14 Temmuz 2019 Pazar


1950’lerden Ankara Devlet Konservatuarı Notları, Anılar…
Filiz Ali
MARTIN BOCHMANN
Ben cellist değilim. Olmaya da hiç heves etmedim ama seviyorum bu çalgıyı, sesini, repertuarını, cellistleri. Martin Bochmann adında bir cello hocası vardı Ankara Devlet Konservatuarında. O devre göre uzun sayılan kırlaşmış kumral saçları uçuşup alnına düşerdi viyolonsel çalarken. On odalardan ana binaya giden uzun koridoru hızlı adımlarla arşınlar, kalın çerçeveli gözlüğünün üzerinden hafif gülümseyerek selamlardı biz öğrencileri.
Giysilerini dün gibi hatırlıyorum. Çizgili kadifeden bej renkli pantalonu, tweed ceketi, frenk gömleğinin üzerine giydiği yün kazağı ve rahat ayakkabıları ile yaylanarak yürürdü. Bizden biri olmadığı aşikârdı. Bizim hocalarımız -ki onlar Türk Beşleri idiler- daima takım elbiseyle gelirlerdi okula. Ulvi bey de, Necil bey de sabah derslerinde bile papyon kravat takarlar, arkaya doğru sımsıkı taranmış kısa saçları ve sinekkaydı traşları ile insanda ilk bakışta derin bir saygı uyandırırlardı. Öyle Bochmann gibi dağınık saç hiç görülmemişti okulda.
Bochmann’ın kendisi Alman, ama karısı ve arabası İngilizdi. O hafif derbederliğinde İngilizlilik sezilirdi. Oxford, Cambridge havası gibi. O zaman tabii bizim bütün bunlardan haberimiz yok. Parasız yatılı okuyan yoksul çocuklarız. Senede bir okulun verdiği elbise ve pabuçla idare ediyoruz. Ama kurt gibi açız müziğe.
Neyse konudan uzaklaşmayalım. Bochmann’dan önce okulun viyolonsel hocası Saldarelli adında bir İtalyandı. Sırım gibi ince ve şık giyinen bir  İtalyandı Saldarelli. Konservatuarda piyanist Fuat Turkay’dan başka hiç bir hoca İtalyanca bilmediğinden Saldarelli ile iletişimin kolay olmadığını duyuyorduk. Piyano hocam Ferhunde Erkin, kardeşi keman hocası Necdet Remzi Atak ve Saldarelli bir trio kurmuşlardı ben okula girdiğim yıl, yani 1949. O sıralarda Ferhunde Hanım ile kardeşi Necdet küs, konuşmuyorlar, Saldarelli de İtalyancadan başka dil bilmediğinden provalar ölüm sessizliği içinde adamakıllı sıkıntılı geçmekte.
Ferhunde hanım çocukken Fransız mürebbiye ile Fransızca öğrenmiş, Amerikan Koleji’nde İngilizce, Almanya’da da Almanca öğrendiğinden Saldarelli ile her üç dilin yardımıyla anlaşmaya çalışıyor.Ama nafile. Provalarda Saldarelli ile tartışabilmek için son çare İtalyanca öğrenmek. Ve o, on parmağında on marifet olan olağanüstü yetenekli hocam gerçekten öğreniyor İtalyanca konuşmayı. Herhalde trio çalışmaları bu aşamadan itibaren iyi gitmiş olmalı ki Saldarelli Türkiyeden ayrılmadan önce Erkin-Atak-Saldarelli üçlüsünün Cebeci Konservatuarı konser salonunda verdikleri trio konserini çok iyi hatırlıyorum.
Martin Bochmann, Saldarelli’den sonra Viyolonsel bölümüne gelmiş ve bölüme canlılık getirmişti. Bochmann’ın öğrencilerinden Yalçın Başar sınıf arkadaşım, Oral Dai ortaokulu bitirip geldiği için yaşı büyük ama bizden bir sınıf küçük, Aziz Gürerk ise abimizdi. Sonraki yıllarda Ali Doğan ve Doğan Cangal da katıldı Bochmann’ın sınıfına. Koridorlarda, tuvalet aralığında, çamaşırhanede, yemekhane kapısı önünde, nerede boş yer bulurlarsa altlarına bir sandalye, önlerine de bir nota sehpası koyup çalışmaya koyulurlardı viyolonselciler. Bu vesileyle bütün viyolonsel repertuarını istesek de istemesek de duya duya öğrenmiş olurduk.  Piyanist lâzım olduğunda Filiz hazır. Vivaldi ile başlayıp Haydn, Boccherini ile devam edip, Beethoven, Brahms sonatlara kadar giden bir repeertuarı, Saint-Saens, Dvorak, Schumann, Lalo konçertoları bu arkadaşlarla çalışarak, derslerde ve konserlerde çalarak öğrenmiş olmak da bir şanstı o zaman.
Sonra merak ettim. Kısa bir Internet araştırması sonucunda Martin Bochmann’ın oğlu Christopher Bochmann’ı buldum. Şimdilerde Portekiz’de yaşıyor, Evora Üniversitesi’nde kompozisyon ve orkestra şefliği dersi veriyormuş Christopher. Kendisiyle sanal âlemin postasıyla mektuplaştık. Dokuz yaşına kadar Ankara’da Bülten Sokak’ta oturduklarını hatırlıyor. Babasının beğendiği öğrencilerden birinin Aziz Gürerk, öbürünün de Doğan Cangal olduğu bilgisi hafızasında yer etmiş. Baba Bochmann, savaşı Köln ve Düsseldorf ‘da orkestra solisti ve öğretmen olarak çok büyük zorluklarla yaşamış, ilk eşini 1943’de doğum sırasında kaybetmiş.
Savaş bitince Almanya’dan uzaklaşmak isteği ile karşısına ilk çıkan fırsatı değerlendirerek yeni eşiyle Ankara’ya gelmiş. Ankara Devlet Konservatuarı’nda Macar kökenli Alman keman hocası Licco Amar ile tanışınca bu dilini, kültürünü, adetlerini bilmediği kentte kendini yabancı hissetmeyeceğini anlamış. Bochmann ve Amar’ın Cebeci’deki Ankara Devlet Konservatuarı Konser Salonu’nda verdikleri konserlerin hepsinin dinleyicileri zamanın kodamanları, devlet memurları, üniversite hocaları ve biz öğrencilerdik. Öğrenciler balkonda oturur ve aşağıya partere gelen şık hanım ve beyleri seyreder, hocalarımızı ve konuk müzikçileri çılgınca alkışlardı. Bu konserlerden birinin programını saklamışım. 7 Mart 1954 günü önce Licco Amar, Prokofiyefin 1. Keman sonatını  piyanist Eduard Zuckmayer eşliğinde çalmış, ardından yine Zuckmayer eşliğinde Martin Bochmann’dan, Arthur Honegger’in Viyolonsel Sonatını dinlemişiz. Aradan sonra Amar, Bochmann ve Zuckmayer üçlüsü Schubert’in ünlü op.100 mi bemol majör piyanolu üçlüsünü seslendirmişler. Program notlarını o sırada kompozisyon öğrencisi olan Gültekin Oransay büyük bir titizlikle hazırlamış. Eserler ve solistler hakkında etraflı bilgiler vermiş.

