Mozart’ın malum “Saraydan Kız Kaçırma” operası uvertürü yanında Dmitri Kantemir ve Ali Ufki’nin Osmanlı Müziği de yer alıyordu.
25. kuruluş yılı Gala Konseri Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” operası uvertürü ile başladı. Ardından kimsenin tanımadığı bir 19. yüzyıl Fransız bestecisi Henri Reber’in 3. Senfoni’sini çaldılar. 1807’de dünyaya gelen Henri Reber’in ilk adı Napoleon, ne var ki daha sonraki yıllarda yani Napoleon gözden düşünce Reber’in ilk adını bir daha kullanmadığını görüyoruz. Konserden sonra kulak verdiğim bazı Alman dinleyiciler, bu Fransız bestecisini biraz hafif buldular. Aslına bakarsanız Almanlar, Fransız bestecilerin tümünü hafif bulurlar, tıpkı Fransızların da Alman bestecilerini ağır buldukları gibi.


Sophie Bevan
 Konserin ikinci yarısı Gala’ya yaraşır şekilde şenlikliydi. Vladikafkas doğumlu Kuzey Osetyalı bir koloratur soprano Elena Tsallagova, Somerset doğumlu İngiliz lirik soprano Sophie Bevan ve Londra doğumlu İngiliz tenor Jeremy Ovenden, Mozart’ın bir perdelik müzikli komedisi Emprezaryo diye de bilinen “Der Schauspieldirektor”’un epey kırpılmış bir versiyonunu konser biçiminde yorumladılar. Singspiel’in orijinal librettosunu Gottlieb Stephanie yazmıştı. Konuşmalı bir rol olan Emprezaryo’yu Almanya’nın tanınmış aktörlerinden ve televizyon şahsiyetlerinden Harald Schmidt üstlenmiş, ayrıca oyuna yeni ve güncel bir tekst yazmıştı. Günümüz müzik dünyasında ve Köln özelinde bir emprezaryoyu bekleyen sorunları, sanatçıların çeşitli kaprisleriyle nasıl başa çıkılabileceğini de içeren bu tekst iyice aktüel ve yerel olduğundan en çok gülenler yine Kölnlülerdi.

Elena Tsallagova
 Bu arada aklınıza gelebilecek en rüküş kıyafetleri giymiş olan sopranolardan Kuzey Osetyalı olan koloratur sopranomuz tiz cik cik sesler çıkardıkça kendine güveni artıyor ve orkestraya ve seyirciye doğru cilveli hareketler yapıyordu. İngiliz sopranomuz, koloratur marifetleri olmadığından daha çok göğüs dekoltesine güvenmekteydi. Bu durumda tenora da somurtmak düşüyordu haliyle. Orkestrayı yöneten Ivor Bolton da tipik bir İngiliz orkestra şefiydi. Artık bunu da anlayan anlar sanırım. Concerto Köln’ü gerçekten çok önemli ve ciddi projelerde izlemiş biri olarak düş kırıklığına uğramadım dersem yalan olur. Ancak, bu da klasik müzik dünyasında ciddi sorunlar yaşandığını gösteriyor. Almanya’da bile 3000 kişilik salonu doldurabilmek eskisi kadar çantada keklik değil. Üstelik salonu dolduran dinleyicinin yarıdan fazlasının orta yaş üstü olduğu da göz önüne alındığında konservatuarlarda okuyan bunca gencin geleceği hakkında iyimser olmak biraz zorlaşıyor.


