15 Eylül 2011 Perşembe

İDİL BİRET ARŞİVİ VE BEETHOVEN PROJESİ


Üne, ünlülüğe ve ünlülere tapınma yüzyıllardır alışageldiğimiz bütün sanatsal değerleri altüst eden, yozlaştıran, önemsizleştiren, sıradanlaştıran bir 21. yüzyıl fenomeni. “Baş ol da istersen soğan başı ol” özdeyişimize uygun biçimde “Ünlü ol da neyin ünlüsü olursan ol” aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Mesleğinin ne olduğu bilinmeyen, yeteneği, becerileri var mı yok mu belirsiz bir “İkoncan ol” istersen, ününden geçilmesin. Servetini hangi yollarla kazandığı şüpheli ama “ünlü iş adamının” sevgilisi olursan hayattaki amacına ulaşmış sayılırsın mesela. Öte yandan görsel medyanın yarattığı “ünlü sanatçılar” var. Kimi “ünlü” ne idüğü belirsiz bir tür müziğin duayeni, kimi “ünlü” sahnelerin divası, kimi henüz civciv ama kanal kanal gezerken yolda birden “ün”leniveriyor.

Kempff, Biret, Keilberth
 İdil Biret, dünyadaki bu yeni ünlülerden biri değil. O, üç yaşından beri dikkatleri üzerinde toplayan, hayatı boyunca klasik müzik dünyasının hayranlığını, saygısını kazanmasına rağmen hiç istifini bozmadan “olduğu gibi olmayı” başaran bir yeni zaman fenomeni. Ailesinin üstün yeteneğini fark ettiği şanslı çocuklardan biri. Eğitimini eğil ellerde almasını sağlayan özel yasa sayesinde devam eden şansını boşa çıkarmayan, yirminci yüzyılın ermiş hocalarının hepsinden başka özellikler kapan, başka sırlar öğrenen, daha 16 yaşındayken konser turnelerine çıkarak dünyayı tanıyan ve dünyanın da onu tanımasını normal karşılayan bir çocuk.

Kariyerinin başlangıcındaki bir olay onun kişisel özelliklerini bütün açıklığıyla ortaya koyar. 21 Kasım 1963 günü Birleşik Amerika’daki “debut” yani ilk konserini Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde verecektir. Orkestrayı Erich Leinsdorf yönetmektedir. İdil, Rachmaninof’un hem teknik hem de müzikal açıdan en zor konçertosu sayılan 3. Piyano Konçertosunu yorumlayacaktır. 21 Kasım doğum tarihidir İdil’in. 22 yaşına girecektir o gün. Orkestra provada “Happy Birthday” müziğini çalar. Her şey çok güzeldir. Konser saati geldiğinde İdil bir tuhaflık sezer. Şef Leinsdorf bir ara kireç gibi yüzle kapıdan başını uzatır, bir şeyler söylemek ister gibidir, sonra vazgeçer, gider. Dakikalarca süren gerilimden sonra esrar çözülür, İdil’in babası odaya gelerek Başkan Kennedy’nin öldürüldüğünü ve orkestra yönetiminin konsere devam edip etmemeye karar veremediğini anlatır. Uzun bir bekleyişten sonra Boston Senfoni Orkestrası Vakfının Yönetim Kurulu Başkanı Henry B. Cabot sahneye çıkar, sesi titreyerek kendi babası öldüğü gün Boston Senfoni Orkestrası’nın konserine büyük üzüntüsüne rağmen yine de geldiğini ve müziğin teselli edici gücüne inandığını söyler ve seyirciye konsere devam etme kararı aldıklarını açıklar.

İdil Biret, yıllar sonra “Herkesin morali çok kötüydü ama yine de çaldık. Benim Birleşik Amerika’daki ilk konserim için trajik bir başlangıç oldu” der. 2000 yılında Boston Globe gazetesi müzik yazarı Richard Dyer, o günü dün gibi hatırladığına değindiği yazısında Boston Senfoni Orkestrası’nın bu olağandışı konserinden söz ediyordu. Dyer, konserin, Kennedy’nin ölümü dolayısıyla Beethoven’in 3 numaralı Eroica Senfonisi’nin “Cenaze Marşı” bölümü ile başladığını; ardından 22 yaşındaki genç piyanist İdil Biret’in konçertoyu büyük bir olgunlukla, piyanistik ateşini alev alev yansıtarak yorumladığını anlatıyordu.

Aradan yıllar geçti. İdil Biret, kendi kulvarında ilerlemeye devam ederken, bazı başka piyanistlerin hedef değiştirip popülerlik kulvarına kaydıklarını gördü. O istifini hiç bozmadan inandığı ustaların, inandığı bestecilerin yolunda kendini geliştirmeye devam etti. İdil Biret, gerçek piyanistler arasındaki sessiz ama ortak uzlaşma ile saygınlığına saygınlık kattı. Hem birinci sınıf konser kariyerine devam etti hem de ondan konser isteyen memleketlilerine hiç gocunmadan her koşula ayak uydurarak yanıt vermeye çalıştı. Dünya çapında piyano yarışmalarının jürilerine çağrıldı. Jürilerin politik ortamlarında adaletli duruşundan hiç ödün vermedi.

İdil Biret, piyanistler dünyasında olağanüstü repertuarı ile de tanınıyordu. Tanrı vergisi üstün yeteneği onun piyano edebiyatının neredeyse tüm eserlerini belleğine kaydetmesini sağlamıştı. 1960’lı yıllardan itibaren plak kayıtlarına başladı. Finnadar/Atlantic, EMI, Decca ve Vega firmaları için kaydettiği sayısız eser bugün İdil Biret diskografisinin ilk yıllarını açıklıyor. 1980’lerden itibaren Naxos firması ile başlayan beraberliğinin ilk yıllarında Biret, Liszt, Çaykovski, Ravel, Saint-Saens, Schumann, Grieg, Franck ve Massenet’in bütün piyano konçertolarına ek olarak Piérre Boulez’in 3 Sonatı’nı, György Ligeti’nin Etude’lerini, son olarak da Berlioz’un Senfoni Fantastik ve Harold in Italy’sinin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarını kaydetmişti. Naxos firması ile başladığı ikinci projede İdil Biret, Brahms, Chopin ve Rachmaninof’un bütün piyano eserlerini kaydetti. Böyle büyük işlere benim diyen her piyanistin kalkışmadığını biliyoruz. Zaten Chopin’in bütün eserlerini kaydetme cesaretini gösteren bir İdil Biret var bu dünyada bir de Vladimir Ashkenazy.

Ancak asıl büyük proje daha yeni bitti. 22 yıllık bir süreç bu. Bu süreç içinde İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel İdil Biret Arşivi IBA markası altında İdil’in daha önce yapılmış bütün kayıtlarını toplamaya başladı. Öte yandan dev Beethoven projesinin ilk adımları 1985 yılında atılmış oldu. 1985 ve 86 yılları boyunca İdil Biret, Beethoven’in Liszt tarafından piyanoya uyarlanan dokuz senfonisini EMI firması için kaydetti. Kayıtlar Brüksel yakınındaki Chamont’da bulunan St. Bavon Kilisesi’nde yapıldı. Altı plaklık bir kutu olarak Liszt’in 100. ölüm yılı 1986’da piyasaya çıkan Beethoven/Liszt Senfoniler müzik dünyasında büyük yankı yaptı. 1986 Montpellier Festivali’nde İdil, bütün senfonileri dört ayrı akşam verdiği resitallerde yorumladı. Konserler Fransız Ulusal Radyosu tarafından naklen yayınlandı ve tabii ki yer yerinden oynadı.

8 Eylül 2011 AIMA Konseri, Ayvalık
 Sırada Beethoven’in 32 Sonatı vardı. Biret ve Büyükyüksel çiftinin 1985 yılında tanıştıkları Belçikalı ses mühendisi Michel Devos ile kayıtları yine St. Bavon Kilisesi’nde yapmaya devam ettiler. Konçertolar ve Piyanolu Koral Fantezi kayıtlarını Ankara Bilkent Konser Salonu’nda ses mühendisi Günther Appenheimer gerçekleştirdi. Bilkent Senfoni Orkestrasını, Varşova Filarmoni Orkestrası Şefi Antoni Wit yönetiyordu. İdil Biret Beethoven Edisyonu kayıtları 2008’de sonuçlandığında İdil Biret, dünyada Beethoven’in 32 Piyano Sonatı’nı, 5 Piyano Konçertosu ve Piyanolu Koral Fantazisi’ni, Dokuz Senfonisi’nin Liszt uyarlamasını kaydeden ilk piyanist olarak tarihe geçmişti.

İçinde 19 CD ve 1 DVD bulunan İdil Biret Beethoven Edition kutusu, Ekim ayından itibaren satışa çıkacak. Şefik Büyükyüksel’in söylediğine göre bu kutu İstanbul’da imal ediliyor. Naxos firması ise kutuları Almanya’ya ithal edip oradan dünya dağıtımını yapacak. Türkiye’den Almanya’ya kutu ile Beethoven ihraç ediliyor. “Ne ilginç değil mi?” diyor Şefik. “İşte Cumhuriyet’in müzik devrimleri bizlere bunları yapma imkânını verdi” diye devam ediyor. Almanya’da buna ilaveten Naxos üç ayrı kutuda Sonatlar (10 CD), Senfoniler (6 CD) ve Konçertolar (3 CD) imal edip yayınlayacak. Böylece Ekim ayında dört ayrı kutu satışa sunulacak. İsteyen beğendiğini alacak.