Yeri gelmişken Gültekin’de de söz etmeliyim. Gülteki Oransay, Ankara Devlet Konservatuarı Kompozisyon bölümünden mezun olduktan sonra Almanya’ya gitti. Münih Üniversitesi’nde Müzik Bilimi doktorası yaptı. Türkiyede  Müzik Bilimi/Müzikoloji  alanındaki ilk akademik niteliğe sahip araştırmacı bilim adamı olarak önemi büyüktür Oransay’ın. Gültekin’in araştırmacılık yönü daha öğrencilik yıllarında belliydi zaten. Okul kitaplığında onu Der Brockhaus ciltleri ya da Grove’s Müzik sözlüğü sayfaları arasında kaybolmuş bulmak mümkündü. Annesi Alman olduğundan ana dili hem Almanca hem de Türkçeydi. Gayet iyi bildiği İngilizceyi de kendi gayretiyle öğrenmişti. Yaşadığı sürece çeşitli müzik insanları ile girdiği polemikler dolayısıyla kendine epey düşman edinmişti Gültekin. Polemiğe girdiği kişilerden fersah fersah daha fazla donanımlı olduğundan hiç kuşkum yok ama sert karakteri esnemeğe hiç izin vermedi ve genç denilecek yaşta, 59 yaşında vefat etti. [1]


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder