<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357</id><updated>2012-01-05T13:56:14.442-08:00</updated><category term='18. yüzyıl'/><category term='opera'/><category term='türk'/><title type='text'>Filiz Ali</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>46</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6503660792235838241</id><published>2011-12-20T05:28:00.000-08:00</published><updated>2011-12-20T05:45:57.577-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;MÜZİK YARATICILARININ ZAMAN İÇİNDE YOLCULUĞU&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-HkZh5grBLUM/TvCMiLv3SBI/AAAAAAAABMc/SzXSm47tl1M/s1600/IMG_3926+copy.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-HkZh5grBLUM/TvCMiLv3SBI/AAAAAAAABMc/SzXSm47tl1M/s320/IMG_3926+copy.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Pelin Halkacı Akın&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-a2QR--HXr8E/TvCM_W5TNFI/AAAAAAAABMk/9DnakGEENC0/s1600/metin_ulku01.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="239" src="http://1.bp.blogspot.com/-a2QR--HXr8E/TvCM_W5TNFI/AAAAAAAABMk/9DnakGEENC0/s320/metin_ulku01.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Metin Ülkü&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Kasım ayının 11’inde Borusan Müzik Evi’nde kemancı Pelin Halkacı Akın ile piyanist Metin Ülkü, ülkemizdeki 20. yüzyıl çoksesli müzik yaratıcılığına damgasını vurmuş bestecilerimizin bazılarının eserlerinden oluşan bir konser verdiler. Konserin amacı sanatçıların “Yolculuk” adını verdikleri CD’nin tanıtımı idi. CD’nin özelliği, birinci ve ikinci kuşak Türk bestecilerinin keman-piyano için besteledikleri eserlerden önemli bir kesit sunmanın yanında 2011 yılında 90 yaşına giren ikinci kuşak bestecilerimizden İlhan Usmanbaş’ın &lt;i&gt;Keman-Piyano Sonatı’&lt;/i&gt;nın ilk kez bu CD ile kayıt altına alınmasıydı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-btx79ZwA2BQ/TvCRH3QyIkI/AAAAAAAABMs/XBXc_vOQWMc/s1600/usmanba%25C5%259F+1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://1.bp.blogspot.com/-btx79ZwA2BQ/TvCRH3QyIkI/AAAAAAAABMs/XBXc_vOQWMc/s320/usmanba%25C5%259F+1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Emre Senan, Aykut Köksal, İlhan Usmanbaş &lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Son birkaç yıldır 20. yüzyılın son 20 yılında dünyaya gelmiş olan genç müzisyenlerin Türk bestecilerinin eserlerine bir başka gözle baktıklarını, birinci ve ikinci kuşak bestecilerini yeniden keşfettiklerini, akranları olan bestecilere eser ısmarlamaya başladıklarını görmekteyiz. Sonuçta biliyoruz ki, icracı bestecinin yaratıcı gücünü, besteci de icracının hayal gücünü besler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Müzik sanatının yaratıcılarının, resim, heykel veya edebiyat sanatlarını yaratanlara kıyasla önemli bir handikapları var. Ressam veya heykeltraşın&amp;nbsp; kendinden başka icracıya ya da yorumcuya ihtiyacı yoktur örneğin. Eserini &amp;nbsp;tasarlar, belki bazen çıraklarının yardımı ile yaratır ve bitirir. Edebiyatçı ise, çırağa bile gereksinim duymadan tümüyle kendi başına tamamlar ve okuyucuya sunar yaratısını. Bestecinin durumu ise farklıdır. Onun yarattığı seslerden, ritmlerden, titreşimlerden oluşan eseri, kağıt üzerinde yazılı notalardan okuyarak, anlayarak, hissederek seslendiren icracılara ihtiyacı vardır bestecinin. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Çok eski zamanlardan 20. yüzyıla gelene kadar bestecilerin hemen hepsinin aynı zamanda icracı da olduklarını unutmayalım. Vivaldi’nin ya da Paganini’nin kendi besteledikleri keman konçertolarını, Mozart, Beethoven, Chopin, Liszt, Brahms, Rachmaninof gibi pek çok bestecinin yazdıkları piyano eserlerini, konçertoları, sonatları konserlerinde kendilerinin çalması, eşlik edecek orkestra üyelerini kendileri toparlayıp, yönetmeleri yüzyıllar boyu olağandı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Operaya gelince: durum farklıydı tabii ki. Kalabalık sahneler, karmaşık sahne trafiği, görkemli dekorlar, pırıltılı kostümler, diktatör ruhlu rejisörler, kaprisli kadın ve erkek şarkıcılarla bestecinin tek başına başa çıkabilmesi beklenemezdi. &amp;nbsp;Zaten Wagner’in &lt;b&gt;Gesamtkunstwerk&lt;/b&gt; yani “total sanat” fikrini uygulaması ile işler iyice zıvanadan çıkmıştı. Wagner’den sonra Gustav Mahler ve Richard Strauss gibileri, kendi orkestra eserlerini yöneten besteciler olarak 19. yüzyıl sonuna hatta, 20. yüzyıl başlarına kadar direndiler. Ancak, 20. yüzyılda, kendi işini kendi gören, yani hem yaratan hem de icra eden besteciler devri bir kaç istisna dışında büyük ölçüde tarihe karışmış oldu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Dünya 20. yüzyılın ilk yarısında iki büyük topyekûn savaşla altüst olduğunda sanatçının konumu da, toplum içindeki yeri de, önemi de, amacı da altüst olmuştu. Geri dönülemezdi bu dönemeçten. 20. yüzyıl bestecisi ölümleri, katliamlari, yıkımı görmüş, büyük acılar yaşamıştı. Olanlara &amp;nbsp;isyan ederken, hayal dünyasında, zihninde tatlı melodiler, neşeli dans ritmleri barındırmıyordu 20. yüzyıl bestecisi. O unutmayı yeğliyorsa da bilinç altına yerleşmiş olan yıkım, yarattığı müziği de ister istemez etkisi altına alıyordu. Öte yandan gelişen teknolojiye duyduğu merak ve hayranlıkla yaratıcılığını gitgide bireyselleştirdi, icracıya muhtaç olmadan eserini seslendirme yolları ararken çoğu besteci deneyselliği kendine amaç edindi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Yüzyıllardır süregelen geleneksel formlar, teoriler, çalgı tekniklerini birer birer parçaladı besteciler. Yepyeni formlar, ya da formsuzluklar, geleneksel çalgıların dışında ses üreten aygıtlar, teknolojik buluşların müzik üretmeye eklenmesi gibi dinleyiciyi şoke eden gelişmeler peşinde koştular. Denemelerini, araştırmalarını, yaratı süreçlerini eskinin üzerine ekleyeceklerine, eskiyi toptan reddetti çoğu. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Batı müzik dünyası yüzlerce yıllık geleneği ile böylesine cebelleşirken, çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyet’inin “müzik tahsil etsinler” diye burs verip Avrupa’ya gönderdiği genç besteciler 1920’lerden başlayarak balıklama atladıkları 20. yüzyıl müzik dünyasının yeni estetiklerine, tekniklerine hızla uyum sağlayıp eserler vermeye başlamışlardı. Doğruyu söylemek gerekirse, son yıllarda çeşitli TV kanallarında ya da yazılı basındaki “köşe”lerde ver yansın edilen, bazen küçümsenen bu 1. kuşak bestecilerimizin eserlerini uzun yıllar boyunca yerli icracılarımız da ne yazık ki ihmal etmişlerdi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Batı’nın bin yıllık çok seslilik geleneğini bir çırpıda geride bırakıp 20. yüzyıla doğrudan uyum sağlayan bu bestecilerin aslında hiç yabancılık çekmediklerini görürüz. Bagajlarında o bin yıllık geleneğin ağırlığı olmadığından batılı meslektaşlarına oranla daha rahat hareket ettikleri bile söylenebilir. Ancak, onlar da kendilerine sunulan bu olağanüstü ayrıcalığın ilelebet süreceğini sanıp, kendilerinden sonra gelecek olan müzisyenlerin tümünün önünü açacak girişimleri örgütlemeyi akıl etmemişlerdi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Türk Beşleri diye tarihe geçen Rey, Saygun, Alnar, Erkin ve Akses, aralarında anlaşıp bir Besteciler ve Müzisyenler Birliği kurmayı belki akıllarından geçirdiler ama gerçekleştirmediler. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek teker teker kendi kariyerlerini sağlama almayı tercih ettiler. Birinci kuşağın yararlandığı ayrıcalıkların yıllar geçtikçe azaltıldığını, ikinci ve üçüncü kuşak bestecilerimizin bu ayrıcalıklardan kademe kademe uzaklaştırıldıklarını hep gördük. Hele üçüncü kuşak bestecilerimizden olup, birbirlerinden çok farklı kulvarlarda özgün eserler veren Cengiz Tanç, Muammer Sun ve İlhan Baran bence icracılarımız tarafından en çok ihmal edilenler arasındaydılar.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Gerçi, öyle anlaşılıyor ki herşeyin bir zamanı var. Bir de bakıyoruz, 21. yüzyıla gelindiğinde gitgide artan sayıda mesleğinde hızla ilerlemiş, yurt içinde ve dışında kendini kanıtlamış icracılarımızın sayıları katlanarak artmakta. Kimi yurt içinde kimi de yurt dışında yaşayan bu müzisyenler, genç, yaşlı, yaşayan, yaşamayan, her cenahtan bestecimizin eserleri arasından seçtiklerini hem daha çok icra ediyorlar hem de çok nitelikli CD’ler yapmaktalar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Kemancı Pelin Halkacı Akın’ın, piyanist Metin Ülkü ile kaydettiği “Yolculuk” adlı CD de işte bu çalışmalardan sadece biri. CD, Bülent Tarcan’ın 1944-45 yıllarında bestelediği ve kırk yıl sonra 80’li yıllarda yeniden elden geçirdiği keman sonatının &lt;i&gt;Sirto&lt;/i&gt; bölümüyle başlıyor. İkinci eser Necil Kâzım Akses’in &lt;i&gt;Poéme&lt;/i&gt;’i. Akses, eseri Viyana’da 1930 yılında yazmış. Ardından İlhan Usmanbaş’ın &lt;i&gt;Keman - Piyano Sonatı&lt;/i&gt; &amp;nbsp;geliyor. 1945-48 arasındaki öğrencilik yıllarının ürünü. Sırada Ahmet Adnan Saygun’un kemancılar tarafından en sevilen eseri olan &lt;i&gt;Demet &lt;/i&gt;(1955-56) var. Kemancılar &lt;i&gt;Demet&lt;/i&gt;’in &lt;i&gt;Horon&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Sepetçioğlu&lt;/i&gt; bölümlerini resital programlarında çalmaya bayılırlar. Pelin Halkacı Akın ve Metin Ülkü’nün yorumladıkları son eser Ulvi Cemal Erkin’in &lt;i&gt;Keman ve Piyano için Üç Parça&lt;/i&gt;’sı (1929-30). CD’nin kitapçığındaki etraflı eser tanıtımlarını ve yorumları Özkan Manav yazmış. Müzisyen ve müzikseverlerin CD koleksiyonlarında mutlaka bulunması gereken belge niteliğinde üstün nitelikli bir çalışma “Yolculuk”. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6503660792235838241?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6503660792235838241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/12/normal-0-false-false-false_20.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6503660792235838241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6503660792235838241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/12/normal-0-false-false-false_20.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-HkZh5grBLUM/TvCMiLv3SBI/AAAAAAAABMc/SzXSm47tl1M/s72-c/IMG_3926+copy.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-68851329652120822</id><published>2011-12-09T08:20:00.001-08:00</published><updated>2011-12-09T08:34:55.633-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;MÜZİK EĞİTİMİ HER ÇOCUĞUN HAKKI&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Antik çağların ünlü feylesofları Eflatun ve Sokrates’e göre, devlet adamı yetiştirirken öncelik müzik ve spor eğitimine verilmeliydi. Zira “müzik” ruhu, “spor” da bedeni geliştirirdi. Devlet adamı olacak çocuk, bir yandan bedenini geliştirirken, diğer yandan beyniyle ruhunu geliştirecek olan müziği içselleştirecek, güzel konuşmayı, hikaye anlatmayı, hitabeti ve tabii en önemlisi düşünmeyi öğrenecekti. Sokrates ve Eflatun öğretisine sadık kalan insanoğulları yüzyıllar boyunca müzik ve sporun yararını gördüler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Müzik sadece devlet adamı olsun diye yetiştirelen çocukların değil dünyadaki bütün çocukların ruhlarının beslenmesi için gerekli. Hatta değil “devlet adamı”, hiç bir şekilde “adam” olamayacak koşullarda&amp;nbsp; yaşayan çocuklar için daha da çok gerekli aslında. Venezuela’da José Antonio Abreu adında bir iktisatçı/müzisyen, “adam” olmaları söz konusu bile edilemeyecek sokak çocukları ile böyle bir “mucize” yakalamış işte. 1975’de yani 36 yıl önce tohumları atılan bu mucizenin sonuçlarını İstanbullu müziksever 2011 Ağustos ayında gözleriyle görüp, kulaklarıyla duyma şansına ulaştılar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Vaktiyle Caracas sokaklarında uyuşturucu çetelerinin, türlü çeşitli suç şebekelerinin kolaylıkla avladığı yoksul, kimsesiz çocuklara sahip çıkan “&lt;b&gt;El Sistema&lt;/b&gt;” kısaca “Sistem”in yaratıcısı Abreu’nun sokaklardan müzikle kurtardığı çocuklar büyümüş ve koskoca bir Senfoni Orkestrasının elemanları olarak dünyayı gezer olmuşlardı. Güney Amerika’nın özgürlük kahramanı Simon Bolivar adı verilmişti bu orkestraya. Orkestranın şefi de vaktiyle Caracas’ın teneke mahallelerinde sefalet içinde yaşamaya çalışan çocuklardan biri olan Gustavo Dudamel idi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;El Sistema’&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;nın bunca başarılı olmasında ve bütün kıtaya hatta dünyaya yayılmasında Abreu’nun iktisatçı/müzisyen kimliğinin yanı sıra devletle kurduğu ilişkilerin isabetli olması da rol oynuyor. &lt;b&gt;El Sistema&lt;/b&gt; başından beri Venezuela Kültür veya Eğitim Bakanlığı’na değil Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı. Bugün sadece Venezuela’da 102 Gençlik 55 de Çocuk Orkestrası var. Aşağı yukarı yüz bin genç &lt;b&gt;El Sistema&lt;/b&gt; programı kapsamında müzik eğitimi ile suça eğilimli çocuk ve gençleri rehabilite etmekte. Program, Aile, Sağlık ve Spor Bakanlığı denetiminde hizmet veriyor. Hugo Chavez hükumeti yıllardır programın arkasındaki en büyük destek. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;1975 yılında ilk kez uygulanmaya başlanan &lt;b&gt;El Sistema&lt;/b&gt;’nın yetiştirdiği gençlerin dünya müzik merkezlerine ulaşabilecek seviyeye gelmeleri tam 32 yıl sürmüş. Burada sabır ve kararlılık çok önemli. Bütün dünya ancak 2007 yılında New York’da Carnegie Hall, ve Londra’da BBC Proms konserlerinden sonra bu Venezuela mucizesini öğrenmiş. Uzun lafın kısası öyle “armut piş, ağzıma düş” işi değil bu iş. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-tC5DoKsBmDM/TuI3pB20wVI/AAAAAAAABMM/VoUGwB-t3mQ/s1600/dunya_sahnelerinde_genc_yetenekler_konser_1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="247" src="http://1.bp.blogspot.com/-tC5DoKsBmDM/TuI3pB20wVI/AAAAAAAABMM/VoUGwB-t3mQ/s400/dunya_sahnelerinde_genc_yetenekler_konser_1.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler Güher &amp;amp; Süher Pekinel ile Sahnede&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Gelelim memleketimize. Geçtiğimiz Ekim ayının 11’inde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda özel bir konser vardı. Konserin başlığı &lt;b&gt;Güher ve Süher Pekinel ile Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler&lt;/b&gt;’di. Pekinellerin 2006 yılından bu yana başlatıp sürdürdükleri üç projeden birinin halk huzurundaki ilk denemesiydi bu konser. Üstün yetenekli çocukların en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü olanağı sağlamak amacıyla 1948 yılında kanun çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2000’li yıllara gelindiğinde üstün yetenekli çocuklarla, müzikle, sanatla, kültürle ilgilenmekten vazgeçmişti. Nüfusu 26 milyon olan Venezuela’da 100.000 yetenekli çocuğa ulaşılabiliyorsa, 70 milyonluk ülkemizde en az 100 yetenekli çocuğun elinden tutulur diye düşünüyor insan. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Bugün üstün yetenekli çocukların doğru yolda eğitilmesinin ne denli önemli olduğunu en iyi bilenler arasında ilk akla gelen isimler Güher ve Süher Pekinel. Çünkü onlar, devletin vaktiyle önayak olduğu ama zaman içinde vazgeçtiği müzik eğitimi seferberliğine üç farklı ama birbirini tamamlayan proje ile başlamış durumdalar. Dördüncü proje de yolda. Bu yazıda ilk iki projeden söz etmek istiyorum. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Filmi geriye saracak olursak, Pekineller’in bu serüvene Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi’nden 2006 yılında aldıkları bir davet üzerine başladıklarını görüyoruz. Türkiye’nin her köşesinden seçilmiş üstün yetenekli çocukların eğitildiği Tevitöl öğrencilerinden çok etkilenen Pekineller, okulda bir müzik bölümü açmaya karar verdiler. Burada önemli olan Pekineller’in bölümün hem yönetimi hem de finansmanını üstlenmeleriydi. Verdikleri konserlerin gelirlerini bu projeye aktardılar. Öğrencilerin bu yeni yönetim anlayışı ile kısa zamanda elde ettikleri başarı düzeyi okul yönetimini de projeye kaynak sağlamaya yöneltti ve bölüm MEB müfredatı kapsamına alındı. Pekineller, kendi dünya çapında kariyerleri konusundaki titizliği hem müzik okulunun öğretmenlerinin seçiminde, hem de eğitimin sürekli denetiminde uyguladıklarından sonuç çok şaşırtıcı oldu. 4.5 yıl içinde 200 çocuk konser verebilecek düzeyde bir veya birkaç müzik aleti çalabilmeyi öğrendiler. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;Pekineller’in ikinci projesi “G&amp;amp;S Pekinel Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler” burs programıydı. Projenin ana sponsoru Onduline Avrasya desteğiyle ülkenin bütün konservatuarlarında okuyan gençler arasında bir seçim yapıldı. Maksat, seçimi yapan jürinin seçtiği on genci dünyanın önde gelen müzisyen ve pedagogları ile buluşturmaktı. 1948 yılında İdil Biret’in Nadia Boulanger, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff gibi büyük müzisyenlerle buluşmasını hedefleyen “Harika Çocuklar Kanunu”nun sağladığı olanakları bugün Venezuela örneğinin tersine devlet değil özel sektör üstlenmek zorunda gözüküyor. Özetlemek gerekirse devletimizin 60 yıl önce şaşırtıcı bir ileri görüşle sorumluluğunu üstlendiği çocukları bugün şahıslar veya kurumlar desteklemek durumunda. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WyOF6z0zGYU/TuI4IM1_WCI/AAAAAAAABMU/89pQOpqYL-g/s1600/genceyetenekler.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://2.bp.blogspot.com/-WyOF6z0zGYU/TuI4IM1_WCI/AAAAAAAABMU/89pQOpqYL-g/s400/genceyetenekler.