İdil Biret’in bu dev projesini taçlandıran DVD’nin adı:

Making of the Beethoven Recordings

A Musical Odyssey 1985–2008.

Beethoven Kayıtlarının Yapım Serüveni. Yöneten Eytan İpeker.

DVD’de dev projelerin alçak gönüllü gerçek sanatçısının ağzından müzik üzerine düşündüklerini de öğreniyor ve Beethoven’in piyano konçertolarını canlı olarak seyredebiliyor ve dinliyoruz.





28 Haziran 2011 Salı


GÜHER & SÜHER PEKİNEL “LIVE IN CONCERT” DVD
Filiz Ali
Küçük Wolfgang Amadeus ile ablası Nannerl, bilinen en eski piyano ikilisiydi. Leopold Mozart’ın üzerlerine titrediği üstün yetenekli bu çocuklar, babalarıyla çıktıkları konser turnelerinde soyluların, hükümdarların saraylarındaki klavyeli çalgıların önündeki tabureye çoğu zaman yan yana oturarak küçük Wolfgang’ın bir çırpıda besteleyiverdiği dört el sonatları icra eder dinleyenleri hayranlıklara garkeder, hayretlere düşürürlerdi. Aradan geçen yıllarda küçük Wofgang, babasıyla turnelere devam ederken, ablası Nannerl, Salzburg’daki evde kalmaya başladı. Ne kadar üstün yetenekli olursa olsun bir kızın müziği meslek olarak düşünmesine asla izin verilemezdi o devirde. Ne var ki Wolfgang 23 yaşına gelip, babasının itirazlarına rağmen Salzburg’dan ayrılmaya ve Viyana’ya gitmeğe karar verdiğinde yaptığı son beste ablasıyla birlikte çalacağı Mi bemol Majör No. 10, K. 365,  İki Piyano için Konçerto idi.
İşte o gün bu gün, Mozart’ın ablasına veda duyarlığı taşıyan bu güzel eser, piyano ikilisi repertuarının vazgeçilmezidir.

Güher & Süher Pekinel kardeşler de ilk kez halk huzuruna 9 yaşındayken Ankara Radyosu’nda Mozart’ın bu ünlü konçertosu ile çıktılar. Rahmetli Hikmet Şimşek’in yönettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde verdikleri bu ilk konserden sonra uzun yıllar sürecek çok zorlu ama verimli bir eğitim sürecinin içene girdiler. Anneleri, ikizlerinin ulaşabilecekleri en iyi eğitimi alabilmeleri için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadı. Onlar da müzik aşkı, disiplin, öğrenme açlığı ile besledikleri eğitim süreçleri sonucunda dünyanın önde gelen “Piyano İkilileri” arasındaki en üst basamağa tırmandılar.

Bundan bir süre önce, kariyerlerinin onları zirveye taşıyan serüvenini birlikte anlattıkları, hayata, sanata, topluma bakışlarını dile getirdikleri, birbirinden nefis konser ve prova kayıtlarının yer aldığı Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri ile hayatlarının her aşamasında uyguladıkları mükemmeliyetçiliği gözler önüne sermeye karar verdiler. Karşımıza burada da Wolfgang Amadeus Mozart’ın İki Piyano Konçertosu ile çıkıyordu Pekineller. Londra’daki Cadogan Hall’da 2007 yılında gerçekleştirilen konser kaydında orkestra bu kez İngiliz Oda Orkestrası ve şef Sir Colin Davis. Dokuz yaşında ilk kez çaldıkları bu konçertoyu olgunlaştırarak her seferinde eserin farklı derinliklerini, renklerini keşfederek yeniden yeniden yorumlayarak ulaştıkları düzey tarifsiz. Aralarındaki inanılmaz uyumu, dokunuşlarının güzelliğini, iç dinamiklerinin coşkusunu, konser sırasında kaçırdığımız ayrıntıları bu DVD’de yakalamamız mümkün.

Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri sanatçıların hayatlarının ve kariyerlerinin enfes bir retrospektifi. Double Life başlığı ile seyrettiğimiz portrede bu olağanüstü yetenekli, kararlı, titiz, mükemmeliyetçi ikiz kardeşlerin çocukluktan bu güne ilmik ilmik dokudukları hayatlarını, entellektüel ve sanatsal gelişimlerini izliyoruz. Öte yandan, Pekinellerin çocukluklarından beri tekrar tekrar keşfetmeye doyamadıkları Johann Sebastian Bach, burada bambaşka kılıklara bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor. Bach, oldum olasıya örneğin Dave Brubeck, Herbie Hancock, Keith Jarrett, Chick Correa gibi caz piyanistlerini cezbetmiş bir ustadır. Ancak bu piyanistlerin hiçbiri Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier gibi kafayı toptan Bach’a takmamıştı. Loussier, 1959 yılında Play Bach Trio’yu kurduğunda henüz 25 yaşındaydı. Play Bach Trio ile Bach’ın eserlerini temel alarak namütenâhî yani ucu bucağı olmayan doğaçlamalar yapıyordu.

Jacques Loussier ile konser sonrası.

Fakat herhalde Jacques Loussier, günün birinde Play Bach fikrinin boyutlarının alabildiğine genişleyip Bach’ın Üç Piyano için Re Minör Konçerto’sunu Türk piyano ikilisi Pekineller ile çalmaya varacağını aklına hiç getirmemişti. Ancak Pekinel kardeşlerin inandıkları konularda tuttuklarını koparan kararlılıklarını hesaba katmamıştı anlaşılan. Sonuç muhteşem olmuştu. 2001 Schwetzingen Festivali konseri, Jacques Loussier Trio ve Güher & Süher Pekinel piyano ikilisi işbirliğinin büyük başarısı ile sonuçlandı. Konserin canlı kaydında Bach’ın Do Minör iki piyano ve yaylılar için Konçertosunu Pekinel ikilisi önce Jacques Loussier’in iki piyano, bas ve davullar için alışılmadık bir caz ve klasik karışımı düzenlemesi ile yorumluyorlar. Ardından da bestecinin Re Minör Üç Piyano için Konçertosunu üçü birden yine Loussier’nin caz düzenlemeleriyle çalıyorlar.
DVD’lerin en güzel sürprizi ise Pekinellerin 2007 yılında Londra Cadogan Hall’da verdikleri konserin ikinci yarısında Bach’ın İki Piyano için Konçertosunu bu kez vaktiyle Bach’ın yazdığı gibi yaylılar orkestrası eşliğinde yorumlamaları.

İki piyanistin bir araya gelip bir konser ikilisi oluşturmaları 1900’lerin başından itibaren evli çiftlerin birlikte konser verme arzularına bağlanabilir. Örneğin 20. yüzyılın başlarında Avrupa’ın başkentlerinde çok başarılı solo konser kariyerini sürdürmekte olan Rus piyanist Josef Lhevinne, 1908’de Moskova Konservatuarını başarıyla bitiren genç piyanist Rosina Bessie ile evlenip, solo kariyerine eşiyle birlikte oluşturdukları piano ikilisini de eklemişti. 1919’da New York’a göçen çift hem piyano ikilisi hem de Juilliard Müzik Okulu’nun efsanevi öğretmenleri olarak tarihe geçmişlerdi.

Ditta Pasztory ve Bela Bartok
Macar besteci ve piyanist Bela Bartok da 1940 yılında savaştan kaçarak New York’a geldiğinde, karısı Ditta Pasztory ile verdikleri konserlerde iki piyano için bestelediği eserlerini yorumlayarak yeni dünyada yepyeni bir kariyer yapma umudunu taşıyordu. Fransız piyanist çift Gaby & Robert Casadesus, Rus asıllı Fransız Genia Nemenoff & Pierre Luboschutz, 1930 ile 40’lı yıllarda Avrupa ve Amerika’nın her köşesinde verdikleri konserlerle ün kazanan yine Rus asıllı Vitya Vronsky & Victor Babin çifti, evli piyano ikililerinin popülerleşmesine ve yeni eserlerin bestelenmesine yol açmışlardı.

1950 ile 60’lı yıllarda Ankara ve İstanbul’da da pek çok konser veren Alfons & Aloys Kontarsky kardeşler ise çağdaş bestecilere eser ısmarlayarak, ya da var olan çağdaş eserleri yorumlayarak ün kazanmışlardı. Polonyalı besteci ve piyanist Witold Lutosławski’ye gelince, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali sırasında ekmek parası kazanmak uğruna meslekdaşı Andrzej Panufnik ile Varşova kahvelerinde iki piyano ile dans müziği çalıp, can sıkıntısından doğaçlamalar yaparken yarattığı bir başeserle, Paganini Çeşitlemeleri ile Güher & Süher Pekinel DVD’sinde yer almakta. 
Süher, Zubin Mehta ve Güher Pekinel
 Güher & Süher Pekinel 1984 yılında Herbert von Karajan tarafından keşfedildiler. Karajan, Berlin ve Viyana Filarmoni Orkestralarının  şefi, Salzburg Festivali’nin yöneticisi, Deutsche Grammophone plak firmasının baş danışmanı, tek bir işareti ile müzisyenlerin kariyerlerini yüceltebilen ya da yok edebilen bir güç. Böyle bir gücün Pekinel kardeşleri Salzburg Festivali’ne davet etmesi hiç kuşkusuz onların uluslararası kariyerlerinin en tepe noktada başlamasına yardımcı olmuştu. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Berlin, Viyana, Londra, New York, Los Angeles, İsrail, Tokyo Filarmoni Orkestraları ile konserler; haftalar, hatta aylar süren kıtalar arası turneler; festivaller; hep en önemli konser serilerinde yer almalar, Zubin Mehta ile verilen konserler. Birbiri ardına çıkan CD’lerle iki piyano edebiyatının bütün klasiklerini kaydederek kusursuz ve eksiksiz bir diskografi yaratmak, sonunda da DVD’ler ile Bach, Mozart, Brahms, Rahmaninof, Francis Poulenc, Darius Milhaud ile Witold Lutoslawski’nin orkestra eşlikli ya da solo eserlerinden seçilmiş görsel ve işitsel bir şölen.