Köln Operası
 KÖLN OPERASI
18. yüzyılda Köln saray tiyatrosuna İtalyan opera kumpanyaları gelir temsiller verirmiş. İlk özel tiyatro binası 1783’de inşa edilmiş. Bu binada opera temsilleri yanında, tiyatro temsilleri ve konserler de verilirmiş. Kentin ilk opera kumpanyası 1822’de kurulan gezginci bir kumpanyaymış. 1898 yılında kent yöneticileri Köln’e gerçek bir opera binası yakışır diye karar almışlar ve Theater am Habsburger Ring adını verdikleri binanın yapımı 1902 yılında bitmiş. Köln Devlet Operası 1904’den 2. Dünya Savaşı’nın başına kadar bu binayı kullanmış. Savaş sırasında bombalanarak yıkılan binanın yerine 1957’de tamamlanan yeni modern binanın açılışını Conrad Adenauer yapmış. Savaş sonrası yeniden yapılandırılan Köln Opera kumpanyası Almanya’da özellikle çağdaş bestecilere ve onların yaratılarına yer vermesiyle öncü olmuş. 20. yüzyıl boyunca Müzik direktörleri arasında Richard Strauss, Otto Klemperer gibi büyük isimleri isimleri barındıran operanın şimdiki müzik direktörü Köln Yüksek Müzik Okulu’nda yetişmiş bir orkestra şefi olan Markus Stenz.

ELEKTRA
Uzun lafın kısası Köln Devlet Operası Avrupa’nın saygın opera kumpanyalarından biri ve ben oradayken Richard Strauss’un Elektra operası sahneleniyordu. Elektra, dünya opera dağarında sık sık sahnelenen bir yapıt sayılmaz. Bu durumda böyle bir fırsatı kaçırmam söz konusu bile olamazdı. Richard Strauss’un 1909’da bestelenmiş olmasına rağmen belki de en modern operasıdır denebilir Elektra için. Sofokles’in aynı adı taşıyan trajedisinden yola çıkarak kendi özgün librettosunu yazan Hugo von Hoffmannstahl ile Richard Strauss’un bu operanın yaratı süreci içinde birbirlerini boğazlama raddesine geldikleri söylenir. Konu zaten birbirlerini boğazlayan aile bireyleri hakkındadır. Perde açıldığında sahnede kan gövdeyi götürmüştür zaten. Bu katliamın nedeni ise opera başlamadan cereyan eden olaylardır. Troya savaşından zaferle evine dönen kral Agamemnon’u karısı Klitemnestra, aşığı Egistos ile bir olup öldürmüştür. Agamemnon’la Klitemnestra’nın kızı Elektra, annesinden ve aşığından intikam alacağına yemin etmiştir. Kız kardeşi Krizotemis’ten yardım etmesini ister, ne var ki Krizotemis, olanları unutmayı tercih etmektedir. Elektra’nın bu aşamada tek ümidi ikiz erkek kardeşi Orestes’in sürgünden dönmesi ve babalarının intikamını almasıdır.


Foster, Haller

Cathrine Foster, Edith Haller

Aslında opera, intikam ve vicdan azabı gibi duyguları ve bu duyguların bir yanda anne öte yanda birbirine taban tabana zıt kişilikteki iki kız kardeş arasında ne tür fırtınalar yarattığını irdeler. Strauss, üç büyük kadın rolü yaratmış bu operada, ama asıl yük Elektra’nın omuzlarında. Ara vermeden iki saat süren bu tek perdelik opera boyunca Elektra sahnededir ve müzik de hiç ara vermeden devam eden sürekliliktedir. Elektra’yı canlandıran Catherine Foster şu sıralarda Almanya ve Avrupa’nın en çok aranan spinto sopranolarından biri. Wagner’in Brühnhilde ve Isolde’si ile Richard Strauss’un Elektra’sını kendine maletmiş durumda. İngiltere’de Nottingham’da doğan Catherine Foster ilk gençliğinde opera şarkıcısı olmayı aklından bile geçirmiyormuş, hatta ebe-hemşire okuluna gitmiş. Üstelik opera eğitimi almaya başladığı ilk yıllarda da Mozart’ın Sihirli Flüt Operası’ndaki “Gece Kraliçesi” gibi bir dramatik koloratur rolle isim yapmış. Şimdilerde özellikle Brühnhilde rolüyle özdeşleşmiş bir Wagner sopranosu.