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Yetenekler bir arada&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;11 Ekim 2011 akşamı Pekineller ve bir jüri tarafından seçilmiş olan, Onduline Avrasya’nın desteklediği 10 genç müzisyen tanıdık Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Dünyaya açılan bu genç yetenekler sırasıyla Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu Viyolonselist &lt;b&gt;Dorukhan Doruk&lt;/b&gt;, ki Köln Yüksek Müzik Okulu’nda şimdi. Bilkent’ten Piyanist &lt;b&gt;Yunus Tuncalı&lt;/b&gt;, Brüksel Koninklijk Konservatuarı’na devam ediyor. Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Viyolonselist &lt;b&gt;Yusuf Çelik&lt;/b&gt;, Bremen Yüksek Müzik Okulu’nda Alexander Baillie’nin öğrencisi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Piyanist &lt;b&gt;Eren Aydoğan&lt;/b&gt;, eğitimine Tel Aviv’de Mehta-Buchanan Müzik Okulu’nda devam ediyor. Kemancı &lt;b&gt;Kıvanç Tire&lt;/b&gt;, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu. Şimdi Leipzig’de Mendelssohn-Bartholdy Yüksek Müzik Okulu’nda okuyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;İki de klarinet sanatçımız var. &lt;b&gt;Ege Banaz&lt;/b&gt;, İzmirli. 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun. Paris’teki Edgar Varése Konservatuarı’na kabul edilmiş. İkinci klarinetçimiz &lt;b&gt;Yağızcan Keskin&lt;/b&gt; de İzmirli. O da 9 Eylül Ü. D. K.’da Ender Gülenler’in klarinet sınıfında yetişmiş. O da Paris’te şimdi. Seçilen yeteneklerin en genci 1997 Ankara doğumlu kemancı &lt;b&gt;Elvin Hoxha&lt;/b&gt;. Babası da müzisyen Elvin’in. Elvin eğitimini Bilkent Üniv. Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’nda sürdürürken bir yandan da&amp;nbsp; aldığı bursla Zürich Yüksek Müzik Okulu’nda ünlü keman Profesörü Zakhar Bron ile çalışmakta. 1996’da Adana’da doğan &lt;b&gt;Veriko Tchumburidze&lt;/b&gt; ise hem Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 9. sınıfta annesi Lili Tchumburidze ile çalışmaya devam ediyor hem de Viyana Yüksek Müzik Okulu’nda ders veren dünyaca ünlü keman pedagogu Profesör Dora Schwarzberg’den ders alıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Lucida Sans Unicode&amp;quot;;"&gt;12 Ekim’de Ankara’da Bilkent’te, 13 Ekim’de de İzmir’de Sabancı Kültür Merkezi’nde tekrarlanan bu konserlerde kendilerine yapılan yatırımı son kuruşuna kadar hakkettiklerini gördüğümüz bu genç yeteneklerin en iyi koşullarda eğitilmelerini sağlayan hayırseverlere bravo.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-68851329652120822?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/68851329652120822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/12/normal-0-false-false-false.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/68851329652120822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/68851329652120822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/12/normal-0-false-false-false.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-tC5DoKsBmDM/TuI3pB20wVI/AAAAAAAABMM/VoUGwB-t3mQ/s72-c/dunya_sahnelerinde_genc_yetenekler_konser_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-1162723844125796727</id><published>2011-11-26T07:47:00.000-08:00</published><updated>2011-11-26T07:47:16.443-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Venezuela Gecekondularının Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;﻿ &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TMj7yDRsTas/TtEGpsKPZ2I/AAAAAAAABLs/sitxcp-a0VI/s1600/simon+bolivar+orch.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" height="229" src="http://2.bp.blogspot.com/-TMj7yDRsTas/TtEGpsKPZ2I/AAAAAAAABLs/sitxcp-a0VI/s320/simon+bolivar+orch.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Simon Bolivar Gençlik Orkestrası&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;“El Sistema”, başının üzerinde doğru dürüst damı, sofrasında ekmeği, ayağında pabucu olmayan, sefalet, suç ve uyuşturucu batağından başka bir geleceğin ufukta görünmediği gecekondu çocuklarını müzikle kurtarmak amacıyla 1975 yılında Venezuela’nın Caracas kentinde başlatılıp bütün ülkeye yayılan idealist bir müzik eğitimi programı. “Sistem”in yaratıcıları toplumun sadece üst-orta sınıfının çocuklarının keman çalabileceği efsanesini yıkmayı başarmışlar. ﻿&lt;/span&gt; &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-1AVPuaLaLLU/TtEG2Q-t8PI/AAAAAAAABL0/VYzIAF2WAXY/s1600/jos%25C3%25A9+antonio+abreu+grammy.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" height="219" src="http://2.bp.blogspot.com/-1AVPuaLaLLU/TtEG2Q-t8PI/AAAAAAAABL0/VYzIAF2WAXY/s320/jos%25C3%25A9+antonio+abreu+grammy.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;José Antonio Abreu&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;﻿Amatör müzisyen ve iktisatçı José Antonio Abreu tarafından başlatılan “El Sistema” programı, gecekondu çocuklarının ellerine orkestra çalgıları vermekle kalmıyor, onların okula gidebilmeleri için gerekli olan burs ve yol parasını da sağlıyor. Küçük yaştan itibaren şiddet ortamında yaşamaktan başka bir dünya bilmeyen bu çocuklar, teneke mahallerinden çıkıp okullarının kapısından içeri girdiklerinde bir müzik aleti çalarak bambaşka bir dünyaya adım atıyorlar. Venezuela’da yaşayan yarım milyona yakın yoksul çocuk haftanın altı günü saat 14.00’den 18.00’e kadar normal okullarında klasik müzik dersi görüyorlar.&lt;/span&gt; &lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;“Sistem” anaokulu yaşındaki çocukları birlikte şarkı söyleyerek, çalgı çalarak, dans ederek, resim yaparak müzik dünyasına yöneltiyor. Kimisi dört yaşında keman çalmayı öğrenmeye başlıyor, kimisi ağzında emziğiyle gelip toplu derslere katılıyor. Yaşları büyüdükçe üfleme veya vurmalı çalgılara da yöneltiliyorlar. Trompetiyle veya klarinetiyle “Daha dün annemizin kollarında yaşarken...” şarkısını çalmaya çalışan ufaklık belki akşam teneke mahallesine döndüğünde sofrada ekmek bile bulamayacak ama onu bekleyen parlak bir gelecek olmasının umuduyla yaşayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;“Sistem”in bir özelliği de müzik öğrenmenin kollektif bir uğraş olarak algılanması. Çocuklar arasındaki masum rekabet engellenmese de asıl amaç birlikte müzik yaparak takım ruhunun canlı tutulması. Burada amaç en iyi olmak değil, yapabildiğinin en iyisini yapmak ve takımın başarısı için çalışmak. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;“El Sistema”, 1975’den bu yana Venezuela toplumunun en alt kademelerinden yetişip dünya çapında müzisyen yetiştiren bir proje olarak Kuzey Amerika ve Avrupa müzik çevrelerinin de ilgisini çekmiş durumda. İlk konserini 11 genç ile 1975 yılında veren Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası, 2006’dan bu yana Edinburgh Festivali, Londra Prom’s Konserleri, Lucerne Festivali, New York/Carnegie Hall’da verdiği konserlerle müzik dünyasında müthiş enerji yüklü bir fırtına estirmiş durumda.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-LAn7i4qkjwA/TtEHMpRbwzI/AAAAAAAABL8/2zFHKNyZumg/s1600/gustavo-dudamel+young.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-LAn7i4qkjwA/TtEHMpRbwzI/AAAAAAAABL8/2zFHKNyZumg/s320/gustavo-dudamel+young.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Gustavo Dudamel&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ ﻿&lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;“Sistem”in yetiştirdiği orkestra şefi Gustavo Dudamel, 1981’de doğmuş. 11 yaşında keman çalmaya başlamış, 19 yaşından beri bu orkestrayı yönetmekte. Orkestranın konserlerinin programı Mahler’le başlayıp, Salsa ile bittiğinde hem orkestra üyelerinin hem de dinleyicinin ayağa kalkıp dans ettikleri bir ortam. Enerjisi, neşesi, yeteneği ile ciddi müzik çevrelerinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyen Dudamel, 2009’dan itibaren Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın müzik direktörü ama Simon Bolivar Gençlik Orkestrasını hiç terketmeyecek&lt;/span&gt;. ﻿&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-AFdwZT5Fk3g/TtEIA1gCCWI/AAAAAAAABME/48CAoQWKAzE/s1600/dudamel.bmp" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" hda="true" height="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-AFdwZT5Fk3g/TtEIA1gCCWI/AAAAAAAABME/48CAoQWKAzE/s200/dudamel.bmp" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Gustavo Dudamel&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;span style="font-family: &amp;quot;Courier New&amp;quot;, Courier, monospace;"&gt;Orkestra’nın Edinburgh Festivali’nde verdiği konserlerden sonra İskoçya Sanat Konseyi, İskoçya’nın yoksul mahallelerinde, Venezuela’nın “Sistem” projesini uygulamaya karar vermiş. Böylece Latin Amerika ülkelerinin bir zamanlar en yoksullarını barındıran Venezuela’da yaratılan bu müzik projesinin, Avrupa’nın sözde refah içindeki bir bölgesinde yaşayan gençleri kurtarmak için benimsenmesi konusunda “kıssadan hisse” çıkarabiliriz diye umuyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-1162723844125796727?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/1162723844125796727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/11/venezuela-gecekondularnn-simon-bolivar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1162723844125796727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1162723844125796727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/11/venezuela-gecekondularnn-simon-bolivar.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-TMj7yDRsTas/TtEGpsKPZ2I/AAAAAAAABLs/sitxcp-a0VI/s72-c/simon+bolivar+orch.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6685025397810360844</id><published>2011-10-18T04:13:00.000-07:00</published><updated>2011-11-30T14:21:16.988-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;b&gt;İSTANBUL’U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-PZ2HI3uCHfs/Tp1dTlpTdQI/AAAAAAAABJk/frox1qI8228/s1600/eski-istanbul-resimleri-11.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="276" oda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-PZ2HI3uCHfs/Tp1dTlpTdQI/AAAAAAAABJk/frox1qI8228/s320/eski-istanbul-resimleri-11.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı olmuş, bir o kadar da eleştiriye çanak tutmuştu. Aradan zaman geçti, sular duruldu. Yeniden geçmişe doğru bir göz atmakta yarar var. Güncel sanatlar arasında hep üvey evlat gibi köşeye itilen güncel müzik nasıl temsil edildi 2010 Avrupa Başkenti İstanbul’da. Görkemli konserler düzenlendi ama bu konserlerde güncel müziğimiz ne kadar temsil edildi? Yoksa müzikte çağdaşlığı bir türlü kabul edemeyenlerin manasız, bilgiye muhtaç, ön yargılı polemikleriyle yerin dibine mi batırıldı? “Güncel sanatta” bu denli cesur, atak ve şoke edici eserlerin yaratılmasına hiç itirazı olmayan sanatsever aydınlarımız neden iş “güncel müziğe” gelince yüzlerini buruşturarak itiraz etmeyi kendilerinde hak gördüler hep? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında güncel sanatın alıcısı ve bir piyasası var ondan mı acaba? Oysa güncel müziği ne kadar allayıp, pullasanız yine de pek alıcısı çıkmıyor. Fazıl Say’ın basında sürpriz çıkışlarla, polemiklerle yer almasını bu nedenden anlıyorum. Zira onun bu çıkışları olmasa bestelediği müziğe ilgi çekmesi hiç de kolay olmayacak. Fazıl Say, hiç olmazsa tanınmış bir piyanist olmasının avantajı ile eserlerini hem yurt içinde hem de yurt dışında belirli sıklıkla duyurabiliyor. Halbuki, güncel müzik dünyamızın içine hapsolmuş çok sayıda bestecimizin eserlerini duyurma olasılığı çok sınırlı. Ancak, işte bu noktada İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi güncel müziğe gönül vermiş müzisyenlerin bazılarına çarpıcı projeler yaratmak üzere ilham verdi. Edebiyat ve müziği birbirlerine yakınlaştıran şiirin ve şairin ilhamıydı bu. Orhan Veli’nin, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;İstanbul’u dinliyorum. Gözlerim kapalı&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Önce hafiften bir rüzgâr esiyor&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Yavaş yavaş sallanıyor&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Yapraklar, ağaçlarda;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Uzaklarda, çok uzaklarda,&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;Sucuların hiç durmayan çıngırakları&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-MupSRWpLPg8/Tp1eApL2UBI/AAAAAAAABJs/ZTjAKqnvaNs/s1600/yemeniler.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" oda="true" src="http://2.bp.blogspot.com/-MupSRWpLPg8/Tp1eApL2UBI/AAAAAAAABJs/ZTjAKqnvaNs/s320/yemeniler.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;şiiri hem arpist Şirin Pancaroğlu’nun İstanbul’un Ses Telleri, hem de piyanist Seda Röder’in Listening to Istanbul başlıklı CD albümlerinin ilham perisiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duymak, dinlemek, ama asıl ses, müziğin temeli. Bir zamanlar duymaya alışık olduğumuz sesler, mesela Orhan Veli’nin şiirindeki sucunun ya da yoğurtçunun çıngırak sesi çıktı artık hayatımızdan. Sandalların küreklerinin boğazın sularına batıp çıkarken oluşturdukları şıpırtılı sesler, ya da sahile vuran dalgaların sesi de çoktan tarihe karıştı. Bülbül sesi duyan var mı İstanbul’da? Orhan Veli’nin dinlediği ve duyduğu İstanbul romantik ve nostaljik bir geçmişe ait. Bugünün sesleri ise farklı. Milyonlarca insanın sürekli devinim halinde olduğu, makinaların, arabaların, motorların, gemilerin, uçakların, helikopterlerin susmamacasına sürekli ses ürettiği, ses yükselticilerin birbirleriyle yarışırcasına çığırttığı kakafonik müziklerin sokakları, caddeleri işgal ettiği bir büyük metropol İstanbul. Böyle kakafonik bir kentte doğan ve yaşayan güncel müzik yaratıcısının geçmiş yüzyılların özlemiyle kaybedecek, oyalanacak zamanı yok. Bugünün bestecisinin hayatında tatlı melodilerin duyulduğu dingin bir İstanbul yerine binlerce güzel ve çirkin sesin üretildiği uçsuz bucaksız bir megapolün sesleri var. Çoğu 1970’ler ve sonrasında dünyaya gelmiş bestecilerin eserlerini bir araya getirip yorumlayan piyanist Seda (Sesigüzel) Röder de onların dünyasının yabancısı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ulgBk442nwI/Tp1gJeXZFSI/AAAAAAAABJ8/fhki7ocoO9A/s1600/seda.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" oda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-ulgBk442nwI/Tp1gJeXZFSI/AAAAAAAABJ8/fhki7ocoO9A/s1600/seda.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Seda Röder, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduktan sonra Salzburg Mozarteum’da eğitimine devam etmiş, ardından Münih Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde ünlü Beethoven ve Brahms yorumcusu Gerhard Oppitz ile çalışmış; çalışmalarının ardından kazandığı başarıları çeşitli burslar ve ödüllerle değerlendirilmiş bir piyanist. Son zamanlarda Harvard Üniversitesi Müzik Bölümü’nde çalışmakta. Asıl derdi “Güncel Müzik’in” daha çok dinleyiciye ulaşmasını sağlamak. www.newmusicistanbul.com sitesinde bu uğurdaki çalışmalarını yaymakta Seda Röder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda Röder’in Listening to Istanbul adlı CD’sinde yer alan eserlerin hemen hepsinin ortak noktası piyanonun alışık olduğumuz tekniklerinin dışına kayan çalma becerilerine yönelmiş, öte yandan piyanodan yine duymaya alışık olmadığımız tını, titreşim, yankılanma arayışlarına girmiş olmaları. CD’nin ilk bestecisi Tolga Tüzün, temel olarak ele aldığı bir Süryani ilahi melodisini soyutlayarak ve bu soyutlanmış melodiden çıkardığı binbir çeşit doğaçlamaya yönelik hareket ile dikkati çekiyor. Tolga Tüzün 40 yaşında bugün. Genç sayılır. İTÜ MİAM’daki çalışmalarının ardından dünyadaki güncel müzik hareketlerini Columbia Üniversitesi’nde Tristan Murail, Paris’te Philippe Leroux gibi ustalarla çalışarak pekiştirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-VBDQgQgVuuc/Tp1hbuPKSJI/AAAAAAAABKE/c2r9bAkSU9w/s1600/rumelihisari.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="203" oda="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-VBDQgQgVuuc/Tp1hbuPKSJI/AAAAAAAABKE/c2r9bAkSU9w/s320/rumelihisari.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Along the Wall “Duvar Boyunca” adlı, şeytani virtüoziteye dayanan solo piyano eserinin bestecisi Zeynep Gedizlioğlu daha genç bir besteci. MSGSÜ Devlet Konservatuarı’nı bitirdikten sonra kapağı Almanya’ya atmış, orada Almanya’nın önemli güncel bestecilerinden Wolfgang Rihm gibi ustaların sınıflarından yetişerek yarattığı eserlerle çeşitli festivallere katılmakta. Zeynep, artık tanınan ve kendisine eser ısmarlanan bir besteci yurt dışında. Şu sıralarda Paris’teki IRCAM müzik araştırma merkezinde elektro-akustik müzik üzerine çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CD’nin en genç bestecisi Turgut Erçetin. Zamanın Katmanları Arasında Sürüklenme diye Türkçeye çevirebileceğimiz Drifting Through the Layers of Time adlı eserinde besteci, piyanistin piyanonun telleri arasında ıslık çalmasını, bir yandan da Alman Şair Rainer Maria Rilke’nin bir şiirini fısıldamasını istiyor. E-Bow denen ufak bir gereç piyanoya yaklaştırıldığında ise seslerin titreşiminin ve tınısının uzaması sağlanıyor. Erçetin’in piyano ses dünyasını kullanış biçimi şaşırtıcı ve düşündürücü. Genç besteci şu sıralarda bir yandan Stanford Üniversitesi’nde tanınmış İngiliz bestecisi Brian Ferneyhough ile çalışıyor, bir yandan da bilgisayar müziği ve akustik araştırmalarına devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Yakın, Turgut Erçetin gibi İTÜ MİAM ‘da yetişmiş önce. Pieter Snapper, Kamran İnce, Reuben De Lautour ve Hasan Uçarsu gibi ustalarla çalışmış. Şimdilerde Başkent Üniversitesinde bestecilik dersleri veriyor. Lacrymae adını verdiği eserinde piyanonun telleri dahil her tarafından çıkabilen sesleri canlı-elektronik seslerle destekliyor, büyütüyor, renklendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tolga Yayalar’ın eserinin adı Temporal Gardens. Acaba Zamansal Bahçeler diye mi çevirsek Türkçeye? Şu sıralarda Bilkent Üniversitesi öğretim görevlisi olan Tolga Yayalar, Berklee Müzik Koleji’nde Caz müziği eğitimi almış, Harvard Üniversitesi bestecilik bölümünden de bestecilik doktorası var. Çok sayıda ödül sahibi. Bagajı hayli ağır anlaşılan. Eserini açıklarken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinden, zaman ögesinin değişgenliğinden dem vuruyor besteci. Bana sorarsanız ses dünyası fazla kalabalık, üstelik kalabalığın çoğu da tanıdık. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-XDSeayiJePw/Tp1em-GZ3oI/AAAAAAAABJ0/kH-jfgM31gU/s1600/sarayd2.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" oda="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-XDSeayiJePw/Tp1em-GZ3oI/AAAAAAAABJ0/kH-jfgM31gU/s320/sarayd2.jpg" width="173" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Gelelim CD’nin son eseri olan Movement 6, yani Altıncı Bölüm’e. Bestecisi Özkan Manav. Manav, her eserinde olduğu gibi dinleyeni meraklandırmayı iyi biliyor. Burada bizi 19. yüzyıl İstanbul’una, Hacı Arif Bey’in ses dünyasına taşıyor besteci. Piyanodan mikrotonal sesler elde edebilmek, Uşşak, Neva, Hüzzam gibi makamları aslına uyguna yakın duyurabilmek için çalgının tiz seslerinin akordu ile oynamayı ön görüyor. Eser, dinleyeni geçmişin dingin, tefekkür alemine doğru bir gezintiye götürmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşağının en verimli bestecilerinden biri sayılan Manav’ın da pek çok ödülü var ve eserleri hem yurt dışında hem de yurt içinde seslendirilen şanslı bestecilerimizden biri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz olarak, Güncel Sanatlarla ilgilenen, uğraşan tüm sanatçıları ve sanatseverleri Seda Röder’in yarattığı bu olağanüstü CD’deki bütün güncel bestecilerimizi tanımaya, dinlemeye ve anlamaya davet ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6685025397810360844?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6685025397810360844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/10/istanbulu-dinliyorum-gozlerim-kapali.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6685025397810360844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6685025397810360844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/10/istanbulu-dinliyorum-gozlerim-kapali.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-PZ2HI3uCHfs/Tp1dTlpTdQI/AAAAAAAABJk/frox1qI8228/s72-c/eski-istanbul-resimleri-11.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6931125289301561983</id><published>2011-09-15T10:03:00.000-07:00</published><updated>2011-10-18T05:26:58.396-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div style="border: medium none;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-1WDp0iW94m8/Tp1wadUcK1I/AAAAAAAABKM/GTPWtUsulTs/s1600/beethoven.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://1.bp.blogspot.com/-1WDp0iW94m8/Tp1wadUcK1I/AAAAAAAABKM/GTPWtUsulTs/s320/beethoven.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İDİL BİRET ARŞİVİ VE BEETHOVEN PROJESİ&lt;/div&gt;&lt;div style="border: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Üne, ünlülüğe ve ünlülere tapınma yüzyıllardır alışageldiğimiz bütün sanatsal değerleri altüst eden, yozlaştıran, önemsizleştiren, sıradanlaştıran bir 21. yüzyıl fenomeni. “Baş ol da istersen soğan başı ol” özdeyişimize uygun biçimde “Ünlü ol da neyin ünlüsü olursan ol” aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Mesleğinin ne olduğu bilinmeyen, yeteneği, becerileri var mı yok mu belirsiz bir “İkoncan ol” istersen, ününden geçilmesin. Servetini hangi yollarla kazandığı şüpheli ama “ünlü iş adamının” sevgilisi olursan hayattaki amacına ulaşmış sayılırsın mesela. Öte yandan görsel medyanın yarattığı “ünlü sanatçılar” var. Kimi “ünlü” ne idüğü belirsiz bir tür müziğin duayeni, kimi “ünlü” sahnelerin divası, kimi henüz civciv ama kanal kanal gezerken yolda birden “ün”leniveriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-0kLHl8wpB4Q/TnMDp6oDvqI/AAAAAAAABJY/-sa91CwTQOk/s1600/thumbs_biret_kempff_keilberth.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="150" rba="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-0kLHl8wpB4Q/TnMDp6oDvqI/AAAAAAAABJY/-sa91CwTQOk/s200/thumbs_biret_kempff_keilberth.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kempff, Biret, Keilberth&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿ İdil Biret, dünyadaki bu yeni ünlülerden biri değil. O, üç yaşından beri dikkatleri üzerinde toplayan, hayatı boyunca klasik müzik dünyasının hayranlığını, saygısını kazanmasına rağmen hiç istifini bozmadan “olduğu gibi olmayı” başaran bir yeni zaman fenomeni. Ailesinin üstün yeteneğini fark ettiği şanslı çocuklardan biri. Eğitimini eğil ellerde almasını sağlayan özel yasa sayesinde devam eden şansını boşa çıkarmayan, yirminci yüzyılın ermiş hocalarının hepsinden başka özellikler kapan, başka sırlar öğrenen, daha 16 yaşındayken konser turnelerine çıkarak dünyayı tanıyan ve dünyanın da onu tanımasını normal karşılayan bir çocuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kariyerinin başlangıcındaki bir olay onun kişisel özelliklerini bütün açıklığıyla ortaya koyar. 21 Kasım 1963 günü Birleşik Amerika’daki “debut” yani ilk konserini Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde verecektir. Orkestrayı Erich Leinsdorf yönetmektedir. İdil, Rachmaninof’un hem teknik hem de müzikal açıdan en zor konçertosu sayılan 3. Piyano Konçertosunu yorumlayacaktır. 21 Kasım doğum tarihidir İdil’in. 22 yaşına girecektir o gün. Orkestra provada “Happy Birthday” müziğini çalar. Her şey çok güzeldir. Konser saati geldiğinde İdil bir tuhaflık sezer. Şef Leinsdorf bir ara kireç gibi yüzle kapıdan başını uzatır, bir şeyler söylemek ister gibidir, sonra vazgeçer, gider. Dakikalarca süren gerilimden sonra esrar çözülür, İdil’in babası odaya gelerek Başkan Kennedy’nin öldürüldüğünü ve orkestra yönetiminin konsere devam edip etmemeye karar veremediğini anlatır. Uzun bir bekleyişten sonra Boston Senfoni Orkestrası Vakfının Yönetim Kurulu Başkanı Henry B. Cabot sahneye çıkar, sesi titreyerek kendi babası öldüğü gün Boston Senfoni Orkestrası’nın konserine büyük üzüntüsüne rağmen yine de geldiğini ve müziğin teselli edici gücüne inandığını söyler ve seyirciye konsere devam etme kararı aldıklarını açıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdil Biret, yıllar sonra “Herkesin morali çok kötüydü ama yine de çaldık. Benim Birleşik Amerika’daki ilk konserim için trajik bir başlangıç oldu” der. 2000 yılında Boston Globe gazetesi müzik yazarı Richard Dyer, o günü dün gibi hatırladığına değindiği yazısında Boston Senfoni Orkestrası’nın bu olağandışı konserinden söz ediyordu. Dyer, konserin, Kennedy’nin ölümü dolayısıyla Beethoven’in 3 numaralı Eroica Senfonisi’nin “Cenaze Marşı” bölümü ile başladığını; ardından 22 yaşındaki genç piyanist İdil Biret’in konçertoyu büyük bir olgunlukla, piyanistik ateşini alev alev yansıtarak yorumladığını anlatıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan yıllar geçti. İdil Biret, kendi kulvarında ilerlemeye devam ederken, bazı başka piyanistlerin hedef değiştirip popülerlik kulvarına kaydıklarını gördü. O istifini hiç bozmadan inandığı ustaların, inandığı bestecilerin yolunda kendini geliştirmeye devam etti. İdil Biret, gerçek piyanistler arasındaki sessiz ama ortak uzlaşma ile saygınlığına saygınlık kattı. Hem birinci sınıf konser kariyerine devam etti hem de ondan konser isteyen memleketlilerine hiç gocunmadan her koşula ayak uydurarak yanıt vermeye çalıştı. Dünya çapında piyano yarışmalarının jürilerine çağrıldı. Jürilerin politik ortamlarında adaletli duruşundan hiç ödün vermedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-iMQXTzRpsvk/TnME7bqADHI/AAAAAAAABJc/lG0MqIIMoLw/s1600/biret.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" rba="true" src="http://3.bp.blogspot.com/-iMQXTzRpsvk/TnME7bqADHI/AAAAAAAABJc/lG0MqIIMoLw/s320/biret.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;İdil Biret, piyanistler dünyasında olağanüstü repertuarı ile de tanınıyordu. Tanrı vergisi üstün yeteneği onun piyano edebiyatının neredeyse tüm eserlerini belleğine kaydetmesini sağlamıştı. 1960’lı yıllardan itibaren plak kayıtlarına başladı. Finnadar/Atlantic, EMI, Decca ve Vega firmaları için kaydettiği sayısız eser bugün İdil Biret diskografisinin ilk yıllarını açıklıyor. 1980’lerden itibaren Naxos firması ile başlayan beraberliğinin ilk yıllarında Biret, Liszt, Çaykovski, Ravel, Saint-Saens, Schumann, Grieg, Franck ve Massenet’in bütün piyano konçertolarına ek olarak Piérre Boulez’in 3 Sonatı’nı, György Ligeti’nin Etude’lerini, son olarak da Berlioz’un Senfoni Fantastik ve Harold in Italy’sinin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarını kaydetmişti. Naxos firması ile başladığı ikinci projede İdil Biret, Brahms, Chopin ve Rachmaninof’un bütün piyano eserlerini kaydetti. Böyle büyük işlere benim diyen her piyanistin kalkışmadığını biliyoruz. Zaten Chopin’in bütün eserlerini kaydetme cesaretini gösteren bir İdil Biret var bu dünyada bir de Vladimir Ashkenazy. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-zEElGcurv9w/TDH72UCFrUI/AAAAAAAAAuE/D1kMZkXhAvg/s1600/beethoven.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-zEElGcurv9w/TDH72UCFrUI/AAAAAAAAAuE/D1kMZkXhAvg/s320/beethoven.jpg" width="298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Ancak asıl büyük proje daha yeni bitti. 22 yıllık bir süreç bu. Bu süreç içinde İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel İdil Biret Arşivi IBA markası altında İdil’in daha önce yapılmış bütün kayıtlarını toplamaya başladı. Öte yandan dev Beethoven projesinin ilk adımları 1985 yılında atılmış oldu. 1985 ve 86 yılları boyunca İdil Biret, Beethoven’in Liszt tarafından piyanoya uyarlanan dokuz senfonisini EMI firması için kaydetti. Kayıtlar Brüksel yakınındaki Chamont’da bulunan St. Bavon Kilisesi’nde yapıldı. Altı plaklık bir kutu olarak Liszt’in 100. ölüm yılı 1986’da piyasaya çıkan Beethoven/Liszt Senfoniler müzik dünyasında büyük yankı yaptı. 1986 Montpellier Festivali’nde İdil, bütün senfonileri dört ayrı akşam verdiği resitallerde yorumladı. Konserler Fransız Ulusal Radyosu tarafından naklen yayınlandı ve tabii ki yer yerinden oynadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-KxWOg_J6FNI/TnMFf4H3FNI/AAAAAAAABJg/zhO7puucIWY/s1600/DSC_5390.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="212" rba="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-KxWOg_J6FNI/TnMFf4H3FNI/AAAAAAAABJg/zhO7puucIWY/s320/DSC_5390.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;8 Eylül 2011 AIMA Konseri, Ayvalık&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Sırada Beethoven’in 32 Sonatı vardı. Biret ve Büyükyüksel çiftinin 1985 yılında tanıştıkları Belçikalı ses mühendisi Michel Devos ile kayıtları yine St. Bavon Kilisesi’nde yapmaya devam ettiler. Konçertolar ve Piyanolu Koral Fantezi kayıtlarını Ankara Bilkent Konser Salonu’nda ses mühendisi Günther Appenheimer gerçekleştirdi. Bilkent Senfoni Orkestrasını, Varşova Filarmoni Orkestrası Şefi Antoni Wit yönetiyordu. İdil Biret Beethoven Edisyonu kayıtları 2008’de sonuçlandığında İdil Biret, dünyada Beethoven’in 32 Piyano Sonatı’nı, 5 Piyano Konçertosu ve Piyanolu Koral Fantazisi’ni, Dokuz Senfonisi’nin Liszt uyarlamasını kaydeden ilk piyanist olarak tarihe geçmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde 19 CD ve 1 DVD bulunan İdil Biret Beethoven Edition kutusu, Ekim ayından itibaren satışa çıkacak. Şefik Büyükyüksel’in söylediğine göre bu kutu İstanbul’da imal ediliyor. Naxos firması ise kutuları Almanya’ya ithal edip oradan dünya dağıtımını yapacak. Türkiye’den Almanya’ya kutu ile Beethoven ihraç ediliyor. “Ne ilginç değil mi?” diyor Şefik. “İşte Cumhuriyet’in müzik devrimleri bizlere bunları yapma imkânını verdi” diye devam ediyor. Almanya’da buna ilaveten Naxos üç ayrı kutuda Sonatlar (10 CD), Senfoniler (6 CD) ve Konçertolar (3 CD) imal edip yayınlayacak. Böylece Ekim ayında dört ayrı kutu satışa sunulacak. İsteyen beğendiğini alacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdil Biret’in bu dev projesini taçlandıran DVD’nin adı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Making of the Beethoven Recordings &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A Musical Odyssey 1985–2008. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beethoven Kayıtlarının Yapım Serüveni. Yöneten Eytan İpeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DVD’de dev projelerin alçak gönüllü gerçek sanatçısının ağzından müzik üzerine düşündüklerini de öğreniyor ve Beethoven’in piyano konçertolarını canlı olarak seyredebiliyor ve dinliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;div style="border: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6931125289301561983?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6931125289301561983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/09/idil-biret-arsivi-ve-beethoven-projesi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6931125289301561983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6931125289301561983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/09/idil-biret-arsivi-ve-beethoven-projesi.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-1WDp0iW94m8/Tp1wadUcK1I/AAAAAAAABKM/GTPWtUsulTs/s72-c/beethoven.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7856113559156534720</id><published>2011-06-28T02:19:00.000-07:00</published><updated>2011-06-28T02:37:16.581-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-sqX1TIZa50g/Tgmeva6F5vI/AAAAAAAABDo/dVagcsiIN3g/s1600/pekinels.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-sqX1TIZa50g/Tgmeva6F5vI/AAAAAAAABDo/dVagcsiIN3g/s320/pekinels.jpg" width="286" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;GÜHER &amp;amp; SÜHER PEKİNEL “LIVE IN CONCERT” DVD&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Filiz Ali&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-FG6CZXLAiuw/TgmZ4HRvVxI/AAAAAAAABDQ/IGHqhPFC4mc/s1600/mozart+family.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-FG6CZXLAiuw/TgmZ4HRvVxI/AAAAAAAABDQ/IGHqhPFC4mc/s1600/mozart+family.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Küçük Wolfgang Amadeus ile ablası Nannerl, bilinen en eski piyano ikilisiydi. Leopold Mozart’ın üzerlerine titrediği üstün yetenekli bu çocuklar, babalarıyla çıktıkları konser turnelerinde soyluların, hükümdarların saraylarındaki klavyeli çalgıların önündeki tabureye çoğu zaman yan yana oturarak küçük Wolfgang’ın bir çırpıda besteleyiverdiği dört el sonatları icra eder dinleyenleri hayranlıklara garkeder, hayretlere düşürürlerdi. Aradan geçen yıllarda küçük Wofgang, babasıyla turnelere devam ederken, ablası Nannerl, Salzburg’daki evde kalmaya başladı. Ne kadar üstün yetenekli olursa olsun bir kızın müziği meslek olarak düşünmesine asla izin verilemezdi o devirde. Ne var ki Wolfgang 23 yaşına gelip, babasının itirazlarına rağmen Salzburg’dan ayrılmaya ve Viyana’ya gitmeğe karar verdiğinde yaptığı son beste ablasıyla birlikte çalacağı &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Mi bemol Majör No. 10, K. 365,&amp;nbsp; İki Piyano için Konçerto&lt;/i&gt; idi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;İşte o gün bu gün, Mozart’ın ablasına veda duyarlığı taşıyan bu güzel eser, piyano ikilisi repertuarının vazgeçilmezidir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-2__k4WjdgTA/TgmaORM-NuI/AAAAAAAABDU/KpVez_LT3Ck/s1600/g%25C3%25BCher+s%25C3%25BCher.Jpeg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://2.bp.blogspot.com/-2__k4WjdgTA/TgmaORM-NuI/AAAAAAAABDU/KpVez_LT3Ck/s320/g%25C3%25BCher+s%25C3%25BCher.Jpeg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Güher &amp;amp; Süher Pekinel kardeşler de ilk kez halk huzuruna 9 yaşındayken Ankara Radyosu’nda Mozart’ın bu ünlü konçertosu ile çıktılar. Rahmetli Hikmet Şimşek’in yönettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde verdikleri bu ilk konserden sonra uzun yıllar sürecek çok zorlu ama verimli bir eğitim sürecinin içene girdiler. Anneleri, ikizlerinin ulaşabilecekleri en iyi eğitimi alabilmeleri için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadı. Onlar da müzik aşkı, disiplin, öğrenme açlığı ile besledikleri eğitim süreçleri sonucunda dünyanın önde gelen “Piyano İkilileri” arasındaki en üst basamağa tırmandılar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Bundan bir süre önce, kariyerlerinin onları zirveye taşıyan serüvenini birlikte anlattıkları, hayata, sanata, topluma bakışlarını dile getirdikleri, birbirinden nefis konser ve prova kayıtlarının yer aldığı &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Güher &amp;amp; Süher Pekinel Live in Concert&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; DVD’leri ile hayatlarının her aşamasında uyguladıkları mükemmeliyetçiliği gözler önüne sermeye karar verdiler. Karşımıza burada da Wolfgang Amadeus Mozart’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;İki Piyano Konçertosu&lt;/i&gt; ile çıkıyordu Pekineller. Londra’daki Cadogan Hall’da 2007 yılında gerçekleştirilen konser kaydında orkestra bu kez İngiliz Oda Orkestrası ve şef Sir Colin Davis. Dokuz yaşında ilk kez çaldıkları bu konçertoyu olgunlaştırarak her seferinde eserin farklı derinliklerini, renklerini keşfederek yeniden yeniden yorumlayarak ulaştıkları düzey tarifsiz. Aralarındaki inanılmaz uyumu, dokunuşlarının güzelliğini, iç dinamiklerinin coşkusunu, konser sırasında kaçırdığımız ayrıntıları bu DVD’de yakalamamız mümkün. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MX0SrnXYrcw/TgmanycC5zI/AAAAAAAABDY/EsYtHL6XLi8/s1600/nihat-odabasi2010-4+pekinels.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-MX0SrnXYrcw/TgmanycC5zI/AAAAAAAABDY/EsYtHL6XLi8/s1600/nihat-odabasi2010-4+pekinels.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Güher &amp;amp; Süher Pekinel Live in Concert&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt; DVD’leri sanatçıların hayatlarının ve kariyerlerinin enfes bir retrospektifi. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Double Life&lt;/i&gt; başlığı ile seyrettiğimiz portrede bu olağanüstü yetenekli, kararlı, titiz, mükemmeliyetçi ikiz kardeşlerin çocukluktan bu güne ilmik ilmik dokudukları hayatlarını, entellektüel ve sanatsal gelişimlerini izliyoruz. Öte yandan, Pekinellerin çocukluklarından beri tekrar tekrar keşfetmeye doyamadıkları Johann Sebastian Bach, burada bambaşka kılıklara bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor. Bach, oldum olasıya örneğin Dave Brubeck, Herbie Hancock, Keith Jarrett, Chick Correa gibi caz piyanistlerini cezbetmiş bir ustadır. Ancak bu piyanistlerin hiçbiri Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier gibi kafayı toptan Bach’a takmamıştı. Loussier, 1959 yılında &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Play Bach Trio’&lt;/b&gt;yu kurduğunda henüz 25 yaşındaydı. &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Play Bach Trio&lt;/b&gt; ile Bach’ın eserlerini temel alarak namütenâhî yani ucu bucağı olmayan doğaçlamalar yapıyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FwC9vJ7-Ku8/TgmfgjyTAAI/AAAAAAAABDs/gz00A80UgqA/s1600/pekinel+loussier.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="252" src="http://3.bp.blogspot.com/-FwC9vJ7-Ku8/TgmfgjyTAAI/AAAAAAAABDs/gz00A80UgqA/s320/pekinel+loussier.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Jacques Loussier ile konser sonrası.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Fakat herhalde Jacques Loussier, günün birinde &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Play Bach&lt;/b&gt; fikrinin boyutlarının alabildiğine genişleyip Bach’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Üç Piyano için Re Minör Konçerto&lt;/i&gt;’sunu Türk piyano ikilisi Pekineller ile çalmaya varacağını aklına hiç getirmemişti. Ancak Pekinel kardeşlerin inandıkları konularda tuttuklarını koparan kararlılıklarını hesaba katmamıştı anlaşılan. Sonuç muhteşem olmuştu. 2001 Schwetzingen Festivali konseri, Jacques Loussier Trio ve Güher &amp;amp; Süher Pekinel piyano ikilisi işbirliğinin büyük başarısı ile sonuçlandı. Konserin canlı kaydında Bach’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Do Minör iki piyano ve yaylılar için Konçertosunu&lt;/i&gt; Pekinel ikilisi önce Jacques Loussier’in iki piyano, bas ve davullar için alışılmadık bir caz ve klasik karışımı düzenlemesi ile yorumluyorlar. Ardından da bestecinin &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Re Minör Üç Piyano için Konçertosunu&lt;/i&gt; üçü birden yine Loussier’nin caz düzenlemeleriyle çalıyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;DVD’lerin en güzel sürprizi ise Pekinellerin 2007 yılında Londra Cadogan Hall’da verdikleri konserin ikinci yarısında Bach’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;İki Piyano için Konçertosunu &lt;/i&gt;bu kez vaktiyle Bach’ın yazdığı gibi yaylılar orkestrası eşliğinde yorumlamaları. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-_Lt7JHwlfxQ/Tgma6iJhKUI/AAAAAAAABDc/U7aus0cGetE/s1600/lhevins.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-_Lt7JHwlfxQ/Tgma6iJhKUI/AAAAAAAABDc/U7aus0cGetE/s200/lhevins.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;İki piyanistin bir araya gelip bir konser ikilisi oluşturmaları 1900’lerin başından itibaren evli çiftlerin birlikte konser verme arzularına bağlanabilir. Örneğin 20. yüzyılın başlarında Avrupa’ın başkentlerinde çok başarılı solo konser kariyerini sürdürmekte olan Rus piyanist Josef Lhevinne, 1908’de Moskova Konservatuarını başarıyla bitiren genç piyanist Rosina Bessie ile evlenip, solo kariyerine eşiyle birlikte oluşturdukları piano ikilisini de eklemişti. 1919’da New York’a göçen çift hem piyano ikilisi hem de Juilliard Müzik Okulu’nun efsanevi öğretmenleri olarak tarihe geçmişlerdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-F03vulvIODU/Tgmb1bZ0phI/AAAAAAAABDk/oKKAOmzatrA/s1600/bartok%252Cditta.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="224" src="http://3.bp.blogspot.com/-F03vulvIODU/Tgmb1bZ0phI/AAAAAAAABDk/oKKAOmzatrA/s320/bartok%252Cditta.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Ditta Pasztory ve Bela Bartok&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Macar besteci ve piyanist Bela Bartok da 1940 yılında savaştan kaçarak New York’a geldiğinde, karısı Ditta Pasztory ile verdikleri konserlerde iki piyano için bestelediği eserlerini yorumlayarak yeni dünyada yepyeni bir kariyer yapma umudunu taşıyordu. Fransız piyanist çift Gaby &amp;amp; Robert Casadesus, Rus asıllı Fransız Genia Nemenoff &amp;amp; Pierre Luboschutz, 1930 ile 40’lı yıllarda Avrupa ve Amerika’nın her köşesinde verdikleri konserlerle ün kazanan yine Rus asıllı Vitya Vronsky &amp;amp; Victor Babin çifti, evli piyano ikililerinin popülerleşmesine ve yeni eserlerin bestelenmesine yol açmışlardı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;1950 ile 60’lı yıllarda Ankara ve İstanbul’da da pek çok konser veren Alfons &amp;amp;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt; &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Aloys_and_Alfons_Kontarsky" title="Aloys and Alfons Kontarsky"&gt;&lt;span style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Aloys Kontarsky&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; kardeşler ise çağdaş bestecilere eser ısmarlayarak, ya da var olan çağdaş eserleri yorumlayarak ün kazanmışlardı. Polonyalı besteci ve piyanist &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Witold_Lutos%C5%82awski" title="Witold Lutosławski"&gt;&lt;span style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Witold Lutosławski&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;’ye gelince, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali sırasında ekmek parası kazanmak uğruna meslekdaşı &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Andrzej_Panufnik" title="Andrzej Panufnik"&gt;&lt;span style="color: windowtext; text-decoration: none;"&gt;Andrzej Panufnik&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; ile Varşova kahvelerinde iki piyano ile dans müziği çalıp, can sıkıntısından doğaçlamalar yaparken yarattığı bir başeserle, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Paganini Çeşitlemeleri&lt;/i&gt; ile Güher &amp;amp; Süher Pekinel DVD’sinde yer almakta.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-wt66XjvQp88/TgmgMdPariI/AAAAAAAABDw/mnLKF4TQnR8/s1600/pekinel+mehta.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="311" src="http://4.bp.blogspot.com/-wt66XjvQp88/TgmgMdPariI/AAAAAAAABDw/mnLKF4TQnR8/s320/pekinel+mehta.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Süher, Zubin Mehta ve Güher Pekinel&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Güher &amp;amp; Süher Pekinel 1984 yılında Herbert von Karajan tarafından keşfedildiler. Karajan, Berlin ve Viyana Filarmoni Orkestralarının&amp;nbsp; şefi, Salzburg Festivali’nin yöneticisi, Deutsche Grammophone plak firmasının baş danışmanı, tek bir işareti ile müzisyenlerin kariyerlerini yüceltebilen ya da yok edebilen bir güç. Böyle bir gücün Pekinel kardeşleri Salzburg Festivali’ne davet etmesi hiç kuşkusuz onların uluslararası kariyerlerinin en tepe noktada başlamasına yardımcı olmuştu. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Berlin, Viyana, Londra, New York, Los Angeles, İsrail, Tokyo Filarmoni Orkestraları ile konserler; haftalar, hatta aylar süren kıtalar arası turneler; festivaller; hep en önemli konser serilerinde yer almalar, Zubin Mehta ile verilen konserler. Birbiri ardına çıkan CD’lerle iki piyano edebiyatının bütün klasiklerini kaydederek kusursuz ve eksiksiz bir diskografi yaratmak, sonunda da DVD’ler ile Bach, Mozart, Brahms, Rahmaninof, Francis Poulenc, Darius Milhaud ile Witold Lutoslawski’nin orkestra eşlikli ya da solo eserlerinden seçilmiş görsel ve işitsel bir şölen.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Uluslararası müzik dünyasında böyle bir noktaya ulaşmak hangi milletten olursa olsun binlerce müzisyenin rüyasıdır. Ne var ki bu noktaya ulaşmak çok az sayıda müzisyene nasibolur. Zirveye vardıktan sonra, oradan inmemek de ayrı bir çaba, kararlılık, inanç ve disiplin ister. Pekinel kardeşlerin bunu başararak, isimlerini dünya müzik tarihine bir daha silinmemek üzere yazdırmış olmaları Türkiye açısından dikkate alınması gereken, övünülecek bir olaydır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7856113559156534720?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7856113559156534720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/hamburg-1988-konser-oncesi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7856113559156534720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7856113559156534720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/hamburg-1988-konser-oncesi.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-sqX1TIZa50g/Tgmeva6F5vI/AAAAAAAABDo/dVagcsiIN3g/s72-c/pekinels.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-8682582230371872577</id><published>2011-06-12T04:29:00.000-07:00</published><updated>2011-06-13T02:48:01.201-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Bu söyleşiyi gazeteci SerhanYedig, Müzik Söyleşileri adlı web sitesinde yayınlamıştı. Ben de kendi yazımı onun sitesinden ödünç alıp blog okuyucularımla paylaşmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6Vucv5clE9A/TfXb7leFZEI/AAAAAAAABCI/wb97S53xfFA/s1600/filiz+2008.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://4.bp.blogspot.com/-6Vucv5clE9A/TfXb7leFZEI/AAAAAAAABCI/wb97S53xfFA/s320/filiz+2008.JPG" t8="true" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Filiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ / Memleket için bir şeyler yapmak görevimdi, böyle yetiştirilmiştim &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi'nin kurucusu, müzikolog Prof. Dr. Filiz Ali, 2011’de kurumun 14’üncü yaşını kutladı. Kurumsal destek alamamaktan şikayetçiydi. "Gönüllülüğün de bir sınırı var" diyordu. Şubat ayında Koç Vakfı’nın ödülünü alması önemli bir destek oldu. Bu vesileyle yapılan söyleşide Filiz Ali, gazete yazılarını ve radyo programlarını bırakma nedenini de anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 14 yıl önce Ayvalık'ta ilk Boynerlerin evinde başlattıkları çalışmaları, bugün deniz kenarındaki pembe evde, klasik müzik alanında önemli sanatçıların eğitim verdiği iddialı bir akademi düzeyine gelse de bunun değerini bilenlerin sayısı çok az. Vehbi Koç Vakfı'nın Türkiye'nin gelişimine katkıda bulunan kişi ve kurumlara verilen ödülü alması nedeniyle konuştuğumuz Prof. Dr. Filiz Ali'ye "Bu yola küçük bir ekiple çıkmıştınız. Şimdi kaç kişi çalışıyor sizinle" dediğimde haklı olarak o kadar güldü ki, vaziyeti anlamak için bu yeterliydi. Öğrencisi olan Dr. İlke Boran ile başlattıkları Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi çalışmalarını, şartlar gereği hâlâ sadece ikisi sürdürüyordu. Sabancı Üniversitesi'nde ders vermeye devam eden Filiz Ali'yi dinlerken, kendini bir ideale adamanın nasıl bir kararlılık istediğini bir kez daha anlıyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski öğrencilerimle Facebook’tan haberleşiyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50 yıldır klasik müzik alanında ders veriyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda 'Niye Amerika ya da İngiltere'de kalmadım,' gibi 'keşke'leriniz var mı? Türkiye'de klasik müziğe verilen değeri siz çok daha iyi biliyorsunuz çünkü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Doğrusu hiç keşkelerim yok. Ama eğitim sistemimizin iyiye gideceğine kötüye gitmesi beni üzüyor. Tek başıma da Türkiye'nin eğitim sistemini düzeltemeyeceğime göre bazen ümitsizliğe kapıldığım oluyor. Yurtdışında kalmayı istemezdim. Benim görevim bu memlekette bir şeyler yapmaktır, diye eğitilmişiz. Gerçekten sıkı bir eğitimmiş ki vazgeçmeden, verebileceğimin azamisini vermeye çalıştım. Pek çok öğrenci yetiştirdim. Bu öğrencilerin arasında çok iyi yerlere gelen oldu. Kimisi belki çok başarılı olamadı ama beni hayal kırıklığına uğratmadı. Şimdi Facebook sayesinde uzak kaldığımız öğrencilerimizle de temas edebiliyoruz. Öğretmenlik beni gerçekten mutlu etmiştir. Öğrenciler ve öğretmenlikle hiçbir sorunum olmadı. Benim sorunum genel olarak sistemle ve sistemi yanlış uygulayan idareciler, politikacılarla oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok engel aşmak zorunda kaldınız mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hep oldu. En iyisini yapmak istersiniz ve yaparsınız da bir süre... Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yöneticilik yaparken Bedrettin Dalan ve ekibi benim önümü açmıştı. Bana açık kart verdiler. Sonradan gelen ekip o açık kartı kullanmama izin verdi. Fakat hiç ummadığım şekilde sonra gelen ekip, hem Cumhuriyet Halk Partisi'ydi hem Hilmi Yavuz gibi sanatsever olması gereken şair kişilerdi, onlarla çalışmalarımda çok büyük zorluklar çektim. Anlayışsızlıkla karşılaştım. O zaman bakıyorsunuz, gerçekten idealistsen ve yaptığın işin en iyisini yapmaya çalışıyorsan, her zaman mükafatlandırılmıyorsun. Bir de atasözü var biliyorsunuz: Ne gibi iyi işler yaptın da şimdi cezalandırılıyorsun, derler. Onun için alışıyor insan. Eğitim hayatımızda da buna benzer olaylar oldu. Hep mehter takımı adımları... Bir adım ileri giderseniz iki adım geri gidiyorsunuz. Radyoculukta da bunu gördüm. 25 yılın üstünde radyo programı yaptım. Her gelen yeni müdürün çeşitli yasaklarıyla karşı karşıya kaldık. Darbelerden sonra bir müdür gelir, kullandığınız kelimelere karışır. Bir başka müdür gelir, o sıralarda Bulgarlarla aramız iyi değildir, Bulgar müzikleri çalamazsınız. Bazen de düşünüyor insan: Türkiye'nin gerçekleri budur ve mücadele etmek gerekiyordu, ettik ve etmeye de devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyo-3’ün haline çok üzülüyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT Radyo-3'ü hâlâ dinliyor musunuz? Klasik müzik yayını yapan neredeyse bir iki kanaldan biri olduğu halde uzun süre verici sorunu yaşadı ve artık bazı illerde hiç yayın yapılmaz hale geldi. Yayınların internete kaydırılacağı iddiasını nasıl yorumluyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O kadar üzülüyorum ki... Çünkü ben gerçekten TRT'nin insanıyım. Daha TRT, TRT değilken Ankara il radyosunda yayın yapmaya başladım. Ne kadar büyük bir idealizm ve profesyonel anlayışla TRT'nin kurulduğunu, iyi eğitimli kişiler olduğunu biliyorum. TRT-3'ü senelerce yaşatan ve kalitesini düşürmeyen bizleriz... Gerçekten hala büyük bir dinleyici kitle vardır. Bunun anketini yapmadan, dinleyici profilini bilmeden yukarıdan karar vermek ne kadar antidemoktarik bir davranış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik müzik yayını yapan bir radyo açmak çok mu zor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kültür işleri para getirmez. Artık bu kapitalist dünyada her şey parayla ölçüldüğü için, 'Reklam almıyor,' diyorlardır. Ama devlet radyosunun reklamla ne işi var? Liberal ekonomiyle yönetilen ülkelerin hepsinde devlet radyoları ve kültür sanat programları var. Bu programları yapmak devletin görevidir. BBC'yi, bütün Almanya ve Fransa'daki radyoları düşünün... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalık'ta kurduğunuz ve yüzlerce öğrenciye eğitim verilen müzik akademisinin bu yıl 14’üncü yılı... Hayal ettiğiniz noktaya geldi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Her yıl bir yenilikle devam ediyoruz. Koç Vakfı'nın verdiği ödül büyük bir motivasyon oldu. İnsanın yapmak istediklerinin hepsini gerçekleştirmesi o kadar kolay değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dgBlyCQUo6c/TfSnQB38LxI/AAAAAAAABCE/bK65i8QrjuA/s1600/P3080010.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-dgBlyCQUo6c/TfSnQB38LxI/AAAAAAAABCE/bK65i8QrjuA/s320/P3080010.JPG" t8="true" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;AIMA'nın mikro ekibi ve yönetim kurulu üyeleri: İlke Boran, Lale Tuluy, Fatma Kürşat, Filiz Ali, Rahmi Gencer , Halil Kantarcı. Aysel Namlı bu resimde yok.&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Küçük bir ekiple akademiyi ayakta tutuyorsunuz değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İki kişiyiz biz. İlke Boran ve ben. Bizim ekibimiz mikro. İkimiz de 14 yıldır gönüllüyüz. Bir ara Nejat Eczacıbaşı Vakfı bize iki-üç yıl maaş ödemişti. Ama artık o da yok. Ama makro düzeyde ufak tefek destekçilerimiz çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarar ettiğimizde dostlarımız destek oluyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akademiyi nasıl ayakta tutabiliyorsunuz bu şartlarda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Master class için belli bir ücret alınıyor. O ücretin karşılığında gelen hocalara ücret ödeniyor. Öğrencilerin ücretine pansiyon da dahil. Bu arada mutlaka öğrencilere bir parti ya da gezi yaparız. Bazen ucu ucuna gelir, bazen zararda oluruz. O zaman bizim sevgili dostlarımız var. Paraya ihtiyacımız olduğunda onlardan rica ediyoruz. Bin-iki bin avro gibi.. Öğrencilere burs veren hayırsever dostlarımız var. Bu hayırseverler de çok varlıklı değil. Müziğe, gençliğe, eğitime ve bize inanmış insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha büyük adımlar atmak için kâr edilemiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- (Filiz Ali burada epey gülüyor...) Kar hiçbir zaman söz konusu değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın da konserler devam ediyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu yıl mali sıkıntımız çok olduğu için yapamadık. Ama bundan önceki üç yıl her ay bir konser verdik. Mazot parasını verip binayı ısıtamayacağımız için bu yıl kış konseri yapmadık. Ama 15 günde bir sinema kulübümüzün sinema klasikleri gösterimi oldu. Hatta !f İstanbul'un gösterimlerinden bazıları da internet üzerinden orada yapıldı. Kış faaliyetleri tamamen finansmana bağlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalıklılar destek oluyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Tabii çok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın Ayvalık'taki bir binayı daha size vermek üzerine bir sözü vardı. Bu gerçekleşti mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Olmadı maalesef. Bakanın üç yıl önce verdiği sözü, şu ana kadar yerine gelmedi. Zaten Kültür Bakanlığı'na ait olan kilisenin restorasyonu için bir ihale açılacaktı. Sanırım açıldı ama sonra ne oldu, bilmiyorum. Bizim yaşayabilmemiz için gerçekten bir veya iki ciddi kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Benim de en nihayet bir sabır çizgim var. İlke Boran, genç bir insandır, kendi mesleği var. Gönüllülüğün de bir sınırı var. Kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Ayvalık'ta büyük sanayi yatırımları var. Dünyada bu tür kültür ve eğitim etkinliklerine mutlaka yerel yönetimler, devlet yardımcı olur. Biz şimdiye kadar destek istemedik. Çünkü belediyemiz maddi açıdan zor durumda. Ama olması gereken budur. Akademi, Türkiye'de ilktir. Bizden sonra açılan oldu ama devam edemediler. Uluslararası anlamda devamlılığı olan ve kurumsallığı doğru giden bir başka faaliyet yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKM çürümeye bırakıldı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık gazetelerde konserlerle ilgili eleştiri yazılarınızı niye göremiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bloguma yazıyorum arada bir. Vaktim yok. Bir de yaz yaz, nereye kadar? Hiçbir şey olmuyor ki... AKM için yazdığım yazıların haddi hesabı yok. Kimsenin umurunda değil. Bir Kültür Başkenti'nde konser merkezi, opera binası nasıl olmaz? O zaman Kültür Başkenti olarak ortaya çıkma, niye çıkıyorsun? Sen var olan binanı kapatmışsın. Kullanılmayan binaların ne hale geldiğini görüyoruz. Bu bina çürüyecek, istenen bu mu? 'Artık bunu yıkmak lazım,' diyecekler. O da 10 yıl sürecek. Bu arada İstanbul gibi bir metropol, kendi orkestrası, balesini halkına gösterebilecek bir yere sahip olmayacak. Utanç verici bir şey bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Figen Yanık / Mart 2011 / Sabah Gazetesi)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-8682582230371872577?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/8682582230371872577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/bu-soylesiyi-gazeteci-serhanyedig-muzik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8682582230371872577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8682582230371872577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/bu-soylesiyi-gazeteci-serhanyedig-muzik.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-6Vucv5clE9A/TfXb7leFZEI/AAAAAAAABCI/wb97S53xfFA/s72-c/filiz+2008.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-4766028870739338136</id><published>2011-06-03T08:47:00.000-07:00</published><updated>2011-06-05T08:21:41.753-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 4.0in; text-indent: .5in;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;RENEE FLEMING&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Filiz Ali&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;19.05.2011&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-49XMPguJUOI/Tej-432R3aI/AAAAAAAABAI/Z9pNG7sz9RM/s1600/ren%25C3%25A9e+fleming.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-49XMPguJUOI/Tej-432R3aI/AAAAAAAABAI/Z9pNG7sz9RM/s1600/ren%25C3%25A9e+fleming.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Renée Fleming&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-FdaSpkhoDhM/TekEx7KPcpI/AAAAAAAABAg/k7H4tbtYTkw/s1600/maria+callas.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-FdaSpkhoDhM/TekEx7KPcpI/AAAAAAAABAg/k7H4tbtYTkw/s1600/maria+callas.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Maria Callas&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Yüzlerce opera şarkıcısı arasından sıyrılıp en tepeye tırmanabilmenin sırrı ne olabilir acaba? Böyle bir sorunun yanıtını bulmak için opera dünyasının derinliklerine inmekte yarar var. BBC Müzik Dergisi 2007 yılında bir anket yapmış ve 20 opera eleştirmenine 20. yüzyılın en tepedeki 10 sopranosunun isimlerini alt alta sıralamalarını istemiş. 20 opera eleştirmeninin de oy birliği ile zirveye yerleştirdiği soprano tabii ki Maria Callas olmuş. Ancak aynı eleştirmenler Maria Callas’ın 20. yüzyılın en pürüzsüz sesi olmadığında da hem fikirmişler. Ne var ki Callas’ın ses rengi çok özel, sahnesi de mükemmeldi. Ayrıca 1950’lerden itibaren kalitesi gitgide gelişen plak kayıt teknolojisi, onun bu dönemde yaptığı komple opera kayıtlarıyla milyonlarca dinleyiciye ulaşmasını sağlamıştı. Maria Callas’ın özel hayatı, Yunanlı armatör Onassis ile yaşadığı büyük aşk, ardından Onassis’in onu terketmesi, üstelik bir suikasta kurban giden Amerikan Başkanı Kennedy’nin dul eşi Jacquline Kennedy ile evlenmesi, opera dünyası ile hiç ilgisi olmayan geniş bir meraklı kitlesinin de Callas’ı tanımasına yol açmıştı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5C8ReGpX1ps/TekFGZUetjI/AAAAAAAABAk/QUccg45JXcc/s1600/kennedy%252Bonassis.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-5C8ReGpX1ps/TekFGZUetjI/AAAAAAAABAk/QUccg45JXcc/s1600/kennedy%252Bonassis.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Jacquline Kennedy ve Onassis&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Anket sonuçları yayınlandıktan sonra opera severler arasında kıyasıya bir kavga başladı. İlk 10’a giremeyenler arasında Renée Fleming de vardı. Ama üzülmeye gerek yok , çünkü ilk 10 arasında Leyla Gencer de, Jessye Norman da, Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko da yoktu. Youtube’da yayınlanan yorumlarda, listeye giren falanca sopranonun, filancanın ellerine su bile dökemeyeceği söyleniyor, tartışmalar kimi zaman hakaretlere varan ifadelerle ateşleniyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-HVbtUkdH9sQ/Teud-vJDmKI/AAAAAAAABBE/3ArP_SHNsHk/s1600/faustina+bordoni.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-HVbtUkdH9sQ/Teud-vJDmKI/AAAAAAAABBE/3ArP_SHNsHk/s200/faustina+bordoni.jpg" width="146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Faustina Bordoni&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Opera şarkıcılarının, hele özellikle sopranoların böyle ateşli takipçileri olması her devirde merak konusuydu. Örneğin 18. yüzyıl Londra opera sahnelerinde Handel’in bestelediği ve yönettiği operaların baş kadın rolleri konusundaki rekabetlerini saç saça, baş başa kavgaya döndüren Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’nin, aynı zamanda seyircilerini de iki rakip kampa böldükleri biliniyordu. Maria Callas ile Renata Tebaldi arasında var olduğu basın tarafından sürekli işlenen rekabet konusu büyük ihtimalle her iki sopranonun plak satışlarını harekete geçirmeyi tetiklemek maksadıyla yapılmaktaydı. Divaların nasıl yetiştiğini, en tepeye ne denli çetin bir ses ve beden işçiliği sonucu ulaştıklarını göz önüne aldığımızda onların elde ettikleri başarıyı kıskançlıkla koruma iç güdüsüyle davranmalarını da doğal karşılamalıyız. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0a-TvXNZ6RA/TekF_U8A3oI/AAAAAAAABAo/wCp1wCgElDo/s1600/ren%25C3%25A9e.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-0a-TvXNZ6RA/TekF_U8A3oI/AAAAAAAABAo/wCp1wCgElDo/s320/ren%25C3%25A9e.jpg" width="256" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Renée Fleming&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;ÇAĞDAŞ DİVA&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Renée Fleming, çağdaş bir Diva. Geniş repertuarı, dünya opera sahnelerinin en çok aranan ve hayran olunan sopranolarının başında gelmesi, kariyerinin zirveye ulaştığı dönemde yapmakta olduğu video kayıtları ile opera tarihinin en gözde eserlerini belgelemesi dolayısıyla parıldamakta. Bütün bu parıltıların altında neler olduğunu ise ona sormalıyız. Kısa bir zaman önce yaptığı televizyon belgeselinde Renée Fleming, başarıya ulaşmanın insanın sırtına büyük bir yük bindirdiğini, yıllarca azimle çabalayarak arzu ettiği yere geldiğinde fena halde korkuya kapıldığını söylüyordu. Konuşmayı öğrenmeden şarkı söylemeyi öğrenen Fleming, çok içe kapanık, utangaç ve anti-sosyal bir genç kız olduğunu, kendini sadece şarkı söyleyerek ifade edebildiğini anlatıyordu. Kariyerinin ilk on yılı boyunca çok fazla çalışmış Fleming. O geniş repertuarını her opera sezonu 10 yeni opera öğrenerek elde etmiş. Zaten lisedeki adı da “Bayan Mükemmel”miş.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;HEM OPERA HEM SOFT ROCK&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-SG8AC7NYTZo/TekGvifhNII/AAAAAAAABAs/omVkspsgFhs/s1600/cher.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-SG8AC7NYTZo/TekGvifhNII/AAAAAAAABAs/omVkspsgFhs/s200/cher.jpg" width="161" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Cher&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Ne var ki başarının bedeli besbelli ağır bir Diva için. “Hem birinci sınıf bir kariyer, hem evlilik, hem çocuklar bir arada ne yazık ki yürümüyor” diyen Renée Fleming kocasından ayrıldıktan sonra bir süre opera sahnelerini bırakmayı, sadece çocukları ile ilgilenmeyi ve ders vererek mesleğini sürdürmeyi düşünmüş ama onun gibi dünyaca ünlü bir sopranonun kariyerinin en tepe noktasında sahneleri bırakmasına kimsenin gönlü razı gelmediği belli. Zaten iki kızını da başarıyla büyütmüş, hatta onlarla birlikte &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Dark Hope&lt;/b&gt; adlı bir “indie rock” albümü ortaya çıkarmış Fleming. Albümde yer alan &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Peter Gabriel&lt;/b&gt; şarkısı &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;In Your Eyes’ı&lt;/i&gt; dinlerken opera yıldızı Renée Fleming gidiyor yerine yılların pop şarkıcısı &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Cher&lt;/b&gt;’in o sanki derin bir kuyunun dibinden gelen koyu ses rengini bile gölgede bırakan başka bir Renée geliyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;MUHTEŞEM BİR OPERA KARİYERİ&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-z5kv9K29PRk/Teuer77rDaI/AAAAAAAABBI/oyWjhJhUt84/s1600/angela+gheorghiu.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-z5kv9K29PRk/Teuer77rDaI/AAAAAAAABBI/oyWjhJhUt84/s1600/angela+gheorghiu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Angela Gheorghiu&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Renée Fleming tam anlamıyla dolu dolu bir “Lirik Soprano”. Yani eskilerden Elisabeth Schwarzkopf, Montserrat Caballé, Mirella Freni, Kiri Te Kanawa, yenilerden Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko gibi sopranoların arasındaki kuşakta yer alan fakat yeni gelen gençlere rağmen ışığı hiç sönmeden daima parlayan bir yıldız. O, Verdi’nin &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;La Traviata&lt;/i&gt;’sının aşkı uğruna kendini feda eden “Kamelyalı Kadın”ı; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Otello’&lt;/i&gt;nun deli gibi kıskanıp boğduğu günahsız ve tertemiz “Desdemona”sı; Mozart’ın &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Figaro’nun Düğünü&lt;/i&gt; operasının hüzünlü “Kontes”i. O, Richard Strauss’un &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Der Rosencavalier&lt;/i&gt; “Güllü Şövalye” operasının olgun soylu kadını “Marschallin” rolünü, eserin bestelendiğinden bu yana bütün ihtişamı ile canlandıran birkaç sopranodan biri. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Fleming’in sesinin renk paleti az sopranoya nasibolacak derecede pürüzsüz. Söz gelimi Maria Callas’ın sesi üç değişik bölgeye ayrılır ve her bölgede renk değişirdi. Kimi lirik sopranonun sesinin orta ve tiz bölümü pürüzsüz giderken, alt seslerde gücünü ve rengini yitirdiğini görürüz. Ya da tam tersi olur. Oysa Fleming’in sesi bir uçtan öteki uca aynı dolulukta ve güzelliktedir. Müthiş sağlam bir tekniği vardır, nefes aldığını bile hissetmezsiniz. İtalyan ve Alman repertuarındaki rahatlığını Fransız ve Rus repertuarında da devam ettirir. Örnekse, Fransız bestecisi Massenet’in &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Manon&lt;/i&gt;’u onun hem ses tekniğini hem de oyunculuk gücünü sergilediği operalardan biridir. Nitekim, Rus olmayan bir sopranonun Çaykovski’nin &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Evgeniy Onegin&lt;/i&gt; operasının kadın kahramanı “Tatiana”yı Rusların en ünlü baritonu Dmitri Hvorostovsky’nin “Onegin”i karşısında bu denli kusursuz ve etkileyici yorumlayabilmesi Rus eleştirmenleri bile soluksuz bırakmıştır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;RENEE FLEMING VE MODA&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-V-nTDBZvxB4/Teub0WKVB4I/AAAAAAAABBA/cmRORc7ipEA/s1600/kiri+te+kanawa.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-V-nTDBZvxB4/Teub0WKVB4I/AAAAAAAABBA/cmRORc7ipEA/s1600/kiri+te+kanawa.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kiri Te Kanawa&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Renée Fleming opera sahnelerinde zaferden zafere koşarken konserlerini de ihmal etmez. Onu dünyanın her köşesinde verdiği konserlerde birbirinden şık gece elbiseleri içinde görebilirsiniz. Sahnede şıklığı ile göz kamaştıran opera şarkıcısı çok azdır. Çoğu rüküş denecek derecede zevksiz giyinir nedense. Kiri Te Kanawa’nın karpuz kollu tafta tuvaletleri ya da Monserrat Caballé’nin cüssesine bakmadan giydiği geniş omuzlu pelerinleri zevksizlik örnekleri olarak tarihe geçmiştir bir zamanlar. Konser sahnesinde şıklıkları ile tanınan iki önemli sopranodan biri Maria Callas, öteki de &amp;nbsp;Leyla Gencer’di. Her iki soprano da şık giysilerini aynı zamanda söyledikleri aryaların duygusunu yansıtan aksesuarlar olarak kullanırlardı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-mddz9U0l_oE/TekHSxabm3I/AAAAAAAABAw/aIAVDnnKSu4/s1600/ren%25C3%25A9e+issay+miyake.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-mddz9U0l_oE/TekHSxabm3I/AAAAAAAABAw/aIAVDnnKSu4/s320/ren%25C3%25A9e+issay+miyake.jpg" width="256" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Fleming&amp;nbsp;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Renée Fleming’in sahne giysileri en az sesi ve yorumu kadar dikkat çekici. Yıllar önce Strauss’un &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Vier Letzte Lieder&lt;/i&gt; “Dört Son Şarkı”sını yorumlarken giydiği bir tarafı duman rengi, öte tarafı açık gri Issay Miyake elbisesini aynı Callas ve Gencer gibi şarkılarına eşlik ettirmişti. Ünlü modacı Gian-Carlo Ferré 1998 yılından ölene kadar Fleming’in hem konser giysilerini hem de gündelik kıyafetlerini tasarlayan kişiydi. Ancak, Fleming tek bir tasarımcı ile yetinmiyor ve her konser için çok farklı elbiselerle seyircisinin karşısına çıkıyor. Onu biraz garip bir Vivien Westwood giysisinin içinde de görebiliriz, kıpkırmızı strapless bir Angel Sanchez tasarımında da. Ya da Obama’nın Başkanlık töreninde eksi otuz derecede “You’ll Never Walk Alone” şarkısını söylerken giydiği kırmızı Bill Blass Paltosu ile. Renée Fleming’in sahne kostümlerini de ünlü moda tasarımcıları hazırlıyor. 2008 yılı Metropolitan Operası Açılış Galası’nda Fleming, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;La Traviata&lt;/i&gt; operasının ikinci perdesi için sanatçı Christian Lacroix’nın yarattığı iki ayrı kostümü giymişti. &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Manon &lt;/i&gt;operasında ise kostümlerini Chanel’in ünlü tasarımcısı Karl Lagerfeld hazırladı. Richard Strauss’un &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Capriccio&lt;/i&gt; operasının son sahnesinde Fleming, John Gallino’nun bir tasarımını giymişti. Moda dünyası ile opera dünyasının buluşması idi bu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: 'Lucida Sans Unicode';"&gt;Renée Fleming için hayranlarından biri “Yarabbim, onun başaramadığı ne var?” diye soruyor. Renée Fleming ise başarısının bedelinin ağır olduğunu düşünmekte. O, opera seyircilerini mestetmek için kendi özel hayatını büyük bir zevkle feda eden opera kahramanlarından biri aslında.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-4766028870739338136?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/4766028870739338136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/19.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4766028870739338136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4766028870739338136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/06/19.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-49XMPguJUOI/Tej-432R3aI/AAAAAAAABAI/Z9pNG7sz9RM/s72-c/ren%25C3%25A9e+fleming.