Uluslararası müzik dünyasında böyle bir noktaya ulaşmak hangi milletten olursa olsun binlerce müzisyenin rüyasıdır. Ne var ki bu noktaya ulaşmak çok az sayıda müzisyene nasibolur. Zirveye vardıktan sonra, oradan inmemek de ayrı bir çaba, kararlılık, inanç ve disiplin ister. Pekinel kardeşlerin bunu başararak, isimlerini dünya müzik tarihine bir daha silinmemek üzere yazdırmış olmaları Türkiye açısından dikkate alınması gereken, övünülecek bir olaydır.

12 Haziran 2011 Pazar

Bu söyleşiyi gazeteci SerhanYedig, Müzik Söyleşileri adlı web sitesinde yayınlamıştı. Ben de kendi yazımı onun sitesinden ödünç alıp blog okuyucularımla paylaşmak istedim.

Filiz

FİLİZ ALİ / Memleket için bir şeyler yapmak görevimdi, böyle yetiştirilmiştim

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi'nin kurucusu, müzikolog Prof. Dr. Filiz Ali, 2011’de kurumun 14’üncü yaşını kutladı. Kurumsal destek alamamaktan şikayetçiydi. "Gönüllülüğün de bir sınırı var" diyordu. Şubat ayında Koç Vakfı’nın ödülünü alması önemli bir destek oldu. Bu vesileyle yapılan söyleşide Filiz Ali, gazete yazılarını ve radyo programlarını bırakma nedenini de anlatıyor.



Bundan 14 yıl önce Ayvalık'ta ilk Boynerlerin evinde başlattıkları çalışmaları, bugün deniz kenarındaki pembe evde, klasik müzik alanında önemli sanatçıların eğitim verdiği iddialı bir akademi düzeyine gelse de bunun değerini bilenlerin sayısı çok az. Vehbi Koç Vakfı'nın Türkiye'nin gelişimine katkıda bulunan kişi ve kurumlara verilen ödülü alması nedeniyle konuştuğumuz Prof. Dr. Filiz Ali'ye "Bu yola küçük bir ekiple çıkmıştınız. Şimdi kaç kişi çalışıyor sizinle" dediğimde haklı olarak o kadar güldü ki, vaziyeti anlamak için bu yeterliydi. Öğrencisi olan Dr. İlke Boran ile başlattıkları Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi çalışmalarını, şartlar gereği hâlâ sadece ikisi sürdürüyordu. Sabancı Üniversitesi'nde ders vermeye devam eden Filiz Ali'yi dinlerken, kendini bir ideale adamanın nasıl bir kararlılık istediğini bir kez daha anlıyorsunuz.

Eski öğrencilerimle Facebook’tan haberleşiyoruz

50 yıldır klasik müzik alanında ders veriyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda 'Niye Amerika ya da İngiltere'de kalmadım,' gibi 'keşke'leriniz var mı? Türkiye'de klasik müziğe verilen değeri siz çok daha iyi biliyorsunuz çünkü...

- Doğrusu hiç keşkelerim yok. Ama eğitim sistemimizin iyiye gideceğine kötüye gitmesi beni üzüyor. Tek başıma da Türkiye'nin eğitim sistemini düzeltemeyeceğime göre bazen ümitsizliğe kapıldığım oluyor. Yurtdışında kalmayı istemezdim. Benim görevim bu memlekette bir şeyler yapmaktır, diye eğitilmişiz. Gerçekten sıkı bir eğitimmiş ki vazgeçmeden, verebileceğimin azamisini vermeye çalıştım. Pek çok öğrenci yetiştirdim. Bu öğrencilerin arasında çok iyi yerlere gelen oldu. Kimisi belki çok başarılı olamadı ama beni hayal kırıklığına uğratmadı. Şimdi Facebook sayesinde uzak kaldığımız öğrencilerimizle de temas edebiliyoruz. Öğretmenlik beni gerçekten mutlu etmiştir. Öğrenciler ve öğretmenlikle hiçbir sorunum olmadı. Benim sorunum genel olarak sistemle ve sistemi yanlış uygulayan idareciler, politikacılarla oldu.

Çok engel aşmak zorunda kaldınız mı?

- Hep oldu. En iyisini yapmak istersiniz ve yaparsınız da bir süre... Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yöneticilik yaparken Bedrettin Dalan ve ekibi benim önümü açmıştı. Bana açık kart verdiler. Sonradan gelen ekip o açık kartı kullanmama izin verdi. Fakat hiç ummadığım şekilde sonra gelen ekip, hem Cumhuriyet Halk Partisi'ydi hem Hilmi Yavuz gibi sanatsever olması gereken şair kişilerdi, onlarla çalışmalarımda çok büyük zorluklar çektim. Anlayışsızlıkla karşılaştım. O zaman bakıyorsunuz, gerçekten idealistsen ve yaptığın işin en iyisini yapmaya çalışıyorsan, her zaman mükafatlandırılmıyorsun. Bir de atasözü var biliyorsunuz: Ne gibi iyi işler yaptın da şimdi cezalandırılıyorsun, derler. Onun için alışıyor insan. Eğitim hayatımızda da buna benzer olaylar oldu. Hep mehter takımı adımları... Bir adım ileri giderseniz iki adım geri gidiyorsunuz. Radyoculukta da bunu gördüm. 25 yılın üstünde radyo programı yaptım. Her gelen yeni müdürün çeşitli yasaklarıyla karşı karşıya kaldık. Darbelerden sonra bir müdür gelir, kullandığınız kelimelere karışır. Bir başka müdür gelir, o sıralarda Bulgarlarla aramız iyi değildir, Bulgar müzikleri çalamazsınız. Bazen de düşünüyor insan: Türkiye'nin gerçekleri budur ve mücadele etmek gerekiyordu, ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

Radyo-3’ün haline çok üzülüyorum

TRT Radyo-3'ü hâlâ dinliyor musunuz? Klasik müzik yayını yapan neredeyse bir iki kanaldan biri olduğu halde uzun süre verici sorunu yaşadı ve artık bazı illerde hiç yayın yapılmaz hale geldi. Yayınların internete kaydırılacağı iddiasını nasıl yorumluyorsunuz?

- O kadar üzülüyorum ki... Çünkü ben gerçekten TRT'nin insanıyım. Daha TRT, TRT değilken Ankara il radyosunda yayın yapmaya başladım. Ne kadar büyük bir idealizm ve profesyonel anlayışla TRT'nin kurulduğunu, iyi eğitimli kişiler olduğunu biliyorum. TRT-3'ü senelerce yaşatan ve kalitesini düşürmeyen bizleriz... Gerçekten hala büyük bir dinleyici kitle vardır. Bunun anketini yapmadan, dinleyici profilini bilmeden yukarıdan karar vermek ne kadar antidemoktarik bir davranış.

Klasik müzik yayını yapan bir radyo açmak çok mu zor?

- Kültür işleri para getirmez. Artık bu kapitalist dünyada her şey parayla ölçüldüğü için, 'Reklam almıyor,' diyorlardır. Ama devlet radyosunun reklamla ne işi var? Liberal ekonomiyle yönetilen ülkelerin hepsinde devlet radyoları ve kültür sanat programları var. Bu programları yapmak devletin görevidir. BBC'yi, bütün Almanya ve Fransa'daki radyoları düşünün...

Ayvalık'ta kurduğunuz ve yüzlerce öğrenciye eğitim verilen müzik akademisinin bu yıl 14’üncü yılı... Hayal ettiğiniz noktaya geldi mi?

- Her yıl bir yenilikle devam ediyoruz. Koç Vakfı'nın verdiği ödül büyük bir motivasyon oldu. İnsanın yapmak istediklerinin hepsini gerçekleştirmesi o kadar kolay değil.


AIMA'nın mikro ekibi ve yönetim kurulu üyeleri: İlke Boran, Lale Tuluy, Fatma Kürşat, Filiz Ali, Rahmi Gencer , Halil Kantarcı. Aysel Namlı bu resimde yok.
 Küçük bir ekiple akademiyi ayakta tutuyorsunuz değil mi?

- İki kişiyiz biz. İlke Boran ve ben. Bizim ekibimiz mikro. İkimiz de 14 yıldır gönüllüyüz. Bir ara Nejat Eczacıbaşı Vakfı bize iki-üç yıl maaş ödemişti. Ama artık o da yok. Ama makro düzeyde ufak tefek destekçilerimiz çok.

Zarar ettiğimizde dostlarımız destek oluyor

Akademiyi nasıl ayakta tutabiliyorsunuz bu şartlarda?