Dalia Schaechter
 Klitemnestra’yı İsrailli soprano Dalia Schaechter oynuyor. O da Fricka ve Waltraute gibi Wagner rolleri ile tanınan bir mezzo-soprano. Kocasının katili Klitemnestra, aynı zamanda bir anne. Kızı ile oğlunun, babalarının intikamını almaya and içtiklerini ve onu öldüreceklerini tahmin edebiliyor. Vicdan azabından ve ölüm korkusundan yarı deliye dönmüş olan bu kadının geceleri gözüne uyku girmiyor. Öte yandan Elektra’nın pasif kişilikli kız kardeşi bütün bu cinayet, kan ve intikam dolu evden bir an önce kaçmak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyor. Zavallı Krizotemis’i oynayan Edith Haller, Güney Tirollerde Meran’da doğmuş. Salzburg Mozarteum’da şen eğitimi almış. Sesi daha yumuşak Wagner rollerine uygun ama arada bir Şen Dul Opereti gibi daha hafif alanlara da kayabiliyor.

Elektra’yı sahneye Gabriele Rech adında bir kadın yönetmen koymuş. Son yıllarda yönetmenlerin opera rejilerini gitgide daha fazla geleneklere aykırı geliştirdiklerine tanık oluyoruz. Burada da Elektra öyküsü günümüzün modern döşenmiş evlerinden birinde cereyan ediyor. Sahne tasarımı ile kostümlerde koyu ve açık gri, siyah ve beyaz tonlar egemen. Sahnenin solunda iki geniş modern kanape, ortada saydam camlı bir asansör var. Oyun boyunca bu asansör evin üst katı olduğunu varsaydığımız bir yerden oyuncuları indirip çıkartıyor. Sahnenin arka planındaki bir sürü kanlı ceset eser boyunca bir oraya bir buraya taşınıp duruyor. Böylece son derece ağır ilerleyen konu ve müziğe bir hareket kazandırılmış oluyor sanırım. Oyuncuların seyircilerin arasından sahneye girip çıkmaları da yeni moda rejilerde sıklıkla görülen bir olgu. Sonuçta Elektra operası Alman kültürü içine doğmamış olanların kolay kolay hazmedemeyecekleri bir eser. Zaten Strauss da bu operasında fazla ileri gittiğini farkettikten iki yıl sonra Der Rosencavalier operasını besteleyerek hayranlarına kendini affettirmişti.

16 Kasım 2010 Salı

ALMANYA MEKTUBU I




Sabahattin Ali

Geçen hafta Almanya’daydım. Bir hafta boyunca güneş hiç yüzünü göstermedi. Sabah başlayan yağmur bütün gün çisil çisil yağıyor. Almanları ıslatmıyor bu yağmur nedense. Sokaklarda benden başka şemsiye açan yok gibi. Hayat yağmura rağmen hiç aksamadan devam etmekte. İlk durağım Essen. Ruhr Kitap Fuarı’nın davetlisi olarak Fuar’ın son günü babam Sabahattin Ali hakkında konuşmak üzere Essen’deyim. Babam Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanları, Ute Birgi-Knellessen’in çevirisi ile 2007 ve 2008 yıllarında Almanca olarak yayınlandı. Ruhr Kitap Fuarı, 22-31 Ekim 2010 tarihleri arasında eserleri Almancaya çevrilmiş Türk yazarları konuk ediyor, böylece Türk yazarlar, Alman ve Türk okuyucularıyla buluşuyorlardı. Fuar’ın başlığı bu yıl “Liestanbul” yani “İstanbul’u Okuyorum”. Essen ve İstanbul’un 2010 Kültür Başkentleri arasında olmaları bu kardeşliği yaratmış. Davetlileri, yani bizleri krallar, kraliçeler gibi ağırlayan Fikret Güneş, yüzünden hiç gülümseme eksilmeyen bir Almanyalı Türk. Essen’de kaldığımız iki gün boyunca o ve onun gibi canla başla, zevk alarak ve özveriyle koşuşturan pek çok vatandaşımızla tanışma olanağımız oldu.

İkinci durağım Hannover’di. Hızlı trenle sadece iki saat Essen - Hannover arası. Tren yolculuğunu oldum olasıya sevmişimdir. Sabırla T.C. Devlet Demir Yollarımızın da Kara Yollarımız gibi ilgi göreceği, Ankara-İstanbul arasında bile kazasız belasız hızlı tren işletemeyenlerin, günün birinde 10. yıl Marşı’na layık olacak hızlı trenin güvenle üzerinde kayıp gideceği demiryolları ağı kuracakları günleri bekliyorum.