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-8532082423911181788</id><published>2011-02-09T14:07:00.000-08:00</published><updated>2011-02-28T08:12:38.810-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;AIMA’DAN AKSV’YE&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMHRA7wCUI/AAAAAAAAA38/-rbypzRQy9k/s1600/2+%25C3%25B6grenciler.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="220" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMHRA7wCUI/AAAAAAAAA38/-rbypzRQy9k/s320/2+%25C3%25B6grenciler.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;1998 &lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;1998 Eylül’ünde Ayvalık Cunda adasının zeytinlikleriyle denizi arasında kalmış kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde henüz telefonu bile bağlanmamış iki taş evde başladığımız “Ayvalık Yaylı Çalgılar ve Oda Müziği Uzmanlık Kursu” aradan geçen süre içinde büyüdü, zamana yayıldı “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi” yani AIMA’ya dönüştü. Sonunda da 2011 yılı Ocak ayında AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI “AKSV” kuruldu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMHXjpDKQI/AAAAAAAAA4A/m2oG-Ubj5A4/s1600/3+boyner+evleri.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="139" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMHXjpDKQI/AAAAAAAAA4A/m2oG-Ubj5A4/s200/3+boyner+evleri.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Boyner evleri 1998&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿&lt;br /&gt;O telefonu bağlanmamış evler Ümit ve Cem Boyner’e aitti. Restorasyon çalışmaları yeni bitmiş olan bu iki taş evi daha kendileri bile kullanmadan bizim projemize tahsis etmeleri gerçekten mucizeydi. Evlerin deniz kıyısına yakın olanı iki katlıydı. Üst kattaki odalardan birinde bay ve bayan Viktor Pikaizen, ötekinde de Ayla Erduran kalıyordu. Alt katta ufacık açık mutfağa açılan ufacık yemek odası, yanında da ufacık oturma odası vardı. Dersler, ya o ufacık oturma odasında ya da odaya açılan terasta yapılıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMIx2SNldI/AAAAAAAAA4E/HOQ0TUH-53w/s1600/1+1998++%25C3%25B6%25C4%259Fretmenler.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="212" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMIx2SNldI/AAAAAAAAA4E/HOQ0TUH-53w/s320/1+1998++%25C3%25B6%25C4%259Fretmenler.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Nina ve Mikhail Khomitzer, Viktor Pikayzen, Valeri Oistrakh, Ayla Erduran, Filiz Ali, Nimet Tan 1998&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ İkinci ev arkada zeytinliklere daha yakın tek katlı şirin bir evdi. Buradaki iki odanın birini İsrail’den gelen ünlü Rus viyolonselist Mikhail Khomitzer eşi Nina ile paylaşıyordu. Öbür odadaysa David Oistrakh’ın torunu Valeri Oistrakh kalıyordu. Bu kadar önemli üç Rus müzisyeni nasıl bulup, Cunda adasının böyle ücra bir köşesine getirebilmiştik? Bu ne cesaretti böyle? Şimdi düşünüyorum da cahil cesareti bu olsa gerek. Hem Ayla Erduran hem de ben hiç bir güvencemiz olmadan balıklama atlamıştık bu denize. İlk yıl olmasına rağmen 25 öğrenci gelmişti. Bunda Ayla Erduran’ın çekici gücünü yabana atmamamız gerekiyordu. Öğrencileri Cunda merkezdeki Cunda Oteli’ne yerleştirdik. Otelin sahipleri Ayvalık’ın yerlilerinden Ahmet ve Şebnem Süner bize indirim yaptılar. Öğrencilerimize sahip çıktılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalık’ın dillere destan eski belediye başkanı Ahmet Tüfekçi, beni epey bir terlettikten sonra öğrencileri Cunda merkezden Boynerlerin evine taşıyacak otobüsleri tahsis ederek en önemli sorunumuzu halletti. Daha ilk günden beri yanımda olan ve o gün bu gündür benim sağ ve sol kollarımın tümü olan sevgili öğrencim ve meslektaşım İlke Boran, o günleri Mitos Diyarında Çağdaş bir Kültür Odağı adlı kitabımızda şöyle anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMKgI7cTbI/AAAAAAAAA4I/bScWKLXrdGQ/s1600/boyner+f%25C4%25B1c%25C4%25B1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="213" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMKgI7cTbI/AAAAAAAAA4I/bScWKLXrdGQ/s320/boyner+f%25C4%25B1c%25C4%25B1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;“Masterclass’ın ilk günü öğrencileri derslerin yapılacağı mekâna götürdük. Deniz kenarına yakın olan evde Ayla Erduran ders yapıyordu. Ben de dersler yapılırken zamanımı değerlendirmek için halen üzerinde çalıştığım Usmanbaş partisyonlarını deniz kenarındaki ahşap masa üzerine açmıştım ki birden Bach’ın sol minör keman Partita’sının Prélude bölümü duyulmaya başladı. Deniz kenarındaki o hafif esintili günü hiç unutmadım. Önümde deniz, rüzgâr ve Bach Partita...AIMA serüveni o gün başlamıştı.”&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMLAG5ns4I/AAAAAAAAA4M/Hstr6xE_Hx8/s1600/4+1999+david%252C+ilke.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="218" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMLAG5ns4I/AAAAAAAAA4M/Hstr6xE_Hx8/s320/4+1999+david%252C+ilke.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Khomitzerler, İlke Boran, Anya ve Lukas David, Hartmut Lindemann 1999&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Masterclass’lar tam on yıl Boyner’lerin evlerinde ve o muhteşem bahçede devam etti. İlk yıl Ayla’nın şansına yokluklarla dolu bir yıldı. Sineklerden, telefonsuzluktan, arabasızlıktan, köpeklerden, ıssızlıktan çok çekti Ayla. Ertesi yıl koşulların iyileştiğini söylesem de onu ikna edemedim. 1999’da olağanüstü usta kemancı ve hoca Lukas David ile tanıştık. O gün bu gündür Lukas David ve eşi piyanist Anya her yıl geliyorlar Ayvalık’a. Anya müthiş bir eşlikçidir. 12 yıldır konserlerimizde sadece kemancılara değil, bütün çalgılara eşlik eder, hem deşifresi müthiştir hem de repertuarı çok geniştir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;AIMA’DA HAYAT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündelik hayatın şehrin gürültüsünden uzak olması, denizden esen tatlı meltem, hocaların hoşuna gidiyordu. Ümit Boyner hocalara hizmet edecek bir hanım ayarlamıştı. Her sabah erkenden gelip kahvaltıyı o hazırlıyor, ortalığı toplayıp, temizliyor, aralarda kahve çay servisi yapıyordu. Hocaların öğle yemekleri için Cunda’da bir anne ile üç kızının işlettiği Ada Lokantası ile anlaşmıştık. Hergün tencereler bir taksinin bagajına yükleniyor, zeytinliklerin tangır tungur yollarında sallana sallana Boynerlere gidiyordu. Akşamları hocaları yine taksilerle Cunda’ya taşıyorduk. Lukas David daha ilk günden Taş Kahve’nin tiryakisi olmuştu. Bütün öğrencilerini de etrafına toplayıp adaçayı eşliğinde sohbeti koyulaştırıyordu orada. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVML4QIAi3I/AAAAAAAAA4Q/arlgGYDLONo/s1600/5+2000+tatjana%252C+suna.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="208" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVML4QIAi3I/AAAAAAAAA4Q/arlgGYDLONo/s320/5+2000+tatjana%252C+suna.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Filiz Ali, Tanya Masurenko, Suna Kan ve Ginger 2000&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ 1999’dan itibaren her yıl Lukas David’in yanına ikinci bir keman öğretmeni daha davet etmeye başladık. İki yıl üstüste Suna Kan geldi örneğin. Lukas David’in Almanya’dan öğrencisi olan Çiğdem İyicil, üçüncü yılımızdan itibaren arada boşluklar olsa da her yıl bizimle oldu. Talich Kuartet’inin kurucusu ve birinci kemanı Jan Talich ve Bohuslav Matousek ile geleneksel Çek keman ekolünü öğrencilerimize tanıştırdık. I Musici topluluğunun eski başkemancısı Mariana Sirbu’yu davet ettik bir yıl. Viola öğretmenlerimiz de Ayvalık ve Cunda’yı çok sevdiler. Hartmut Lindemann, Tatjana Masurenko, Ulrich Eichenauer, Vladimir Bukac, hepsi tekrar tekrar geldiler bizimle çalışmaya. 2011’de de Ruşen Güneş gelecek inşallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Khomitzer’i 2001 yılındaki Masterclass’tan kısa bir süre sonra kaybettik. Khomitzer çok hoş bir insandı. Müthiş bir virtüozdu. Zamanında David Oistrakh ve Svyatoslav Richter’le çalmış bir çellistti. Ne yazık ki sağlığı bozuktu, diyabet hastasıydı ve böbrek yetmezliği vardı. İsrail’de yaşadığı ve kendisi de Yahudi olduğu halde İsrail’lileri sevmiyordu. Orada sadece Rusça konuştuğunu, İbranice öğrenmeye hiç niyeti olmadığını, sağlık sigortası çok iyi olmasa İsrail’de bir gün bile durmayacağını söyleyip duruyordu. İnsanın doğup büyüdüğü memleketinden kendi isteğiyle de olsa ayrı düşmesi çok acıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMMhdqROVI/AAAAAAAAA4Y/mlhn3Cy_9G4/s1600/8+2003+teknede+vieri%252C+julian%252C+tanya.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="216" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMMhdqROVI/AAAAAAAAA4Y/mlhn3Cy_9G4/s320/8+2003+teknede+vieri%252C+julian%252C+tanya.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Vieri Bottassini, İlke Boran, Tanya, Filiz ve Julian Milkis&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿﻿ İlk yıllarda masterclass süresi on gündü. Arada bir gün tatil veriyorduk. O gün Cundalı Girit kökenli Memetali Kaptan’ın ufak teknesiyle adalara geziye çıkardık. Memetali Kaptan dünyanın en lezzetli sübye yahnisini yapardı. Parmaklarınızı yerdiniz. Karşılığında içtiği biraların haddi hesabı yoktu tabii ki. Hocalarımızı bu geziler mestederdi. Yeniden Ayvalık’a gelmeyi isteme nedenlerinin başında bu geziler ve yemeklerin lezzeti olabilirdi. &lt;br /&gt;Ayvalıklı dostlarımız ilk günlerden başlayarak projemize katkıda bulunmaya başladılar. Öğretmenlerimize çay saatinde kendi elleriyle yaptıkları pastaları, kekleri getirirler, bahçelerinde bütün öğrenciler ve hocalar için yemekli partiler verirler, konser biletlerimizi satmaya yardımcı olurlardı. Konserlerimizi hep derneklerle, başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere Ayvalık’taki sosyal ve kültürel yaşama destek olmak için çalışan bütün derneklerle işbirliği yaparak düzenledik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NEDEN AYVALIK VE CUNDA?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayvalık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Kuzey Ege’de zeytinyağ ve sabun fabrikaları, deri tavlama atölyeleri ile küçük ama zengin bir sanayi merkezi imiş. Burada üretilen mallar batı ülkelerine ihraç edilir, ticaret limana gelen gemilerle yürütülürmüş. İlçenin nüfusu memurlar ve askerler dışında tümüyle İmparatorluğun Rum hıristiyan tebaasından oluşurmuş. İlçedeki görkemli kiliseler, kilise meydanlarına bakan görkemli taş konaklar, Akademisi, Hastanesi ile sosyal ve kültürel hayatın düzeyinin yüksekliği Rumların zenginliğinin kanıtıymış. Önce Balkan savaşı, ardından 1. Dünya Savaşı, son olarak da Kurtuluş Savaşı, Ayvalık’ın o eski zengin ve görkemli günlerinin sonu olmuş. 1924’deki nüfus mübadelesi sonucu ilçedeki Rumların hepsi Yunanistan’a gönderilmiş. Derlerki: Rumlar giderken geri geleceklerini düşünerek evlerinin duvarlarına, bahçedeki kuyulara altınlarını saklamışlar. Mübadeleyle gidenlerin yerine Girit, Midilli, Selanik ve civarından Türkler gelmiş. Onlar da ardlarında köklerini, mallarını, anılarını bırakıp gelmişler. Ayvalık’ta kendilerine verilen evleri, zeytinlikleri kimi iyi değerlendirmiş, kimi de bu görkemli konakların yaşam tarzına uyum sağlayamamış. Çarnaçar, o güzelim pempemsi Sarımsak taşından yapılmış evler, konaklar ya yıkılmaya terkedilmiş ya da depo olarak kullanılmaya başlanmış. Gel zaman, git zaman Midilli kökenli bir aileden gelip Ayvalıklı olan Teoman Madra’nın gayretleri sayesinde Ayvalık ve Cunda’nın, sit alanı olarak korunması kararı alınmış. Böylece Ayvalık’un özgün mimarisi bugüne kadar yok olmaktan kurtulmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR KASABA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMNHZQeEWI/AAAAAAAAA4c/3mK1jx_i6kE/s1600/9+2004+kis+bah%25C3%25A7esi+mevsimler.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="214" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMNHZQeEWI/AAAAAAAAA4c/3mK1jx_i6kE/s320/9+2004+kis+bah%25C3%25A7esi+mevsimler.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Melin evi kış bahçesinde Vivaldi Mevsimler 2005&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿ Yirminci yüzyılın son on yılında Ayvalık yeniden keşfedildi. Kasabanın o kendine özgü mimari dokusu, gündelik hayatın neredeyse yüz yıl önce olduğu gibi devam etmesi, o eski kasaba havasının bozulmamış olması Ayvalık’la bir biçimde bağı olan insanları kendine çekiyordu. 1995’te ben de bir ev satın aldım burada. Evin içinde uzun yıllar kimse yaşamamıştı. Zeytin zamanı zeytin tayfasının kaldığı, iyice bakımsız bir ev ve koskoca bakımsız bir bahçe. Binnaz ve Ergun Melin de birkaç yıl sonra benim evden bir sokak ötede eski görkemli sarımsak taşı konaklardan birini satın aldılar. O ev de aynı benimki gibi yıllarca metruk kalmıştı. Alt katı berbat durumdaydı, orası da yıllar yılı tepeleme zeytinyağı tenekeleri deposu olarak kullanılmış, pislik içinde bir yerdi. Melin’ler yakın arkadaşları Güney Afrikalı iç mimar ve tasarımcı Bevan Christie ile birlikte evi mucizevi bir biçimde onardılar, yandaki çatısı çoktan çökmüş dört duvarı enfes bir kış bahçesine dönüştürdüler. Onun yanındaki bir bölüme ektikleri portakal, limon ve greypfrut ağaçları ile inanılmaz bir“orangerie” yarattılar. Evin asıl geniş bahçesini binbir gece masallarındaki cennet bahçesine benzettiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMN1saZgGI/AAAAAAAAA4g/Uda717fcbsc/s1600/7+2003+melin%2527s+garden.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="218" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMN1saZgGI/AAAAAAAAA4g/Uda717fcbsc/s320/7+2003+melin%2527s+garden.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Peter Bruns çello sınıfı 2003&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ 2001 yılında işte bu güzelim Ayvalık evini on gün için AIMA’nın kullanımına tahsis etti Melinler. İlk kez masterclass sayısını çoğaltmaya ve yaylı çalgılara başka çalgıları da katmaya aynı yıl karar vermiştik. Arpist Şirin Pancaroğlu ile İtalyan flütist Vieri Bottassini böylece derslerini bu tarihi mekânda vermeye başladılar. Ertesi yıl Leipzig Mendelssohn-Bartholdy Konservatuarı viyolonsel profesörü Peter Bruns ilk kez Ayvalık’a geldi ve Vieri ile birlikte Melin’lerin evinde kaldılar. Dersleri de bu harika mekânın çeşitli bölümlerinde verdiler. Bir yıl sonra AIMA ailemize Rus asıllı Kanadalı klarinet virtüozu Julian Milkis katıldı. Giderek büyüyen ailemizle birlikte masterclass sonunda verdiğimiz konserlere ilgi her yıl artmaktaydı. Yaz aylarını Körfez bölgesinde geçiren İstanbullular, Ankaralılar, Ayvalık’ta evleri olan Avrupalı ve Amerikalılar, konserlerimizi kaçırmıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMOTniNw9I/AAAAAAAAA4k/iqmU8sUPt1M/s1600/6+2000+aysen%252C+suna.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="216" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMOTniNw9I/AAAAAAAAA4k/iqmU8sUPt1M/s320/6+2000+aysen%252C+suna.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Filiz, Ayşen Ulucan, Suna Kan, Ayşen'in annesi&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Tabii dikensiz gül olmadığı gibi bizim de başımıza gelmeyen kalmamıştı bu arada. İkinci yılımızda Suna Kan bir gece karanlıkta merdivenlerden düşmüş ve yüzünü çok fena yaralamıştı. Onu ambulansla İzmir’e 9 Eylül Üniversitesi Hastanesine götürüşümüzü hiç unutmam. Şans eseri Suna’yı Türkiye’nin en tanınmış plastik cerrahlarından biri ameliyat etti ve yüzü kurtuldu. Aynı yıl viyola hocamız Hartmut Lindeman, bize danışmadan kiraladığı eski püskü bir motosikletle kaza yaptı. Allahtan kendine bir şey olmadı. Bir başka yıl Midilli adası üzerinden müthiş bir hortum geldi, etkisi geçtiğinde Ayvalık’taki çatıların yarısından fazlası uçmuş, fabrika bacaları ve minareler yıkılmıştı. Neyse ki hocalarımıza ve öğrencilere bir zarar gelmedi, ama ödümüz kopmuştu. &lt;br /&gt;Başımıza gelen en akıllara ziyan olay taksici boykotuydu. 2004 ya da 2005 yılında Cunda taksicileri, Ayvalık’tan gelen taksicileri kıskanıp Boynerlere gitmeyi boykot ettiler. Boynerlerde kalan hocalarımızı orada mahzur bırakarak hesapta bizi cezalandıracaklardı. Ama yağma yok, oyuna gelmedik. Derhal bir araba kiraladık. Şoförlüğü de iki metre boyundaki keman hocamız Bohuslav Matousek üstlendi. Arabaya sığmakta zorlanıyordu ama taksicilere muhtaç olmama özgürlüğü bütün hocaları çok memnun etmişti o yıl. Bu şekilde geleneksel Türk misafirperverliğine güzel bir anti-propaganda yapmış oldu Cundalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PEMBE EV&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMOyC5ONnI/AAAAAAAAA4o/zHO1XvrK2Po/s1600/15+pembe+ev.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="238" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMOyC5ONnI/AAAAAAAAA4o/zHO1XvrK2Po/s320/15+pembe+ev.