- Master class için belli bir ücret alınıyor. O ücretin karşılığında gelen hocalara ücret ödeniyor. Öğrencilerin ücretine pansiyon da dahil. Bu arada mutlaka öğrencilere bir parti ya da gezi yaparız. Bazen ucu ucuna gelir, bazen zararda oluruz. O zaman bizim sevgili dostlarımız var. Paraya ihtiyacımız olduğunda onlardan rica ediyoruz. Bin-iki bin avro gibi.. Öğrencilere burs veren hayırsever dostlarımız var. Bu hayırseverler de çok varlıklı değil. Müziğe, gençliğe, eğitime ve bize inanmış insanlar.

Daha büyük adımlar atmak için kâr edilemiyor mu?

- (Filiz Ali burada epey gülüyor...) Kar hiçbir zaman söz konusu değil.

Kışın da konserler devam ediyor mu?

- Bu yıl mali sıkıntımız çok olduğu için yapamadık. Ama bundan önceki üç yıl her ay bir konser verdik. Mazot parasını verip binayı ısıtamayacağımız için bu yıl kış konseri yapmadık. Ama 15 günde bir sinema kulübümüzün sinema klasikleri gösterimi oldu. Hatta !f İstanbul'un gösterimlerinden bazıları da internet üzerinden orada yapıldı. Kış faaliyetleri tamamen finansmana bağlı.

Ayvalıklılar destek oluyor mu?

- Tabii çok.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın Ayvalık'taki bir binayı daha size vermek üzerine bir sözü vardı. Bu gerçekleşti mi?

- Olmadı maalesef. Bakanın üç yıl önce verdiği sözü, şu ana kadar yerine gelmedi. Zaten Kültür Bakanlığı'na ait olan kilisenin restorasyonu için bir ihale açılacaktı. Sanırım açıldı ama sonra ne oldu, bilmiyorum. Bizim yaşayabilmemiz için gerçekten bir veya iki ciddi kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Benim de en nihayet bir sabır çizgim var. İlke Boran, genç bir insandır, kendi mesleği var. Gönüllülüğün de bir sınırı var. Kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Ayvalık'ta büyük sanayi yatırımları var. Dünyada bu tür kültür ve eğitim etkinliklerine mutlaka yerel yönetimler, devlet yardımcı olur. Biz şimdiye kadar destek istemedik. Çünkü belediyemiz maddi açıdan zor durumda. Ama olması gereken budur. Akademi, Türkiye'de ilktir. Bizden sonra açılan oldu ama devam edemediler. Uluslararası anlamda devamlılığı olan ve kurumsallığı doğru giden bir başka faaliyet yok.

AKM çürümeye bırakıldı

Artık gazetelerde konserlerle ilgili eleştiri yazılarınızı niye göremiyoruz?

- Bloguma yazıyorum arada bir. Vaktim yok. Bir de yaz yaz, nereye kadar? Hiçbir şey olmuyor ki... AKM için yazdığım yazıların haddi hesabı yok. Kimsenin umurunda değil. Bir Kültür Başkenti'nde konser merkezi, opera binası nasıl olmaz? O zaman Kültür Başkenti olarak ortaya çıkma, niye çıkıyorsun? Sen var olan binanı kapatmışsın. Kullanılmayan binaların ne hale geldiğini görüyoruz. Bu bina çürüyecek, istenen bu mu? 'Artık bunu yıkmak lazım,' diyecekler. O da 10 yıl sürecek. Bu arada İstanbul gibi bir metropol, kendi orkestrası, balesini halkına gösterebilecek bir yere sahip olmayacak. Utanç verici bir şey bu.

(Figen Yanık / Mart 2011 / Sabah Gazetesi)

3 Haziran 2011 Cuma


RENEE FLEMING
Filiz Ali
19.05.2011
Renée Fleming
Maria Callas
Yüzlerce opera şarkıcısı arasından sıyrılıp en tepeye tırmanabilmenin sırrı ne olabilir acaba? Böyle bir sorunun yanıtını bulmak için opera dünyasının derinliklerine inmekte yarar var. BBC Müzik Dergisi 2007 yılında bir anket yapmış ve 20 opera eleştirmenine 20. yüzyılın en tepedeki 10 sopranosunun isimlerini alt alta sıralamalarını istemiş. 20 opera eleştirmeninin de oy birliği ile zirveye yerleştirdiği soprano tabii ki Maria Callas olmuş. Ancak aynı eleştirmenler Maria Callas’ın 20. yüzyılın en pürüzsüz sesi olmadığında da hem fikirmişler. Ne var ki Callas’ın ses rengi çok özel, sahnesi de mükemmeldi. Ayrıca 1950’lerden itibaren kalitesi gitgide gelişen plak kayıt teknolojisi, onun bu dönemde yaptığı komple opera kayıtlarıyla milyonlarca dinleyiciye ulaşmasını sağlamıştı. Maria Callas’ın özel hayatı, Yunanlı armatör Onassis ile yaşadığı büyük aşk, ardından Onassis’in onu terketmesi, üstelik bir suikasta kurban giden Amerikan Başkanı Kennedy’nin dul eşi Jacquline Kennedy ile evlenmesi, opera dünyası ile hiç ilgisi olmayan geniş bir meraklı kitlesinin de Callas’ı tanımasına yol açmıştı.
Jacquline Kennedy ve Onassis

Anket sonuçları yayınlandıktan sonra opera severler arasında kıyasıya bir kavga başladı. İlk 10’a giremeyenler arasında Renée Fleming de vardı. Ama üzülmeye gerek yok , çünkü ilk 10 arasında Leyla Gencer de, Jessye Norman da, Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko da yoktu. Youtube’da yayınlanan yorumlarda, listeye giren falanca sopranonun, filancanın ellerine su bile dökemeyeceği söyleniyor, tartışmalar kimi zaman hakaretlere varan ifadelerle ateşleniyordu.

Faustina Bordoni
Opera şarkıcılarının, hele özellikle sopranoların böyle ateşli takipçileri olması her devirde merak konusuydu. Örneğin 18. yüzyıl Londra opera sahnelerinde Handel’in bestelediği ve yönettiği operaların baş kadın rolleri konusundaki rekabetlerini saç saça, baş başa kavgaya döndüren Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’nin, aynı zamanda seyircilerini de iki rakip kampa böldükleri biliniyordu. Maria Callas ile Renata Tebaldi arasında var olduğu basın tarafından sürekli işlenen rekabet konusu büyük ihtimalle her iki sopranonun plak satışlarını harekete geçirmeyi tetiklemek maksadıyla yapılmaktaydı. Divaların nasıl yetiştiğini, en tepeye ne denli çetin bir ses ve beden işçiliği sonucu ulaştıklarını göz önüne aldığımızda onların elde ettikleri başarıyı kıskançlıkla koruma iç güdüsüyle davranmalarını da doğal karşılamalıyız.

Renée Fleming
ÇAĞDAŞ DİVA


Renée Fleming, çağdaş bir Diva. Geniş repertuarı, dünya opera sahnelerinin en çok aranan ve hayran olunan sopranolarının başında gelmesi, kariyerinin zirveye ulaştığı dönemde yapmakta olduğu video kayıtları ile opera tarihinin en gözde eserlerini belgelemesi dolayısıyla parıldamakta. Bütün bu parıltıların altında neler olduğunu ise ona sormalıyız. Kısa bir zaman önce yaptığı televizyon belgeselinde Renée Fleming, başarıya ulaşmanın insanın sırtına büyük bir yük bindirdiğini, yıllarca azimle çabalayarak arzu ettiği yere geldiğinde fena halde korkuya kapıldığını söylüyordu. Konuşmayı öğrenmeden şarkı söylemeyi öğrenen Fleming, çok içe kapanık, utangaç ve anti-sosyal bir genç kız olduğunu, kendini sadece şarkı söyleyerek ifade edebildiğini anlatıyordu. Kariyerinin ilk on yılı boyunca çok fazla çalışmış Fleming. O geniş repertuarını her opera sezonu 10 yeni opera öğrenerek elde etmiş. Zaten lisedeki adı da “Bayan Mükemmel”miş. 

HEM OPERA HEM SOFT ROCK

Cher
Ne var ki başarının bedeli besbelli ağır bir Diva için. “Hem birinci sınıf bir kariyer, hem evlilik, hem çocuklar bir arada ne yazık ki yürümüyor” diyen Renée Fleming kocasından ayrıldıktan sonra bir süre opera sahnelerini bırakmayı, sadece çocukları ile ilgilenmeyi ve ders vererek mesleğini sürdürmeyi düşünmüş ama onun gibi dünyaca ünlü bir sopranonun kariyerinin en tepe noktasında sahneleri bırakmasına kimsenin gönlü razı gelmediği belli. Zaten iki kızını da başarıyla büyütmüş, hatta onlarla birlikte Dark Hope adlı bir “indie rock” albümü ortaya çıkarmış Fleming. Albümde yer alan Peter Gabriel şarkısı In Your Eyes’ı dinlerken opera yıldızı Renée Fleming gidiyor yerine yılların pop şarkıcısı Cher’in o sanki derin bir kuyunun dibinden gelen koyu ses rengini bile gölgede bırakan başka bir Renée geliyor.

MUHTEŞEM BİR OPERA KARİYERİ

Angela Gheorghiu
Renée Fleming tam anlamıyla dolu dolu bir “Lirik Soprano”. Yani eskilerden Elisabeth Schwarzkopf, Montserrat Caballé, Mirella Freni, Kiri Te Kanawa, yenilerden Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko gibi sopranoların arasındaki kuşakta yer alan fakat yeni gelen gençlere rağmen ışığı hiç sönmeden daima parlayan bir yıldız. O, Verdi’nin La Traviata’sının aşkı uğruna kendini feda eden “Kamelyalı Kadın”ı; Otello’nun deli gibi kıskanıp boğduğu günahsız ve tertemiz “Desdemona”sı; Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasının hüzünlü “Kontes”i. O, Richard Strauss’un Der Rosencavalier “Güllü Şövalye” operasının olgun soylu kadını “Marschallin” rolünü, eserin bestelendiğinden bu yana bütün ihtişamı ile canlandıran birkaç sopranodan biri.