Prof. Kæmmerling

Ama, konumuza dönecek olursak, Hannover’e gitme nedenim ünlü bir piyano hocası ile tanışmak ve derslerini dinlemekti. Karl-Heinz Kæmmerling adındaki bu ünlü hoca 2010 yılında 80 yaşına basmıştı. Ne var ki dünyanın her köşesinden öğrenciler kapısını aşındırmaya devam ediyorlardı. İşin tuhaf tarafı bu hocanın hayatının hiç bir döneminde solistik kariyeri olmaması ama yine müzik dünyasının en aranan pedagoglarının başında gelmesiydi. Kæmmerling, müzik eğitimini Leipzig’de tamamlamış ve mezun olur olmaz hocası Hugo Steurer’in asistanı olmuştu. Hocalığa attığı bu ilk adım onun geleceğinin yolunu çizmişti. Uzun yıllar boyunca Salzburg Mozarteum ve Hannover Yüksek Müzik Okulu’nda birçok ülkeden gelen öğrenciye ders vermekte Prof. Kæmmerling. Öte yandan eğitimlerini başka okullarda tamamladıktan sonra Prof. Kæmmerling’e gelen pek çok genç piyanist adayı var. Profesörün rahle-i tedrisinden geçen genç piyanist adayları katıldıkları Chopin, Leeds, Cenevre, Geza Anda, Brüksel’deki Kraliçe Elisabeth, Clara Haskill yarışmaları gibi pek çok önemli piyano yarışmasında başarı kazanıyorlar. Zaten Prof. Kæmmerling, bu prestijli piyano yarışmalarının çoğunun jürisinde yer almakta. Onun piyano sınıfları ve Masterclass’ları işte bu nedenden birbirinden parlak piyanist adaylarıyla dolu.

Heinrich Neuhaus
 Prof. Kæmmerling, durup dururken bu denli aranan ve hayran olunan bir piyano hocası olmamış tabii ki. Sviatoslav Richter ve Emil Gilels başta olmak üzere pek çok 20. yüzyıl Rus piyanistinin hocası olan Heinrich Neuhaus gibi Kæmmerling de hayatının neredeyse her saniyesini hocalığa ve öğrencilerine adamış idealist bir eğitimci. Müziği temelindeki felsefesi, tarihi, geleneği başta olmak üzere tümüyle ele alan, ancak bu sonsuz boyutlardaki temelin içinde kaybolmayıp, her kişinin özelliklerine yönelik ayrıntılı okuma ve anlama çalışmalarına ağırlık veren bir eğitmen. Onun dersini sadece bir saat izlemek bile yeter. Doğru teşhis, anında tedavi, hızla iyileşme, anlayış ve sabır.
Profesörün şu sıralarda Hannover’de Emrecan Yavuz adında bir de Türk öğrencisi var. Kâmuran Gündemir’in son öğrencisiydi Emrecan. Zamansız yitirdiğimiz Kâmuran Gündemir, Türkiye’nin belki de ilk gerçek piyano pedagogu idi. O da Kæmmerling gibi hayatını öğrencilerinin hayatı ile bütünleştirmiş, kendini eğitime adamıştı. Muhittin Dürrüoğlu, Emre Elivar ve Fazıl Say gibi piyanistleri yetiştirmiş, sonra da onların dünyaya kendi kanatlarıyla uçmalarını sağlamıştı. Emrecan Yavuz ise hocasını kaybettiğinde henüz kendi kanatları ile uçacak yaşta değildi. Aradan geçen zamanda epey değişik adreste Kâmuran Gündemir gibi bir hocayı aradı Emrecan, ve sonunda aradığını, Kæmmerling’de bulduğunu düşünüyor. Bundan böyle Emrecan’ın çalışmalarını daha yakından izlemek için mükemmel bir sebep var şimdi.




5 Ağustos 2010 Perşembe

ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’NDE NELER OL(M)UYOR?