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;2003 yılında bir mucize oldu. Ayvalık sokaklarını gezerken dikkatimi çeken bir ev vardı, “bu ev tam bize göre” derdim içimden. Mimarisi Ayvalık evlerine benzemezdi bu pembe evin. Balkonların kavsi, demir parmaklıkların tasarımı Art Deco stilindeydi. Kim derdi ki bir gün bu ev AIMA’nın yuvası olacak? Evin sahibi Haluk Barutçuoğlu ile eşi Tınçay Hanım’ı hiç tanımıyordum. Meğer onlar evlerini bir hayır kurumuna bağışlamak isterlermiş ama bir türlü karar veremiyorlarmış. Nasıl olmuşsa bizim konserlerimizden ve çalışamalarımızdan etkilenerek evi AIMA’nın kullanması koşuluyla Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişler. Barutçuoğlu ailesi ile beni Melih Fereli’nin arkadaşı olan Vakfın Genel Müdürü Alp Orçun tanıştırdı. Başımıza böyle bir talih kuşunun konmasına bir türlü inanamadım başta. Ne var ki Haluk Bey ve Tınçay Hanımla tanıştıktan sonra ikisinin de sıradan insanlar olmadıklarını, kaderin bizi melekler sınıfından ayrıcalıklı varlıklarla tanıştırdığına inandım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMPK7mVOqI/AAAAAAAAA4s/vs4Neqa_7jw/s1600/12+2005+pembe+evin+rihtimi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="214" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMPK7mVOqI/AAAAAAAAA4s/vs4Neqa_7jw/s320/12+2005+pembe+evin+rihtimi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Pembe evin rıhtımı&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Vakıf, Haluk Bey’in arzusu üzerine AIMA’yı maddi olarak destekleyecek, evin bakımını üstlenecek, kurumsallaşmasına yardımcı olacaktı. Haluk Bey ne yazık ki evi bağışladıktan bir yıl sonra vefat etti. Evin onarılması ve Vakıf ile AIMA ilişkilerinin düzene konulabilmesi de bir yıl sürdü. İlk kez 2005 yılında Carlo Domenico’nin Gitar Masterclass’ı ile pembe ev, AIMA’nın yeni yuvası oldu. 2008 yılına kadar hem Boynerlerde, hem de yeni binamızda masterclass sayısını arttırarak çalışmaya hız verdik. Pınar Kür ile iki yıl üstüste Yazarlık; Avusturyalı besteci Klaus Ager, Özkan Manav, Hasan Uçarsu ve İlhan Usmanbaş ile üç yıl Bestecilik Atölyeleri düzenledik. Ufkumuzu genişleterek dünyaca ünlü çellist Maria Kliegel ve Fransız keman virtüozu Pierre Amoyal’i Ayvalık’a gelmeye razı ettik.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMPsmZTSgI/AAAAAAAAA4w/UsaGpci7WxU/s1600/piano-masterclass-061.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMPsmZTSgI/AAAAAAAAA4w/UsaGpci7WxU/s320/piano-masterclass-061.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;İdil Biret derste 2007&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İdil Biret ile bir piyano masterclass yapma fikri içimizde bir özlem olarak durup duruyorken her sıkıntımızda Hızır gibi yetişen sevgili Tıncay Barutçuoğlu bize yepyeni bir Yamaha baby grand piyano bağışladı. Kısa bir süre sonra yıllar önce hayata gözlerini yuman sanatçı dostu Muazzez İpar’ın konser piyanosunu kızı Ümit Ersan, AIMA’ya bağışlayınca, piyano masterclass düzenleme fikrine iyice yaklaştığımızı farketmiştik. Yokluğuna hâlâ alışamadığım sevgili Gönül Kayra, ölmeden önce piyanosunu AIMA’ya vasiyet etmişti. O piyanonun da bir öyküsü vardı. Gönül Kayra, Cahit Kayra ile evlenmeden çok önce adı Gönül Çanga iken Cemal Reşit Rey’in en yetenekli öğrencilerinden biriymiş. Evlendikten sonra da piyano çalmayı bırakmamış. Uzun yıllar Cahit Bey’in görevi nedeniyle Paris’te yaşarlarken oradaki konserleri hiç kaçırmadan takibettiğinden olsa gerek çok geniş bir müzik kültürü vardı. Hayatının sonunda AIMA’ya vasiyet ettiği piyanosunu da İsviçre’de yaşayan piyanist Ömer Refik Yaltkaya’nın yardımıyla bir çok piyano arasından seçerek almış. Bugün Gönül Kayra’nın piyanosu AIMA’da onun anısını yaşatmaya devam ediyor. Bir başka hayırsever olan Gönül Yarar, çok genç yaşta ölen oğlu Süleyman Tolga İnal’ın piyanosunu AIMA’ya bağışladı. Şimdi Tolga’nın piyanosunda piyanist olma yolundaki öğrenciler çalışıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;AYVALIK’LILARLA BİRLİKTE KURULAN İLK VAKIF “AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI”&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--NRnF1xy92A/TVk17uSv0YI/AAAAAAAAA5A/x2MFDA5EQRE/s1600/enis+batur+edebiyat.JPG" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="214" src="http://4.bp.blogspot.com/--NRnF1xy92A/TVk17uSv0YI/AAAAAAAAA5A/x2MFDA5EQRE/s320/enis+batur+edebiyat.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Enis Batur ve edebiyat atölyesi 2010&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ 10. yılımızda AIMA’mız Haluk Bey’in öngördüğü gibi genişlemeye ve gelişmeye devam ediyordu. AIMA’nın grafik tasarımlarını kızı Ayşe ile birlikte gönüllü olarak yaratan Sadık Karamustafa’nın önerisiyle bir kitap hazırlamaya karar verdik. Sadık kitabın tasarımını yapacak, Enis Batur ile ben uzun bir söyleşi yaparak Ayvalık’ın geçmişini, geleceğini, Ayvalıklıları, Ayvalık’ın benim hayatımdaki yerini, AIMA’nın doğuşunu ve büyümesini konuşacaktık. Ayvalıklılar, yurt dışından gelen öğretmenler, yerli ve yabancı öğrencilere ilaveten AIMA gönüllüleri de hem Ayvalık’ı hem de kendi düşüncelerini yazıya dökeceklerdi. El birliğiyle, her zamanki gibi imece anlayışıyla hazırlanan kitabımız gerçekten çok güzel oldu. Melahat Behlil arkadaşım kitabı İngilizceye gönüllü olarak çevirince birinci kitap ikinciyi doğurmuş oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeyin bu kadar yolunda gitmesi hayra alâmet değildi. Nitekim, aklımızın köşesine bile gelmeyen başımıza geldi. Olay şöyle gelişti. Haluk Bey evini bağışlamaya karar verdiğinde ilk aklına ben gelmişim. Ne var ki benim tek başıma böyle bir yükü kaldıramayacağımı düşündüğünden, amacı Türkiye’de çok sesli müzik eğitimini geliştirmek, müzik öğrencilerine burs vererek yurt dışında mesleklerini geliştirmelerine yardımcı olmak olan Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişti. Haluk Bey, vakfın AIMA’yı desteklemesi koşuluyla yaptığı bu bağışın koşullarına uyulacağını varsaymıştı. Ne yazık ki bağıştan bir yıl gibi kısa bir süre sonra vefat etti. Vakfın yönetim kurulu başkanı Bülent Eczacıbaşı, Haluk Bey’in vasiyeti yerine geçen bu koşullara ilk bir kaç yıl biraz gönülsüz olsa da uydu. Ancak, Bülent Eczacıbaşı, 2008 yılında AIMA’ya artık destek olamayacaklarını, Vakfın bundan böyle desteğini İstanbul Modern’e yönlendireceği haberini verdi bize. Yaşadığımız şoktan kendimize gelmemiz zaman aldı. Haluk Bey’in eşi Tınçay Hanım’ı eşinin vasiyetine uyulmaması çok üzdü. Ben, o üzülüyor diye kahroldum. Kara kara ne yapacağımızı düşünmeye başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Rqx4PM6GylU/TVj55SBh0oI/AAAAAAAAA44/9WRntHRZhgI/s1600/sibel%2526filiz+cunda3.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" h5="true" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-Rqx4PM6GylU/TVj55SBh0oI/AAAAAAAAA44/9WRntHRZhgI/s320/sibel%2526filiz+cunda3.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sibel Asna ile Cunda Upupa'da 2007&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;AIMA'ı ilk günlerinden beri destekleyen, gönüllü danışmanımız sevgili Sibel Asna, derhal bir dernek kurmamızı salık verdi. Eczacıbaşı’nın da hukuk müşaviri olan, benim de eski dostum hukuk profesörü Münir Ekonomi’nin yardımlarıyla bir dernek kurmaya karar verdik. Uzun lâfın kısası 2008’den beri önce “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisini Destekleme ve Geliştirme Derneği” projesi ile sonra da “Ayvalık Kültür ve Sanat Vakfı”nı kurma çalışmalarıyla uğraşıyoruz. Ayvalıklı dostlarımız her zamanki gibi imece çalışmasını sürdürüyorlar. En büyük gücü hem dernek hem de vakıf projelerini omuz omuza yürüttüğümüz dostlarımızdan alıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-8532082423911181788?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/8532082423911181788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/02/aimadan-aksvye-1998-1998-eylulunde.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8532082423911181788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8532082423911181788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/02/aimadan-aksvye-1998-1998-eylulunde.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TVMHRA7wCUI/AAAAAAAAA38/-rbypzRQy9k/s72-c/2+%25C3%25B6grenciler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-9105742957052845426</id><published>2011-01-15T04:21:00.000-08:00</published><updated>2011-01-15T04:21:57.532-08:00</updated><title type='text'>2010 AIMA keman&amp;viyola masterclass</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TTGRZGqDWlI/AAAAAAAAA2g/eRMDTeLPxRg/s1600/aima%2B2010%2Bkeman.jpg"&gt;&lt;img border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TTGRZGqDWlI/AAAAAAAAA2g/eRMDTeLPxRg/s320/aima%2B2010%2Bkeman.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style='clear:both; text-align:CENTER'&gt;&lt;a href='http://picasa.google.com/blogger/' target='ext'&gt;&lt;img src='http://photos1.blogger.com/pbp.gif' alt='Posted by Picasa' style='border: 0px none ; padding: 0px; background: transparent none repeat scroll 0% 50%; -moz-background-clip: initial; -moz-background-origin: initial; -moz-background-inline-policy: initial;' align='middle' border='0' /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-9105742957052845426?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/9105742957052845426/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/01/2010-aima-keman-masterclass.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9105742957052845426'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9105742957052845426'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2011/01/2010-aima-keman-masterclass.html' title='2010 AIMA keman&amp;viyola masterclass'/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TTGRZGqDWlI/AAAAAAAAA2g/eRMDTeLPxRg/s72-c/aima%2B2010%2Bkeman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6013048887577125507</id><published>2010-12-19T05:00:00.000-08:00</published><updated>2010-12-19T07:10:34.553-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>CEMİL SÖKMEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün (19 Aralık 2010) Hürriyet gazetesinde koreograf ve dansçı Sait Sökmen, ailesini anlatıyordu. En büyük ağabeyi Cemil Sökmen’in ısrarı ile Ankara Devlet Konservatuarı’nın Bale bölümüne nasıl girdiğini anlatırken “Yaşının bale için geçkin olması ve bacaklarının futboldan dolayı kas yapmasını dezavantaj olarak gördüğü, ama ağabeyinin “Burada hep kızlar var, hem dokuz yıl kızlarla birlikte okuyacaksın hem de rakipsiz olacaksın” telkinleriyle balede karar kıldığını” söylüyordu. Çook, çok gerilere, Cemil’i ilk tanıdığım yıllara döndüm bu satırları okurken. Onun ısrarcılığı ve ikna yeteneğinin nasıl çevresindeki insanları da etki altına aldığını, sürekli heyecan fırtınası yaratan coşkusu ve müzik aşkıyla bütün arkadaşlarını motive ettiğini anımsadım yeniden. &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4DCKWgIkI/AAAAAAAAA1k/k22iAoMR1Yk/s1600/filiz%252Ccemil.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4DCKWgIkI/AAAAAAAAA1k/k22iAoMR1Yk/s320/filiz%252Ccemil.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Konservatuar'ın ön bahçesi&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;Cemil Sökmen ile aynı yıl girmiştik Konservatuar’a. Tabii o lise bitirmiş koca adamdı bizim gözümüzde. Annesi safkan Afrikalı bir kabile reisinin kızı, babası da İskenderunlu bir Türk’tü. Afrika’da Fransız sömürgesi Gine’nin başkenti Konakri’de dünyaya gelmişti. Orada Fransız okulunda okumuş, ana dili gibi Fransızca öğrenmişti. &lt;br /&gt;Biz okulda kuramsal müzik derslerine her yaştan öğrenci birlikte girerdik. Çalgı bölümlerine ilkokuldan sonra girilir; şan, tiyatro ve kompozisyon bölümlerine da orta ve lise mezunları alınırdı. Bu durumda 12 yaşında çocukla, 20 yaşında yetişkin aynı sınıfta ders görürdü. Şan bölümüne giren Cemil’le böylece sınıf arkadaşı olmuştuk. Madam Elvira de Hidalgo’nun öğrencisiydi Cemil ve Fransızca bildiği için Madam’ın gözdesiydi. Biz tabii Madam Hidalgo’nun kim olduğunu bilmezdik. Sadece biz mi? Madam Hidalgo denilen bu hanımın savaş öncesinde Metropolitan Operasında sahneye çıkmış ünlü bir İspanyol soprano olduğundan idarecilerimizin bile haberi yoktu. Maria Callas’ın hocası olduğu söz konusu bile edilmemişti. Zaten Callas’ın ünü henüz Ankara’ya ulaşmamıştı o günlerde. &lt;br /&gt;Mamafih, öğrenciler arasında efsaneleşmiş bir Madam Hidalgo hikâyeciği vardı. Madam Hidalgo bir gün bizim baş muavine gidip, (başmuavin de şair Cahit Külebi o zaman) hasta olduğunu, evine gitmek istediğini söylemeye çalışırken “Je suis malade” deyivermiş. Bizim idarecinin yanıtı ise gerçekten süper: “Jösvi de malad madam ama jö travayye.” Tabii, öğrenci milletinin ağzına bir kere düşmeye görün, bu “Jösvi de malad” sözü bugün bile konservatuar repertuarının unutulmaz sözleri arasında yerini bulmuştur.&lt;br /&gt;﻿﻿ &lt;br /&gt;İFLAH OLMAZ BİR MÜZİK AŞIĞI﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4E5Jnj5NI/AAAAAAAAA1s/MqAFTCkQ6Us/s1600/22+ekim+1952.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4E5Jnj5NI/AAAAAAAAA1s/MqAFTCkQ6Us/s200/22+ekim+1952.jpg" width="168" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Rezzan Sökmen, Yılmaz Altanay, Filiz Ali, Cemil Sökmen&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ ﻿﻿ Cemil, müzik konusunda hepimizden daha bilgili ve heyecanlıydı. Ayda bir değişen favori bestecileri vardı. O ay kafayı Brahms’a takmışsa, Brahms’ın bütün senfonilerini, konçertolarını tekrar tekrar dinlemezse, değişik orkestraların, şeflerin, solistlerin yorumları üzerine kafamızı şişirmezse rahat edemezdi. Söz gelimi Brahms’ın 1. Senfonisi’ni her dinlediğimde Cemil canlanır gözlerimin önünde. Senfoninin ilk ölçülerinde duyulan timpaninin tekdüze vuruşlarının gizini ilk keşfettiği ve mutlaka duygularını başkalarıyla paylaşmak istediği anı nasıl unutabilirim? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara aklını Beethoven yaylı çalgılar dörtlülerine takmıştı. Op. 130, 131, 133 ve Grosse Fugue’ü onun sayesinde defalarca dinleyip Beethoven’in sırrına vakıf olmaya çalıştığımız günlerdi o günler. Debussy, Ravel, Satie gibi Fransız bestecilerini de Cemil sayesinde tanıdık ve sevdik. Stravinsky’nin Ateş Kuşu ve Bahar Ayini’ni, Bartok ve Ravel’in yaylılar dörtlülerini 78 devirli plaklardan defalarca dinleyip anlamaya çalışır ve heyecanla tartışırdık. Sıra yorumculara geldi mi, Cemil, Beethoven senfonileri Bruno Walter, Furtwaengler, Weingartner yorumlarına göre ayrı ayrı sınıflandırır, bize dinlemesini öğretirdi. O zamanın ünlü viyolonselcilerinden Mainardi mi iyi Casals mı, ya da tenor Benjamino Gigli mi yoksa Aureliano Pertile mi daha müthiş kavgası günlerce sürerdi. Bu vesileyle her iki tenorun de tüm plaklarını dinlemek zorunda kalırdık. Bugün Gigli’yi ya da Pertile’yi kaç kişi hatırlar Türkiye’de merak ederim. Oysa 20. yüzyılın ilk yarısının en ünlü yıldız tenorlarıydı onlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4deqAH6oI/AAAAAAAAA1w/oWhYpy2wIjc/s1600/m_d3a33f11d1a131d7344d0d72cc2cda06.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4deqAH6oI/AAAAAAAAA1w/oWhYpy2wIjc/s1600/m_d3a33f11d1a131d7344d0d72cc2cda06.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Bülent Arel&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4d4suMrYI/AAAAAAAAA10/qzNbvMrjot8/s1600/ilhan+usmanba%25C5%259F.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4d4suMrYI/AAAAAAAAA10/qzNbvMrjot8/s200/ilhan+usmanba%25C5%259F.JPG" width="136" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;İlhan Usmanbaş&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Konserlere birlikte gider, kar, buz demeden yürüyerek Cebeci’deki konservatuara dönerken, yol boyunca konseri ve “çalanları” teşrih masasına yatırılmış kadavra gibi kese biçe tartışırdık. İlhan Usmanbaş ve Bülent Arel Konservatuar’ın genç hocalarıydı. İkisi de Avrupa’da gelişmekte olan “modernist” akımların sıkı takipçisiydiler. Bizler gibi meraklı öğrencilerini evlerine müzik dinlemeye çağırırlardı. On iki ton tekniğiyle yazan bestecileri, Schoenberg, Alban Berg ve Webern’i onların evlerine konuk gittiğimiz hafta sonlarında tanımıştık. Alban Berg’in Wozzeck operasını ilk kez İlhan abinin evinde dinlemiştik örneğin.&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;CEMİL VE DANS﻿﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4Dh-dFKUI/AAAAAAAAA1o/u5U-3r-HH5o/s1600/ugurtan%252Colcay%252Ccemil.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="132" n4="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4Dh-dFKUI/AAAAAAAAA1o/u5U-3r-HH5o/s200/ugurtan%252Colcay%252Ccemil.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Fotoğrafçıda çekilmiş bir fotoğraf. Cemil Sökmen ve müridleri: &lt;br /&gt;Filiz Ali, Uğurtan İdil, Olcay Elderoğlu&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿ ﻿ Cemil’in marifetleri bu kadarla kısıtlı değildi. Çok iyi dansederdi. Bütün dans figürlerini bilir, hafta sonları evci çıkınca bizim Karanfil Sokak, Adalar apartmanındaki küçücük dairede hepimize dans dersi verirdi. Hatta foxtrot adımlarını öğrenelim diye halıyı kaldırıp, yere adımları çizmişti tebeşirle. Aramızda en yetenekli Uğurtan’dı. Zaten o da baleye girmek istemiş ama yaşı büyük olduğundan bale yerine arp bölümüne kaydedilmişti. İşte bu ikisi günün moda danslarının hepsini becerirlerdi. Cumartesi günleri öğleden sonra Bulvar Palas’taki danslı çay saatini kaçırmamaya gayret ederdik. Müzik canlı mıydı? Hatırlamıyorum ama herhalde canlıydı. Cemil ve Uğurtan İdil, (evlendikten sonra soyadı Aksel oldu) orada tüm marifetlerini sergilerlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İSKENDERUN VE ANTAKYA'DAN MEKTUPLAR&lt;br /&gt;Yaz tatillerinde Cemil, ailesinin yanına İskenderun’a gider, oradan uzun mektuplar gönderirdi. Konuşmaları gibi heyecan dolu, müzik ve doğa aşkıyla yanıp tutuşan mektuplardı bunlar. Plak, kaset, CD öncesi yıllarda müzik radyolardan dinlenirdi. Cemil de Fransız kültüründen geldiği için olsa gerek hep Monte Carlo radyosunu dinler, mektuplarında dinlediği eserleri sayfalara sığdıramazdı. İskenderun ve Antakya aşığıydı. Harbiye şelalelerini, Arsuz plajını, Soğukoluk yaylasını ballandıra ballandıra anlatırdı. Ne var ki, yıllar sonra oralara gittiğimde adamakıllı düş kırıklığına uğramıştım. Onun anlattıklarını hayalimde herhalde bambaşka canlandırmış olmalıyım. &lt;br /&gt;Cemil, opera repertuarı yanında Fauré, Debussy ve Ravel gibi Fransız bestecilerinin şarkılarını söylemeyi de pek severdi. Beni kendisine piyano eşlikçisi seçtiğinde daha üç yıllık piyanisttim. Onun sayesinde opera ve şan repertuarını tanıdım ve bu tanışıklık yıllar sonra New York’da Mannes College of Music’de şan/opera repertuarı eşlikçiliği dersleri ile pekişti. 