Fleming’in sesinin renk paleti az sopranoya nasibolacak derecede pürüzsüz. Söz gelimi Maria Callas’ın sesi üç değişik bölgeye ayrılır ve her bölgede renk değişirdi. Kimi lirik sopranonun sesinin orta ve tiz bölümü pürüzsüz giderken, alt seslerde gücünü ve rengini yitirdiğini görürüz. Ya da tam tersi olur. Oysa Fleming’in sesi bir uçtan öteki uca aynı dolulukta ve güzelliktedir. Müthiş sağlam bir tekniği vardır, nefes aldığını bile hissetmezsiniz. İtalyan ve Alman repertuarındaki rahatlığını Fransız ve Rus repertuarında da devam ettirir. Örnekse, Fransız bestecisi Massenet’in Manon’u onun hem ses tekniğini hem de oyunculuk gücünü sergilediği operalardan biridir. Nitekim, Rus olmayan bir sopranonun Çaykovski’nin Evgeniy Onegin operasının kadın kahramanı “Tatiana”yı Rusların en ünlü baritonu Dmitri Hvorostovsky’nin “Onegin”i karşısında bu denli kusursuz ve etkileyici yorumlayabilmesi Rus eleştirmenleri bile soluksuz bırakmıştır.

RENEE FLEMING VE MODA

Kiri Te Kanawa
Renée Fleming opera sahnelerinde zaferden zafere koşarken konserlerini de ihmal etmez. Onu dünyanın her köşesinde verdiği konserlerde birbirinden şık gece elbiseleri içinde görebilirsiniz. Sahnede şıklığı ile göz kamaştıran opera şarkıcısı çok azdır. Çoğu rüküş denecek derecede zevksiz giyinir nedense. Kiri Te Kanawa’nın karpuz kollu tafta tuvaletleri ya da Monserrat Caballé’nin cüssesine bakmadan giydiği geniş omuzlu pelerinleri zevksizlik örnekleri olarak tarihe geçmiştir bir zamanlar. Konser sahnesinde şıklıkları ile tanınan iki önemli sopranodan biri Maria Callas, öteki de  Leyla Gencer’di. Her iki soprano da şık giysilerini aynı zamanda söyledikleri aryaların duygusunu yansıtan aksesuarlar olarak kullanırlardı.
Fleming 

Renée Fleming’in sahne giysileri en az sesi ve yorumu kadar dikkat çekici. Yıllar önce Strauss’un Vier Letzte Lieder “Dört Son Şarkı”sını yorumlarken giydiği bir tarafı duman rengi, öte tarafı açık gri Issay Miyake elbisesini aynı Callas ve Gencer gibi şarkılarına eşlik ettirmişti. Ünlü modacı Gian-Carlo Ferré 1998 yılından ölene kadar Fleming’in hem konser giysilerini hem de gündelik kıyafetlerini tasarlayan kişiydi. Ancak, Fleming tek bir tasarımcı ile yetinmiyor ve her konser için çok farklı elbiselerle seyircisinin karşısına çıkıyor. Onu biraz garip bir Vivien Westwood giysisinin içinde de görebiliriz, kıpkırmızı strapless bir Angel Sanchez tasarımında da. Ya da Obama’nın Başkanlık töreninde eksi otuz derecede “You’ll Never Walk Alone” şarkısını söylerken giydiği kırmızı Bill Blass Paltosu ile. Renée Fleming’in sahne kostümlerini de ünlü moda tasarımcıları hazırlıyor. 2008 yılı Metropolitan Operası Açılış Galası’nda Fleming, La Traviata operasının ikinci perdesi için sanatçı Christian Lacroix’nın yarattığı iki ayrı kostümü giymişti. Manon operasında ise kostümlerini Chanel’in ünlü tasarımcısı Karl Lagerfeld hazırladı. Richard Strauss’un Capriccio operasının son sahnesinde Fleming, John Gallino’nun bir tasarımını giymişti. Moda dünyası ile opera dünyasının buluşması idi bu.
Renée Fleming için hayranlarından biri “Yarabbim, onun başaramadığı ne var?” diye soruyor. Renée Fleming ise başarısının bedelinin ağır olduğunu düşünmekte. O, opera seyircilerini mestetmek için kendi özel hayatını büyük bir zevkle feda eden opera kahramanlarından biri aslında.   

9 Şubat 2011 Çarşamba

AIMA’DAN AKSV’YE



1998

1998 Eylül’ünde Ayvalık Cunda adasının zeytinlikleriyle denizi arasında kalmış kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde henüz telefonu bile bağlanmamış iki taş evde başladığımız “Ayvalık Yaylı Çalgılar ve Oda Müziği Uzmanlık Kursu” aradan geçen süre içinde büyüdü, zamana yayıldı “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi” yani AIMA’ya dönüştü. Sonunda da 2011 yılı Ocak ayında AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI “AKSV” kuruldu.


Boyner evleri 1998

O telefonu bağlanmamış evler Ümit ve Cem Boyner’e aitti. Restorasyon çalışmaları yeni bitmiş olan bu iki taş evi daha kendileri bile kullanmadan bizim projemize tahsis etmeleri gerçekten mucizeydi. Evlerin deniz kıyısına yakın olanı iki katlıydı. Üst kattaki odalardan birinde bay ve bayan Viktor Pikaizen, ötekinde de Ayla Erduran kalıyordu. Alt katta ufacık açık mutfağa açılan ufacık yemek odası, yanında da ufacık oturma odası vardı. Dersler, ya o ufacık oturma odasında ya da odaya açılan terasta yapılıyordu.


Nina ve Mikhail Khomitzer, Viktor Pikayzen, Valeri Oistrakh, Ayla Erduran, Filiz Ali, Nimet Tan 1998
 İkinci ev arkada zeytinliklere daha yakın tek katlı şirin bir evdi. Buradaki iki odanın birini İsrail’den gelen ünlü Rus viyolonselist Mikhail Khomitzer eşi Nina ile paylaşıyordu. Öbür odadaysa David Oistrakh’ın torunu Valeri Oistrakh kalıyordu. Bu kadar önemli üç Rus müzisyeni nasıl bulup, Cunda adasının böyle ücra bir köşesine getirebilmiştik? Bu ne cesaretti böyle? Şimdi düşünüyorum da cahil cesareti bu olsa gerek. Hem Ayla Erduran hem de ben hiç bir güvencemiz olmadan balıklama atlamıştık bu denize. İlk yıl olmasına rağmen 25 öğrenci gelmişti. Bunda Ayla Erduran’ın çekici gücünü yabana atmamamız gerekiyordu. Öğrencileri Cunda merkezdeki Cunda Oteli’ne yerleştirdik. Otelin sahipleri Ayvalık’ın yerlilerinden Ahmet ve Şebnem Süner bize indirim yaptılar. Öğrencilerimize sahip çıktılar.

Ayvalık’ın dillere destan eski belediye başkanı Ahmet Tüfekçi, beni epey bir terlettikten sonra öğrencileri Cunda merkezden Boynerlerin evine taşıyacak otobüsleri tahsis ederek en önemli sorunumuzu halletti. Daha ilk günden beri yanımda olan ve o gün bu gündür benim sağ ve sol kollarımın tümü olan sevgili öğrencim ve meslektaşım İlke Boran, o günleri Mitos Diyarında Çağdaş bir Kültür Odağı adlı kitabımızda şöyle anlatır:

“Masterclass’ın ilk günü öğrencileri derslerin yapılacağı mekâna götürdük. Deniz kenarına yakın olan evde Ayla Erduran ders yapıyordu. Ben de dersler yapılırken zamanımı değerlendirmek için halen üzerinde çalıştığım Usmanbaş partisyonlarını deniz kenarındaki ahşap masa üzerine açmıştım ki birden Bach’ın sol minör keman Partita’sının Prélude bölümü duyulmaya başladı. Deniz kenarındaki o hafif esintili günü hiç unutmadım. Önümde deniz, rüzgâr ve Bach Partita...AIMA serüveni o gün başlamıştı.”


Khomitzerler, İlke Boran, Anya ve Lukas David, Hartmut Lindemann 1999

Masterclass’lar tam on yıl Boyner’lerin evlerinde ve o muhteşem bahçede devam etti. İlk yıl Ayla’nın şansına yokluklarla dolu bir yıldı. Sineklerden, telefonsuzluktan, arabasızlıktan, köpeklerden, ıssızlıktan çok çekti Ayla. Ertesi yıl koşulların iyileştiğini söylesem de onu ikna edemedim. 1999’da olağanüstü usta kemancı ve hoca Lukas David ile tanıştık. O gün bu gündür Lukas David ve eşi piyanist Anya her yıl geliyorlar Ayvalık’a. Anya müthiş bir eşlikçidir. 12 yıldır konserlerimizde sadece kemancılara değil, bütün çalgılara eşlik eder, hem deşifresi müthiştir hem de repertuarı çok geniştir.