Atatürk Kültür Merkezi yıkılmalı mı, yıkılmamalı mı sorusunun ortamı gerdiği günlerden bu yana neredeyse 2 yıl geçti. AKM yıkımı olasılığı ve sonuçları hakkındaki son yazımı 2 Ekim 2007’de yazmışım. 1946’dan beri sürüp giden AKM sorunsalının 21. yüzyılda canlılığını ya da cansızlığını koruma konusundaki direnci gerçekten takdire şayandır. Bakıyorum, son zamanlarda konunun üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. AKM’de 1970’lerden beri barınmakta olan Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası ve Devlet Tiyatrosu İstanbul’un çeşitli coğrafi bölgelerine dağılmış, can çekişmekle meşguller.

AKM binası 31 Mayıs 2008’de boşaltılmış. Yedi aydır boş duran binada tadilata yönelik bir hareket olmadığı kesin. Tadilat projesinin ya da projelerinin üzerindeki tartışmalar sürmekteymiş. Onlar tartışa dursunlar 2010 kapıda. Avrupa Kültür Merkezi olma hevesindeki İstanbul’un çağdaş anlamdaki tek sahnesi, yedi aydır proje tartışmalarının bitmesini ve harekete geçilmesini bekliyor anlaşılan. Kuş mu konduracaklar acaba AKM’ye diye merak ediyorum.

Senfoni Orkestrası ile Opera ve Bale, Üsküdar’daki eski Tekel binasına sığınmış vaziyette. Orkestra provaları orada yapılıyormuş. İdari birimler de anlaşılan Tekel binasına taşınmış. Devlet Tiyatrosu’nun yeri ise bir muamma. İnternet sitesindeki telefonlara baş vurmaya kalktığınızda karşınıza banddan kayıtlı bir ses çıkıyor ve mesaj bırakmanızı istiyor. Devlet Tiyatrosu’na şahsen ulaşamasanız da aslında halka hizmet verme görevini hakkıyla yerine getiriyor gibi görünüyor. Şişli Cevahir Sahnesi’nde hem büyüklere hem de çocuklara oyunlar sahnelenmekte. Beykoz Feridun Karakaya Sahnesi ile Harbiye Kenter Tiyatrosu’nda da hemen hergün bir oyun var.

Devlet Opera ve Balesi, Kadıköy Süreyya Opera’sına sıkışmış kalmış durumda. Yine de bu salonda temsiller verebildikleri için aslında Kadıköy Belediyesine ne kadar dua etseler azdır. Ancak Süreyya Opera sahnesinde büyük prodüksiyonları gerçekleştiremedikleri de başka bir sıkıntı konusu. Orkestra çukuruna orkestranın sığmadığı söylentileri dolaşıyor etrafta.

Gelelim, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın içler acısı durumuna. İstanbul’da AKM büyük sahnesi dışında normal bir senfoni orkestrasının sığabileceği akustik koşullara uygun sahne sayısı görünürde sadece iki. Caddebostan Kültür Merkezi, 650 kişilik bir salon. Zaten bütün konserler bu sayede tıka basa doluyormuş. Aman Ne Güzel...

Kadıköy Belediyesi bu salonu İDSO’ya ayda ancak bir kez tahsis ediyor. IDSO, 1500 kişilik Lütfi Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi’inde Şubat ayında iki, Mart’ta bir konser verebilecek. 15 Mayıs’taki Kapanış Konseri de Lütfi Kırdar Salonunda verilebilecek. Bütün bu bilgileri internetten alabiliyoruz. Yani ben internetin yalancısıyım. Yetkililer pek konuşmak istemiyorlar.

AKM açıkken her hafta iki konser veren IDSO bu yıl Ocak ayında iki konser verebiliyor ancak. Salon kıtlığından kentimizin en eski, en kıdemli senfoni orkestrası Şubat’ta 3, Mart’ta 2, Nisan’da 1 ve Mayıs’ta 2 konser vererek sezonu kapatacak. Bence bu, Kültür Başkenti olma hevesi ve ümidi içinde olan İstanbul gibi bir dünya kenti için utanılacak bir durumdur.
AKM YIKILSIN MI?