AIMA’DA HAYAT

Gündelik hayatın şehrin gürültüsünden uzak olması, denizden esen tatlı meltem, hocaların hoşuna gidiyordu. Ümit Boyner hocalara hizmet edecek bir hanım ayarlamıştı. Her sabah erkenden gelip kahvaltıyı o hazırlıyor, ortalığı toplayıp, temizliyor, aralarda kahve çay servisi yapıyordu. Hocaların öğle yemekleri için Cunda’da bir anne ile üç kızının işlettiği Ada Lokantası ile anlaşmıştık. Hergün tencereler bir taksinin bagajına yükleniyor, zeytinliklerin tangır tungur yollarında sallana sallana Boynerlere gidiyordu. Akşamları hocaları yine taksilerle Cunda’ya taşıyorduk. Lukas David daha ilk günden Taş Kahve’nin tiryakisi olmuştu. Bütün öğrencilerini de etrafına toplayıp adaçayı eşliğinde sohbeti koyulaştırıyordu orada.


Filiz Ali, Tanya Masurenko, Suna Kan ve Ginger 2000
 1999’dan itibaren her yıl Lukas David’in yanına ikinci bir keman öğretmeni daha davet etmeye başladık. İki yıl üstüste Suna Kan geldi örneğin. Lukas David’in Almanya’dan öğrencisi olan Çiğdem İyicil, üçüncü yılımızdan itibaren arada boşluklar olsa da her yıl bizimle oldu. Talich Kuartet’inin kurucusu ve birinci kemanı Jan Talich ve Bohuslav Matousek ile geleneksel Çek keman ekolünü öğrencilerimize tanıştırdık. I Musici topluluğunun eski başkemancısı Mariana Sirbu’yu davet ettik bir yıl. Viola öğretmenlerimiz de Ayvalık ve Cunda’yı çok sevdiler. Hartmut Lindemann, Tatjana Masurenko, Ulrich Eichenauer, Vladimir Bukac, hepsi tekrar tekrar geldiler bizimle çalışmaya. 2011’de de Ruşen Güneş gelecek inşallah.

Prof. Khomitzer’i 2001 yılındaki Masterclass’tan kısa bir süre sonra kaybettik. Khomitzer çok hoş bir insandı. Müthiş bir virtüozdu. Zamanında David Oistrakh ve Svyatoslav Richter’le çalmış bir çellistti. Ne yazık ki sağlığı bozuktu, diyabet hastasıydı ve böbrek yetmezliği vardı. İsrail’de yaşadığı ve kendisi de Yahudi olduğu halde İsrail’lileri sevmiyordu. Orada sadece Rusça konuştuğunu, İbranice öğrenmeye hiç niyeti olmadığını, sağlık sigortası çok iyi olmasa İsrail’de bir gün bile durmayacağını söyleyip duruyordu. İnsanın doğup büyüdüğü memleketinden kendi isteğiyle de olsa ayrı düşmesi çok acıydı.


Vieri Bottassini, İlke Boran, Tanya, Filiz ve Julian Milkis
 İlk yıllarda masterclass süresi on gündü. Arada bir gün tatil veriyorduk. O gün Cundalı Girit kökenli Memetali Kaptan’ın ufak teknesiyle adalara geziye çıkardık. Memetali Kaptan dünyanın en lezzetli sübye yahnisini yapardı. Parmaklarınızı yerdiniz. Karşılığında içtiği biraların haddi hesabı yoktu tabii ki. Hocalarımızı bu geziler mestederdi. Yeniden Ayvalık’a gelmeyi isteme nedenlerinin başında bu geziler ve yemeklerin lezzeti olabilirdi.
Ayvalıklı dostlarımız ilk günlerden başlayarak projemize katkıda bulunmaya başladılar. Öğretmenlerimize çay saatinde kendi elleriyle yaptıkları pastaları, kekleri getirirler, bahçelerinde bütün öğrenciler ve hocalar için yemekli partiler verirler, konser biletlerimizi satmaya yardımcı olurlardı. Konserlerimizi hep derneklerle, başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere Ayvalık’taki sosyal ve kültürel yaşama destek olmak için çalışan bütün derneklerle işbirliği yaparak düzenledik.

NEDEN AYVALIK VE CUNDA?

Ayvalık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Kuzey Ege’de zeytinyağ ve sabun fabrikaları, deri tavlama atölyeleri ile küçük ama zengin bir sanayi merkezi imiş. Burada üretilen mallar batı ülkelerine ihraç edilir, ticaret limana gelen gemilerle yürütülürmüş. İlçenin nüfusu memurlar ve askerler dışında tümüyle İmparatorluğun Rum hıristiyan tebaasından oluşurmuş. İlçedeki görkemli kiliseler, kilise meydanlarına bakan görkemli taş konaklar, Akademisi, Hastanesi ile sosyal ve kültürel hayatın düzeyinin yüksekliği Rumların zenginliğinin kanıtıymış. Önce Balkan savaşı, ardından 1. Dünya Savaşı, son olarak da Kurtuluş Savaşı, Ayvalık’ın o eski zengin ve görkemli günlerinin sonu olmuş. 1924’deki nüfus mübadelesi sonucu ilçedeki Rumların hepsi Yunanistan’a gönderilmiş. Derlerki: Rumlar giderken geri geleceklerini düşünerek evlerinin duvarlarına, bahçedeki kuyulara altınlarını saklamışlar. Mübadeleyle gidenlerin yerine Girit, Midilli, Selanik ve civarından Türkler gelmiş. Onlar da ardlarında köklerini, mallarını, anılarını bırakıp gelmişler. Ayvalık’ta kendilerine verilen evleri, zeytinlikleri kimi iyi değerlendirmiş, kimi de bu görkemli konakların yaşam tarzına uyum sağlayamamış. Çarnaçar, o güzelim pempemsi Sarımsak taşından yapılmış evler, konaklar ya yıkılmaya terkedilmiş ya da depo olarak kullanılmaya başlanmış. Gel zaman, git zaman Midilli kökenli bir aileden gelip Ayvalıklı olan Teoman Madra’nın gayretleri sayesinde Ayvalık ve Cunda’nın, sit alanı olarak korunması kararı alınmış. Böylece Ayvalık’un özgün mimarisi bugüne kadar yok olmaktan kurtulmuş.

YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR KASABA


Melin evi kış bahçesinde Vivaldi Mevsimler 2005
 Yirminci yüzyılın son on yılında Ayvalık yeniden keşfedildi. Kasabanın o kendine özgü mimari dokusu, gündelik hayatın neredeyse yüz yıl önce olduğu gibi devam etmesi, o eski kasaba havasının bozulmamış olması Ayvalık’la bir biçimde bağı olan insanları kendine çekiyordu. 1995’te ben de bir ev satın aldım burada. Evin içinde uzun yıllar kimse yaşamamıştı. Zeytin zamanı zeytin tayfasının kaldığı, iyice bakımsız bir ev ve koskoca bakımsız bir bahçe. Binnaz ve Ergun Melin de birkaç yıl sonra benim evden bir sokak ötede eski görkemli sarımsak taşı konaklardan birini satın aldılar. O ev de aynı benimki gibi yıllarca metruk kalmıştı. Alt katı berbat durumdaydı, orası da yıllar yılı tepeleme zeytinyağı tenekeleri deposu olarak kullanılmış, pislik içinde bir yerdi. Melin’ler yakın arkadaşları Güney Afrikalı iç mimar ve tasarımcı Bevan Christie ile birlikte evi mucizevi bir biçimde onardılar, yandaki çatısı çoktan çökmüş dört duvarı enfes bir kış bahçesine dönüştürdüler. Onun yanındaki bir bölüme ektikleri portakal, limon ve greypfrut ağaçları ile inanılmaz bir“orangerie” yarattılar. Evin asıl geniş bahçesini binbir gece masallarındaki cennet bahçesine benzettiler.


Peter Bruns çello sınıfı 2003
 2001 yılında işte bu güzelim Ayvalık evini on gün için AIMA’nın kullanımına tahsis etti Melinler. İlk kez masterclass sayısını çoğaltmaya ve yaylı çalgılara başka çalgıları da katmaya aynı yıl karar vermiştik. Arpist Şirin Pancaroğlu ile İtalyan flütist Vieri Bottassini böylece derslerini bu tarihi mekânda vermeye başladılar. Ertesi yıl Leipzig Mendelssohn-Bartholdy Konservatuarı viyolonsel profesörü Peter Bruns ilk kez Ayvalık’a geldi ve Vieri ile birlikte Melin’lerin evinde kaldılar. Dersleri de bu harika mekânın çeşitli bölümlerinde verdiler. Bir yıl sonra AIMA ailemize Rus asıllı Kanadalı klarinet virtüozu Julian Milkis katıldı. Giderek büyüyen ailemizle birlikte masterclass sonunda verdiğimiz konserlere ilgi her yıl artmaktaydı. Yaz aylarını Körfez bölgesinde geçiren İstanbullular, Ankaralılar, Ayvalık’ta evleri olan Avrupalı ve Amerikalılar, konserlerimizi kaçırmıyorlardı.

Filiz, Ayşen Ulucan, Suna Kan, Ayşen'in annesi
Tabii dikensiz gül olmadığı gibi bizim de başımıza gelmeyen kalmamıştı bu arada. İkinci yılımızda Suna Kan bir gece karanlıkta merdivenlerden düşmüş ve yüzünü çok fena yaralamıştı. Onu ambulansla İzmir’e 9 Eylül Üniversitesi Hastanesine götürüşümüzü hiç unutmam. Şans eseri Suna’yı Türkiye’nin en tanınmış plastik cerrahlarından biri ameliyat etti ve yüzü kurtuldu. Aynı yıl viyola hocamız Hartmut Lindeman, bize danışmadan kiraladığı eski püskü bir motosikletle kaza yaptı. Allahtan kendine bir şey olmadı. Bir başka yıl Midilli adası üzerinden müthiş bir hortum geldi, etkisi geçtiğinde Ayvalık’taki çatıların yarısından fazlası uçmuş, fabrika bacaları ve minareler yıkılmıştı. Neyse ki hocalarımıza ve öğrencilere bir zarar gelmedi, ama ödümüz kopmuştu.
Başımıza gelen en akıllara ziyan olay taksici boykotuydu. 2004 ya da 2005 yılında Cunda taksicileri, Ayvalık’tan gelen taksicileri kıskanıp Boynerlere gitmeyi boykot ettiler. Boynerlerde kalan hocalarımızı orada mahzur bırakarak hesapta bizi cezalandıracaklardı. Ama yağma yok, oyuna gelmedik. Derhal bir araba kiraladık. Şoförlüğü de iki metre boyundaki keman hocamız Bohuslav Matousek üstlendi. Arabaya sığmakta zorlanıyordu ama taksicilere muhtaç olmama özgürlüğü bütün hocaları çok memnun etmişti o yıl. Bu şekilde geleneksel Türk misafirperverliğine güzel bir anti-propaganda yapmış oldu Cundalılar.

PEMBE EV

2003 yılında bir mucize oldu. Ayvalık sokaklarını gezerken dikkatimi çeken bir ev vardı, “bu ev tam bize göre” derdim içimden. Mimarisi Ayvalık evlerine benzemezdi bu pembe evin. Balkonların kavsi, demir parmaklıkların tasarımı Art Deco stilindeydi. Kim derdi ki bir gün bu ev AIMA’nın yuvası olacak? Evin sahibi Haluk Barutçuoğlu ile eşi Tınçay Hanım’ı hiç tanımıyordum. Meğer onlar evlerini bir hayır kurumuna bağışlamak isterlermiş ama bir türlü karar veremiyorlarmış. Nasıl olmuşsa bizim konserlerimizden ve çalışamalarımızdan etkilenerek evi AIMA’nın kullanması koşuluyla Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişler. Barutçuoğlu ailesi ile beni Melih Fereli’nin arkadaşı olan Vakfın Genel Müdürü Alp Orçun tanıştırdı. Başımıza böyle bir talih kuşunun konmasına bir türlü inanamadım başta. Ne var ki Haluk Bey ve Tınçay Hanımla tanıştıktan sonra ikisinin de sıradan insanlar olmadıklarını, kaderin bizi melekler sınıfından ayrıcalıklı varlıklarla tanıştırdığına inandım.


Pembe evin rıhtımı

Vakıf, Haluk Bey’in arzusu üzerine AIMA’yı maddi olarak destekleyecek, evin bakımını üstlenecek, kurumsallaşmasına yardımcı olacaktı. Haluk Bey ne yazık ki evi bağışladıktan bir yıl sonra vefat etti. Evin onarılması ve Vakıf ile AIMA ilişkilerinin düzene konulabilmesi de bir yıl sürdü. İlk kez 2005 yılında Carlo Domenico’nin Gitar Masterclass’ı ile pembe ev, AIMA’nın yeni yuvası oldu. 2008 yılına kadar hem Boynerlerde, hem de yeni binamızda masterclass sayısını arttırarak çalışmaya hız verdik. Pınar Kür ile iki yıl üstüste Yazarlık; Avusturyalı besteci Klaus Ager, Özkan Manav, Hasan Uçarsu ve İlhan Usmanbaş ile üç yıl Bestecilik Atölyeleri düzenledik. Ufkumuzu genişleterek dünyaca ünlü çellist Maria Kliegel ve Fransız keman virtüozu Pierre Amoyal’i Ayvalık’a gelmeye razı ettik.


İdil Biret derste 2007

İdil Biret ile bir piyano masterclass yapma fikri içimizde bir özlem olarak durup duruyorken her sıkıntımızda Hızır gibi yetişen sevgili Tıncay Barutçuoğlu bize yepyeni bir Yamaha baby grand piyano bağışladı. Kısa bir süre sonra yıllar önce hayata gözlerini yuman sanatçı dostu Muazzez İpar’ın konser piyanosunu kızı Ümit Ersan, AIMA’ya bağışlayınca, piyano masterclass düzenleme fikrine iyice yaklaştığımızı farketmiştik. Yokluğuna hâlâ alışamadığım sevgili Gönül Kayra, ölmeden önce piyanosunu AIMA’ya vasiyet etmişti. O piyanonun da bir öyküsü vardı. Gönül Kayra, Cahit Kayra ile evlenmeden çok önce adı Gönül Çanga iken Cemal Reşit Rey’in en yetenekli öğrencilerinden biriymiş. Evlendikten sonra da piyano çalmayı bırakmamış. Uzun yıllar Cahit Bey’in görevi nedeniyle Paris’te yaşarlarken oradaki konserleri hiç kaçırmadan takibettiğinden olsa gerek çok geniş bir müzik kültürü vardı. Hayatının sonunda AIMA’ya vasiyet ettiği piyanosunu da İsviçre’de yaşayan piyanist Ömer Refik Yaltkaya’nın yardımıyla bir çok piyano arasından seçerek almış. Bugün Gönül Kayra’nın piyanosu AIMA’da onun anısını yaşatmaya devam ediyor. Bir başka hayırsever olan Gönül Yarar, çok genç yaşta ölen oğlu Süleyman Tolga İnal’ın piyanosunu AIMA’ya bağışladı. Şimdi Tolga’nın piyanosunda piyanist olma yolundaki öğrenciler çalışıyorlar.

AYVALIK’LILARLA BİRLİKTE KURULAN İLK VAKIF “AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI”

Enis Batur ve edebiyat atölyesi 2010
 10. yılımızda AIMA’mız Haluk Bey’in öngördüğü gibi genişlemeye ve gelişmeye devam ediyordu. AIMA’nın grafik tasarımlarını kızı Ayşe ile birlikte gönüllü olarak yaratan Sadık Karamustafa’nın önerisiyle bir kitap hazırlamaya karar verdik. Sadık kitabın tasarımını yapacak, Enis Batur ile ben uzun bir söyleşi yaparak Ayvalık’ın geçmişini, geleceğini, Ayvalıklıları, Ayvalık’ın benim hayatımdaki yerini, AIMA’nın doğuşunu ve büyümesini konuşacaktık. Ayvalıklılar, yurt dışından gelen öğretmenler, yerli ve yabancı öğrencilere ilaveten AIMA gönüllüleri de hem Ayvalık’ı hem de kendi düşüncelerini yazıya dökeceklerdi. El birliğiyle, her zamanki gibi imece anlayışıyla hazırlanan kitabımız gerçekten çok güzel oldu. Melahat Behlil arkadaşım kitabı İngilizceye gönüllü olarak çevirince birinci kitap ikinciyi doğurmuş oldu.

Herşeyin bu kadar yolunda gitmesi hayra alâmet değildi. Nitekim, aklımızın köşesine bile gelmeyen başımıza geldi. Olay şöyle gelişti. Haluk Bey evini bağışlamaya karar verdiğinde ilk aklına ben gelmişim. Ne var ki benim tek başıma böyle bir yükü kaldıramayacağımı düşündüğünden, amacı Türkiye’de çok sesli müzik eğitimini geliştirmek, müzik öğrencilerine burs vererek yurt dışında mesleklerini geliştirmelerine yardımcı olmak olan Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişti. Haluk Bey, vakfın AIMA’yı desteklemesi koşuluyla yaptığı bu bağışın koşullarına uyulacağını varsaymıştı. Ne yazık ki bağıştan bir yıl gibi kısa bir süre sonra vefat etti. Vakfın yönetim kurulu başkanı Bülent Eczacıbaşı, Haluk Bey’in vasiyeti yerine geçen bu koşullara ilk bir kaç yıl biraz gönülsüz olsa da uydu. Ancak, Bülent Eczacıbaşı, 2008 yılında AIMA’ya artık destek olamayacaklarını, Vakfın bundan böyle desteğini İstanbul Modern’e yönlendireceği haberini verdi bize. Yaşadığımız şoktan kendimize gelmemiz zaman aldı. Haluk Bey’in eşi Tınçay Hanım’ı eşinin vasiyetine uyulmaması çok üzdü. Ben, o üzülüyor diye kahroldum. Kara kara ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Sibel Asna ile Cunda Upupa'da 2007
AIMA'ı ilk günlerinden beri destekleyen, gönüllü danışmanımız sevgili Sibel Asna, derhal bir dernek kurmamızı salık verdi. Eczacıbaşı’nın da hukuk müşaviri olan, benim de eski dostum hukuk profesörü Münir Ekonomi’nin yardımlarıyla bir dernek kurmaya karar verdik. Uzun lâfın kısası 2008’den beri önce “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisini Destekleme ve Geliştirme Derneği” projesi ile sonra da “Ayvalık Kültür ve Sanat Vakfı”nı kurma çalışmalarıyla uğraşıyoruz. Ayvalıklı dostlarımız her zamanki gibi imece çalışmasını sürdürüyorlar. En büyük gücü hem dernek hem de vakıf projelerini omuz omuza yürüttüğümüz dostlarımızdan alıyoruz.