Son bir kaç haftadır Radikal gazetesi AKM'nin artık kangrenleşmiş sorununa yeniden neşter vurmakta. Bana gelince, 2008 yılından beri AKM hakkında kaç yazı yazdım hatırlamıyorum bile. Bakalım bu sefer Radikal'in işi inatla ele alması bir işe yarayacak mı? AKM'ye opera, tiyatro, bale ve orkestra sanatçıları cesaretle ve yüksek sesle sahip çıkmadıkça pek yol alınacağını sanmam ama yine de Çetin Altan'ın dediği gibi enseyi karartmalayım. Aşağıya Milliyet gazetesinde 2008 ve 2009 yıllarında çıkan iki yazımı ekliyorum.

Filiz Ali


AKM yıkılsın mı? Neden yıkılsın ki?
Yıkılan yapının yerine yenisi yapılacak mı?
Yeni yapının projesi hazır mı?
Yeni yapının inşaatı kaç yıl sürecek?
Böyle bir yapının, özellikle sahne teknolojisi ile ilgili bütçesinin nereden, nasıl karşılanacağı belli mi?
İnşaat sürerken Devletin Opera ve Balesi, Tiyatroları, Senfoni Orkestrası ve Koroları, temsillerini, konserlerini nerede veya nerelerde verecek?
Ayazağa’daki Kültür Merkezi Projesi yıllardır uykuya yatırılmışken AKM’nin yıkılıp yeniden yapılacağına inanmamız beklenebilir mi?
Yeni Kültür Bakanı Ertuğrul Günay makul birine benziyor. Geçmişine hürmeten kendisine inanmak ister gönül. O da konuya “temkinli” yaklaşıyormuş. Aslında aklın yolu birdir ya, neyse.
AKM binasını mimari açıdan beğenmeyebilir, fonksiyonel bulmayabilirsiniz
Eskidiğine inanabilirsiniz.
Temsil ve konser sırasında sifon seslerinin duyulduğundan şikâyet edebilirsiniz -ki bu satırların yazarı yıllar önce bu şikâyeti bir yazısında dile getirmişti-.

Sahne arkasının, prova ve soyunma odalarının, depoların yetersizliğinden, bakımsızlığından dem vurabilirsiniz.
Binanın yönetiminin çağın gerisinde kaldığına değinebilirsiniz.
AKM’nin çok başlı yönetildiğinden ve bunun birimler arasındaki işbirliğini karmakarışık eylediğinden söz edebilirsiniz.
Amma, bütün bunların tek çaresinin binayı yıkmak olduğunu söyleyemezsiniz.

Şimdi bir de AKM tarihine göz alım.

Taksim Meydanına bütün büyük dünya kentlerinde olduğu gibi görkemli bir Opera Binası yapma fikri ilk kez 1930’larda oluşmuş. Binanın temeli 1946’da atılmış. Benim gençliğim Taksim Meydanındaki bitmez tükenmez inşaata bakarak geçti. Sonunda bina Atatürk Kültür Merkezi adıyla 1969’da açıldı. Açılmasıyla bir yıl sonra yanması bir oldu. Taksim Meydanındaki onarım inşaatına bakarak hayatımdan bir on yıl daha aktı gitti. Sonunda 1978’de AKM yeniden hizmete girdi.

Demek ki bu örneklerden yola çıkacak olursak, AKM’nin yıkılması ve yeniden inşa edilmesi en iyi ihtimalle ve ömrümüz vefa ederse bir on yılımızı daha Taksim’deki inşaata bakarak geçireceğimizi gösteriyor.
AKM yandığında opera temsilleri şimdiki Taksim Sahnesine alınmıştı. Derme çatma sahnede derme çatma temsillerle geçti on yıl. Senfoni konserleri ise Şan tiyatrosunda veriliyordu. İşin garibi Şan Tiyatrosu da yok artık, o da yandı. “Taksim Sahnesi var” diyecek olursanız, ne yazık ki daha geçenlerde, hem de yeni sezon başlarken sahipleri Devlet Tiyatrosu’nu çıkardı oradan. Bu durumda Devlet Opera ve Balesi, Tiyatrosu, Senfoni Orkestrası ve Korolar yakın gelecekte sokakta kalacak gibi görünüyor.
2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un sanat kurumlarını işte böyle bir gelecek bekliyor. Tebrikler…