19 Aralık 2010 Pazar

CEMİL SÖKMEN


Bugün (19 Aralık 2010) Hürriyet gazetesinde koreograf ve dansçı Sait Sökmen, ailesini anlatıyordu. En büyük ağabeyi Cemil Sökmen’in ısrarı ile Ankara Devlet Konservatuarı’nın Bale bölümüne nasıl girdiğini anlatırken “Yaşının bale için geçkin olması ve bacaklarının futboldan dolayı kas yapmasını dezavantaj olarak gördüğü, ama ağabeyinin “Burada hep kızlar var, hem dokuz yıl kızlarla birlikte okuyacaksın hem de rakipsiz olacaksın” telkinleriyle balede karar kıldığını” söylüyordu. Çook, çok gerilere, Cemil’i ilk tanıdığım yıllara döndüm bu satırları okurken. Onun ısrarcılığı ve ikna yeteneğinin nasıl çevresindeki insanları da etki altına aldığını, sürekli heyecan fırtınası yaratan coşkusu ve müzik aşkıyla bütün arkadaşlarını motive ettiğini anımsadım yeniden.
Konservatuar'ın ön bahçesi
Cemil Sökmen ile aynı yıl girmiştik Konservatuar’a. Tabii o lise bitirmiş koca adamdı bizim gözümüzde. Annesi safkan Afrikalı bir kabile reisinin kızı, babası da İskenderunlu bir Türk’tü. Afrika’da Fransız sömürgesi Gine’nin başkenti Konakri’de dünyaya gelmişti. Orada Fransız okulunda okumuş, ana dili gibi Fransızca öğrenmişti.
Biz okulda kuramsal müzik derslerine her yaştan öğrenci birlikte girerdik. Çalgı bölümlerine ilkokuldan sonra girilir; şan, tiyatro ve kompozisyon bölümlerine da orta ve lise mezunları alınırdı. Bu durumda 12 yaşında çocukla, 20 yaşında yetişkin aynı sınıfta ders görürdü. Şan bölümüne giren Cemil’le böylece sınıf arkadaşı olmuştuk. Madam Elvira de Hidalgo’nun öğrencisiydi Cemil ve Fransızca bildiği için Madam’ın gözdesiydi. Biz tabii Madam Hidalgo’nun kim olduğunu bilmezdik. Sadece biz mi? Madam Hidalgo denilen bu hanımın savaş öncesinde Metropolitan Operasında sahneye çıkmış ünlü bir İspanyol soprano olduğundan idarecilerimizin bile haberi yoktu. Maria Callas’ın hocası olduğu söz konusu bile edilmemişti. Zaten Callas’ın ünü henüz Ankara’ya ulaşmamıştı o günlerde.
Mamafih, öğrenciler arasında efsaneleşmiş bir Madam Hidalgo hikâyeciği vardı. Madam Hidalgo bir gün bizim baş muavine gidip, (başmuavin de şair Cahit Külebi o zaman) hasta olduğunu, evine gitmek istediğini söylemeye çalışırken “Je suis malade” deyivermiş. Bizim idarecinin yanıtı ise gerçekten süper: “Jösvi de malad madam ama jö travayye.” Tabii, öğrenci milletinin ağzına bir kere düşmeye görün, bu “Jösvi de malad” sözü bugün bile konservatuar repertuarının unutulmaz sözleri arasında yerini bulmuştur.

İFLAH OLMAZ BİR MÜZİK AŞIĞI
Rezzan Sökmen, Yılmaz Altanay, Filiz Ali, Cemil Sökmen
  Cemil, müzik konusunda hepimizden daha bilgili ve heyecanlıydı. Ayda bir değişen favori bestecileri vardı. O ay kafayı Brahms’a takmışsa, Brahms’ın bütün senfonilerini, konçertolarını tekrar tekrar dinlemezse, değişik orkestraların, şeflerin, solistlerin yorumları üzerine kafamızı şişirmezse rahat edemezdi. Söz gelimi Brahms’ın 1. Senfonisi’ni her dinlediğimde Cemil canlanır gözlerimin önünde. Senfoninin ilk ölçülerinde duyulan timpaninin tekdüze vuruşlarının gizini ilk keşfettiği ve mutlaka duygularını başkalarıyla paylaşmak istediği anı nasıl unutabilirim?

Bir ara aklını Beethoven yaylı çalgılar dörtlülerine takmıştı. Op. 130, 131, 133 ve Grosse Fugue’ü onun sayesinde defalarca dinleyip Beethoven’in sırrına vakıf olmaya çalıştığımız günlerdi o günler. Debussy, Ravel, Satie gibi Fransız bestecilerini de Cemil sayesinde tanıdık ve sevdik. Stravinsky’nin Ateş Kuşu ve Bahar Ayini’ni, Bartok ve Ravel’in yaylılar dörtlülerini 78 devirli plaklardan defalarca dinleyip anlamaya çalışır ve heyecanla tartışırdık. Sıra yorumculara geldi mi, Cemil, Beethoven senfonileri Bruno Walter, Furtwaengler, Weingartner yorumlarına göre ayrı ayrı sınıflandırır, bize dinlemesini öğretirdi. O zamanın ünlü viyolonselcilerinden Mainardi mi iyi Casals mı, ya da tenor Benjamino Gigli mi yoksa Aureliano Pertile mi daha müthiş kavgası günlerce sürerdi. Bu vesileyle her iki tenorun de tüm plaklarını dinlemek zorunda kalırdık. Bugün Gigli’yi ya da Pertile’yi kaç kişi hatırlar Türkiye’de merak ederim. Oysa 20. yüzyılın ilk yarısının en ünlü yıldız tenorlarıydı onlar.


Bülent Arel

İlhan Usmanbaş
 Konserlere birlikte gider, kar, buz demeden yürüyerek Cebeci’deki konservatuara dönerken, yol boyunca konseri ve “çalanları” teşrih masasına yatırılmış kadavra gibi kese biçe tartışırdık. İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel Konservatuar’ın genç hocalarıydı. İkisi de Avrupa’da gelişmekte olan “modernist” akımların sıkı takipçisiydiler. Bizler gibi meraklı öğrencilerini evlerine müzik dinlemeye çağırırlardı. On iki ton tekniğiyle yazan bestecileri, Schoenberg, Alban Berg ve Webern’i onların evlerine konuk gittiğimiz hafta sonlarında tanımıştık. Alban Berg’in Wozzeck operasını ilk kez İlhan abinin evinde dinlemiştik örneğin.

CEMİL VE DANS
Fotoğrafçıda çekilmiş bir fotoğraf. Cemil Sökmen ve müridleri:
Filiz Ali, Uğurtan İdil, Olcay Elderoğlu
  Cemil’in marifetleri bu kadarla kısıtlı değildi. Çok iyi dansederdi. Bütün dans figürlerini bilir, hafta sonları evci çıkınca bizim Karanfil Sokak, Adalar apartmanındaki küçücük dairede hepimize dans dersi verirdi. Hatta foxtrot adımlarını öğrenelim diye halıyı kaldırıp, yere adımları çizmişti tebeşirle. Aramızda en yetenekli Uğurtan’dı. Zaten o da baleye girmek istemiş ama yaşı büyük olduğundan bale yerine arp bölümüne kaydedilmişti. İşte bu ikisi günün moda danslarının hepsini becerirlerdi. Cumartesi günleri öğleden sonra Bulvar Palas’taki danslı çay saatini kaçırmamaya gayret ederdik. Müzik canlı mıydı? Hatırlamıyorum ama herhalde canlıydı. Cemil ve Uğurtan İdil, (evlendikten sonra soyadı Aksel oldu) orada tüm marifetlerini sergilerlerdi.

İSKENDERUN VE ANTAKYA'DAN MEKTUPLAR
Yaz tatillerinde Cemil, ailesinin yanına İskenderun’a gider, oradan uzun mektuplar gönderirdi. Konuşmaları gibi heyecan dolu, müzik ve doğa aşkıyla yanıp tutuşan mektuplardı bunlar. Plak, kaset, CD öncesi yıllarda müzik radyolardan dinlenirdi. Cemil de Fransız kültüründen geldiği için olsa gerek hep Monte Carlo radyosunu dinler, mektuplarında dinlediği eserleri sayfalara sığdıramazdı. İskenderun ve Antakya aşığıydı. Harbiye şelalelerini, Arsuz plajını, Soğukoluk yaylasını ballandıra ballandıra anlatırdı. Ne var ki, yıllar sonra oralara gittiğimde adamakıllı düş kırıklığına uğramıştım. Onun anlattıklarını hayalimde herhalde bambaşka canlandırmış olmalıyım.
Cemil, opera repertuarı yanında Fauré, Debussy ve Ravel gibi Fransız bestecilerinin şarkılarını söylemeyi de pek severdi. Beni kendisine piyano eşlikçisi seçtiğinde daha üç yıllık piyanisttim. Onun sayesinde opera ve şan repertuarını tanıdım ve bu tanışıklık yıllar sonra New York’da Mannes College of Music’de şan/opera repertuarı eşlikçiliği dersleri ile pekişti. 1965’te korrepetitör olarak İstanbul Şehir Operası’nda başlayan, ardından İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde ve sonra MSÜ Devlet Konservatuarı’nda devam eden şan/opera eşlikçilik kariyerim 1985’e kadar 20 yıl sürdü.
Müzik öğrenmek, müzisyen olmak isteyen birinin , çocuk denecek yaşta Cemil gibi bir müzik aşığı, bir müzik delisiyle karşılaşmış olması dünyanın en büyük nimetlerinden biriydi. Onun yaşamımdaki yerini, önemini hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacağım. Nur içinde yatsın.