1965’te korrepetitör olarak İstanbul Şehir Operası’nda başlayan, ardından İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde ve sonra MSÜ Devlet Konservatuarı’nda devam eden şan/opera eşlikçilik kariyerim 1985’e kadar 20 yıl sürdü.&lt;br /&gt;Müzik öğrenmek, müzisyen olmak isteyen birinin , çocuk denecek yaşta Cemil gibi bir müzik aşığı, bir müzik delisiyle karşılaşmış olması dünyanın en büyük nimetlerinden biriydi. Onun yaşamımdaki yerini, önemini hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacağım. Nur içinde yatsın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6013048887577125507?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6013048887577125507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/12/cemil-sokmen-bugun-19-aralk-2010.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6013048887577125507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6013048887577125507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/12/cemil-sokmen-bugun-19-aralk-2010.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQ4DCKWgIkI/AAAAAAAAA1k/k22iAoMR1Yk/s72-c/filiz%252Ccemil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-926025038406101144</id><published>2010-12-13T12:33:00.000-08:00</published><updated>2010-12-15T11:55:03.559-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>MÜZİSYENİN BEDEN DİLİ ÜZERİNE NOTLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"1999 yılında yazdığım bu yazı bugün de güncelliğini karumakta."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahneye çıkıp halk huzurunda konser vermeye cür’et eden müzisyenlerin “beden dili” çoğu kez çaldıkları enstruman ile aralarında cereyan eden teknik, psikolojik hatta psikosomatik mücadelenin dışavurumudur. “Beden dili”, müzisyenin hem&amp;nbsp;yalnız&amp;nbsp;başına çalışırken hem de konser esnasında beyni ile kasları, diyaframı, sinir uçları (v.b.) arasında oluşan iletişim ağının içerdiği&amp;nbsp;karmaşık bileşimler&amp;nbsp;sonucu, çoğu kez kendi isteği dışında bedenine yerleşen “tik”lerin kibarcasıdır. &lt;br /&gt;Teknik zorlukları ve müziğin karmaşık katmanlarının yarattığı stresi bir ölçüde aşmış olan müzisyenlerin de çalgıları ile aralarındaki ilişkiyi belirleyen çok kişisel davranış, duruş, devinim, tavır özellikleri vardır.&lt;br /&gt;﻿﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQaJdwhiXTI/AAAAAAAAA1M/d0Ka18PKa5g/s1600/paul+tortelier.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="150" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQaJdwhiXTI/AAAAAAAAA1M/d0Ka18PKa5g/s200/paul+tortelier.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Paul Tortelier&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿﻿ Örneğin, kemancı Gidon Kremer müzik dünyasının önemli kemancılarından biri olabilir ama ne yalan söyleyeyim onu seyretmek eni konu itici gelir bana. Buna karşın “beden dili” hayli abartılı olan viyolonsel virtüozu Paul Tortelier inanılmaz sahne çekiciliği olan bir müzisyendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQaKeGkCjRI/AAAAAAAAA1U/VdDISeewHhk/s1600/viktoria+mullova.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" n4="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQaKeGkCjRI/AAAAAAAAA1U/VdDISeewHhk/s200/viktoria+mullova.jpg" width="195" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Viktoria Mullova&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Kemancı Viktoria Mullova, heykel gibi durağan olmakla birlikte çok zarif ve azametlidir sahnede. Onun bu buz gibi duruşu etkileyicidir, dinleyiciyi meraklandırır. Suna Kan da çalgısıyla boğuşmayan, dingin müzisyenler ekolündendir. Ayla Erduran ise tam tersine hem çalgısıyla boğuşur hem orkestra üyeleri hem de şef ile sürekli bir duygu alışverişini yeğler. &lt;/div&gt;Wilhelm Kempff , Alfred Brendel, Arthur Rubinstein, Sviatoslav Richter gibi 20. yüzyılın bugün efsaneleşmiş piyanistlerinin, David Oistrakh, Yehudi Menuhin gibi kenmancıların, o kendinden emin, ortama ve çalgısına hakim müzisyen tavrının (içinde fırtınalar kopsa da belli etmeme gibi) modası geçti mi acaba? Oysa onları dinlerken müziğe konsantre olursunuz, dikkatinizi dağıtmazlar, beden kullanımları müziğin akışına, ritmine, anlamına ters düşmez, daha da ötesi müziğin soyut kavramlarını deşifre edebilmenize yardımcı olur bu sakin ve kendinden emin müzisyenler. Bugünün genç müzisyenleri ne kadar şanslılar ki büyük&amp;nbsp;ustaların belgesellerini, konser kayıtlarını internet ortamında bulup, dinleme, inceleme&amp;nbsp;olanağına sahipler.&lt;br /&gt;Vaktiyle televizyonda Whitney Houston’un uzun bir konseri yayınlanmıştı. 20. yüzyılın başından sonuna siyahî müziğin serüvenini seslendiriyordu Houston. Billie Holiday’den Sarah Vaughan’a, Diana Ross’dan Ella Fitzgerald’a kadar el atmadığı şarkıcı ve şarkı kalmamıştı. Saçının telinden ayak parmaklarının ucuna kadar ifade yüklü bir performanstı bu. Ne var ki Houston saatler boyunca mikrofonun önünde ter dökerken, son derece ekonomik “beden dili” ile müziği konuşturmayı, bedenini konuşturmaya yeğ tutuyordu. Zaten bazen bir bakış, bir gülümseyiş ciltlerle kitaplarda anlatılamıyanları anlatmaya yetmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQkcD0BW0zI/AAAAAAAAA1c/3lCX8CXux-k/s1600/mitsiko+uchida.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="147" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQkcD0BW0zI/AAAAAAAAA1c/3lCX8CXux-k/s200/mitsiko+uchida.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Mitsuko Uchida&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQkcrJzy5DI/AAAAAAAAA1g/5KIC58PMa-g/s1600/maria+joao+pires.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" n4="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQkcrJzy5DI/AAAAAAAAA1g/5KIC58PMa-g/s1600/maria+joao+pires.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Maria Joao Pires&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Başka bir örnek: Japonların müzik dünyasına olağanüstü Mozart yorumcusu olarak sundukları Mitsuko Uchida’yı hiç konserde ya da&amp;nbsp;televizyonda izlediniz mi bilmem. Mozart çalarken Uchida’nın yüzü şekilden şekile girer, bedeni kıvranır durur. Gel gör ki bu duyguların çoğu onun parmaklarından akıp tuşlara yansımaz. Buna karşın Maria Joao Pires’in Mozart yorumlarken müzikal anlamda eriştiği derinliği yüzünden veya bedeninden okuyamazsınız, çünkü Pires “beden dili”ni en aza indirgemiş piyanistlerdendir ve piyanistlerin piyanistidir. Yani o da İdil Biret gibi, kendi meslekdaşlarının büyük saygı duyduğu müzisyenlerden biridir. &lt;br /&gt;Böylece ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser pastasının boyutları büyümezken, pastayı paylaşmak isteyenlerin sayısı katlanarak artmakta. Büyük parçayı kapmak için artık menejerlerin ve onların güdümündeki bazı müzisyenlerin denemeyeceği “oyun” yok gibi. Mesele bu “oyun”u oynamaya “razı olmak” veya “reddetmek” meselesi. Reddedenler, müzisyenlerin müzisyeni olarak belki gölgede kalacaklar ve bazılarına göre “birinci sınıf kariyer” yapamayacaklar ama uzun ömürlü olacaklar. Razı olanlar ise belki başta büyük şöhret yakalayacaklar, ardından şöhreti elden kaçırmamak için ödünler verecekler, yıpranacak ve çoğu kez yok olma riski ve korkusuyla yaşayacaklar. Her iki seçim de kişinin özgür seçimi olduğu sürece bir sorun yok, öyle değil mi?&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-926025038406101144?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/926025038406101144/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/12/muzisyenin-beden-dili-uzerine-notlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/926025038406101144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/926025038406101144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/12/muzisyenin-beden-dili-uzerine-notlar.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQaJdwhiXTI/AAAAAAAAA1M/d0Ka18PKa5g/s72-c/paul+tortelier.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-4753785194827919405</id><published>2010-11-22T13:43:00.000-08:00</published><updated>2010-12-12T09:38:08.219-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;ALMANYA MEKTUBU II&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrkaL6bkYI/AAAAAAAAA0w/_kAiazuZGwc/s1600/eau_1.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrkaL6bkYI/AAAAAAAAA0w/_kAiazuZGwc/s320/eau_1.jpg" width="225" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Almanya’daki ikinci durağım Köln’dü. Hani şu “eau de cologne” yani bildiğimiz kolonyanın memleketi. Fakat Almanya’ya adımımı atar atmaz hızlı trenlere nazar değdirdim anlaşılan. Bizim Almanya’da yaşayan öğrenciler biraz da yeni Almanyalı olmanın verdiği güvenle “hocam, biletin üzerinde kalkış: 12.31, varış: 15.12 yazıyorsa eğer, tren Köln istasyonuna saniyesi saniyesine 15.12’de girer” dediler. Ama, demek ki Almanya’da da papaz her zaman pilav yemiyor. Trenimiz her zamanki gibi hızlı hızlı giderken Köln’e yaklaştıkça yavaşlamaya başladı. Almanca ve İngilizce iki dilde yapılan anonslar giderek tek dile düştü, sadece Almanca yapılmaya başladı. Trenin 30 dakika rötar yapacağını ülkenin yerlilerinden öğrenince “oh be!” dedim, son tahlilde Alman disiplinini de gözümüzde fazla büyütmemize gerek yok, öyle değil mi?&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Gelelim Köln’e. “Eau de Cologne” yani kolonya’nın müzesi bile var Köln’de. Dünyadaki bu en eski güzel koku fabrikasını 1709’da Köln’de kuran Giovanni Maria Farina adında bir İtalyan. Yani işin içinde yine bir Akdenizlilik var. Şimdi nereden çıktı bu kolonya meselesi diyebilirsiniz. Şöyle: İnternetten bulduğum otelimin bulunduğu sokağın Obenmarspforten gibi insanın dilini dolaştıran adına takılmıştı aklım. Sanki bu adı bir yerlerden hatırlıyordum. Haritada yönümü bulmaya çalışırken bir de baktım ki bu sokak aynı zamanda Farina Müzesi’nin bulunduğu sokak. Otele bu kadar yakın olunca gidip müzeyi ziyaret etmemek olmazdı. Üstelik müzenin çalışanları çok sempatikler, size bütün kokuları koklatıyorlar, her burcun kendine özgü kokusu var, eşantiyon alabiliyorsunuz. Ben de bir saat sonra her tarafıma sıktığım on iki değişik parfüm kokusuyla buram buram kokarak yeniden Obenmarspforten sokağına çıkabildim. Ha, bir de unutmadan söyleyeyim, bu şehirde çok önemli ve özel bir de bira çeşidi var, adı da Kölsch ki şahane. Tam benim gibi bira sevmeyenlere göre Kölsch, uzun ince bardaklarda sunulan içimi hafif bir bira. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOri7MCvA6I/AAAAAAAAA0o/92BMJkJSBP8/s1600/k%25C3%25B6lner+philharmonie.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOri7MCvA6I/AAAAAAAAA0o/92BMJkJSBP8/s1600/k%25C3%25B6lner+philharmonie.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Kölner Philharmoniker&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Aslında Köln’e gelme nedenim kolonya, parfüm veya bira üzerine bir araştırma yapmak değildi tabii ki. Yirmi yıldan bu yana, arada sırada birlikte bazı projeleri gerçekleştirdiğimiz Concerto Köln Orkestrası’nın Kölner Philharmonie konser salonunda verecekleri 25. kuruluş yılı Gala konserine davetliydim. Köln Filarmoni Salonu’nunda ilk kez 1988 yılında Güher ve Süher Pekinel’i dinlemiştim. Salonun inşaatı 1986’da bitmişti ve Köln’lüler için özellikle mimari açıdan övünç kaynağıydı bu salon. Eski Yunan amfi-tiyatrosu biçimindeki 3000 kişilik salonun her yerinden sahnenin net göründüğü, ilk yapıldığında belki göze çok modern görünen bu ahşap ve demir konstrüksiyon yapı bugün için klasikleşmiş bile sayılabilir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;CONCERTO KÖLN&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOriK10ahiI/AAAAAAAAA0g/6I95QEdzxUk/s1600/concerto+k%25C3%25B6ln.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOriK10ahiI/AAAAAAAAA0g/6I95QEdzxUk/s320/concerto+k%25C3%25B6ln.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Concerto Köln, Barok ve erken Klasik dönem eserler üzerine uzman bir orkestra. Örneğin perdesiz korno ve trompetler, barok obualar, ahşap yan flütler ve tabii ki yaylıların da otantik dönem stil ve teknikleri ile çaldıkları otantik çalgılarıyla göz dolduruyorlar. Ayrıca birbirinden ilginç programlar oluşturmaları ile de tanınıyor Concerto Köln. Örnek vermek gerekirse “Rêve d’Orient” yani Doğu Rüyası adını verdikleri programlarından birinde Gluck’un “Mekke’de Hacılar Uvertürü”, Kraus’un “Symphonie alla turchesca”sı, Mozart’ın malum “Saraydan Kız Kaçırma” operası uvertürü yanında Dmitri Kantemir ve Ali Ufki’nin Osmanlı Müziği de yer alıyordu.&lt;/div&gt;25. kuruluş yılı Gala Konseri Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” operası uvertürü ile başladı. Ardından kimsenin tanımadığı bir 19. yüzyıl Fransız bestecisi Henri Reber’in 3. Senfoni’sini çaldılar. 1807’de dünyaya gelen Henri Reber’in ilk adı Napoleon, ne var ki daha sonraki yıllarda yani Napoleon gözden düşünce Reber’in ilk adını bir daha kullanmadığını görüyoruz. Konserden sonra kulak verdiğim bazı Alman dinleyiciler, bu Fransız bestecisini biraz hafif buldular. Aslına bakarsanız Almanlar, Fransız bestecilerin tümünü hafif bulurlar, tıpkı Fransızların da Alman bestecilerini ağır buldukları gibi. &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrn4OxZjzI/AAAAAAAAA04/abMxzmr50OE/s1600/sophie+bevan.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrn4OxZjzI/AAAAAAAAA04/abMxzmr50OE/s200/sophie+bevan.jpg" width="133" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sophie Bevan&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Konserin ikinci yarısı Gala’ya yaraşır şekilde şenlikliydi. Vladikafkas doğumlu Kuzey Osetyalı bir koloratur soprano Elena Tsallagova, Somerset doğumlu İngiliz lirik soprano Sophie Bevan ve Londra doğumlu İngiliz tenor Jeremy Ovenden, Mozart’ın bir perdelik müzikli komedisi Emprezaryo diye de bilinen “Der Schauspieldirektor”’un epey kırpılmış bir versiyonunu konser biçiminde yorumladılar. Singspiel’in orijinal librettosunu Gottlieb Stephanie yazmıştı. Konuşmalı bir rol olan Emprezaryo’yu Almanya’nın tanınmış aktörlerinden ve televizyon şahsiyetlerinden Harald Schmidt üstlenmiş, ayrıca oyuna yeni ve güncel bir tekst yazmıştı. Günümüz müzik dünyasında ve Köln özelinde bir emprezaryoyu bekleyen sorunları, sanatçıların çeşitli kaprisleriyle nasıl başa çıkılabileceğini de içeren bu tekst iyice aktüel ve yerel olduğundan en çok gülenler yine Kölnlülerdi. &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrnrLvKcFI/AAAAAAAAA00/LjsO9zIzGOQ/s1600/Elena+Tsallagova.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrnrLvKcFI/AAAAAAAAA00/LjsO9zIzGOQ/s200/Elena+Tsallagova.jpg" width="133" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Elena Tsallagova&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Bu arada aklınıza gelebilecek en rüküş kıyafetleri giymiş olan sopranolardan Kuzey Osetyalı olan koloratur sopranomuz tiz cik cik sesler çıkardıkça kendine güveni artıyor ve orkestraya ve seyirciye doğru cilveli hareketler yapıyordu. İngiliz sopranomuz, koloratur marifetleri olmadığından daha çok göğüs dekoltesine güvenmekteydi. Bu durumda tenora da somurtmak düşüyordu haliyle. Orkestrayı yöneten Ivor Bolton da tipik bir İngiliz orkestra şefiydi. Artık bunu da anlayan anlar sanırım. Concerto Köln’ü gerçekten çok önemli ve ciddi projelerde izlemiş biri olarak düş kırıklığına uğramadım dersem yalan olur. Ancak, bu da klasik müzik dünyasında ciddi sorunlar yaşandığını gösteriyor. Almanya’da bile 3000 kişilik salonu doldurabilmek eskisi kadar çantada keklik değil. Üstelik salonu dolduran dinleyicinin yarıdan fazlasının orta yaş üstü olduğu da göz önüne alındığında konservatuarlarda okuyan bunca gencin geleceği hakkında iyimser olmak biraz zorlaşıyor. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrisZvrcEI/AAAAAAAAA0k/52AzZMtDPOY/s1600/k%25C3%25B6ln+opera+1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrisZvrcEI/AAAAAAAAA0k/52AzZMtDPOY/s1600/k%25C3%25B6ln+opera+1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Köln Operası&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ KÖLN OPERASI&lt;br /&gt;18. yüzyılda Köln saray tiyatrosuna İtalyan opera kumpanyaları gelir temsiller verirmiş. İlk özel tiyatro binası 1783’de inşa edilmiş. Bu binada opera temsilleri yanında, tiyatro temsilleri ve konserler de verilirmiş. Kentin ilk opera kumpanyası 1822’de kurulan gezginci bir kumpanyaymış. 1898 yılında kent yöneticileri Köln’e gerçek bir opera binası yakışır diye karar almışlar ve Theater am Habsburger Ring adını verdikleri binanın yapımı 1902 yılında bitmiş. Köln Devlet Operası 1904’den 2. Dünya Savaşı’nın başına kadar bu binayı kullanmış. Savaş sırasında bombalanarak yıkılan binanın yerine 1957’de tamamlanan yeni modern binanın açılışını Conrad Adenauer yapmış. Savaş sonrası yeniden yapılandırılan Köln Opera kumpanyası Almanya’da özellikle çağdaş bestecilere ve onların yaratılarına yer vermesiyle öncü olmuş. 20. yüzyıl boyunca Müzik direktörleri arasında Richard Strauss, Otto Klemperer gibi büyük isimleri isimleri barındıran operanın şimdiki müzik direktörü Köln Yüksek Müzik Okulu’nda yetişmiş bir orkestra şefi olan Markus Stenz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ELEKTRA&lt;br /&gt;Uzun lafın kısası Köln Devlet Operası Avrupa’nın saygın opera kumpanyalarından biri ve ben oradayken Richard Strauss’un Elektra operası sahneleniyordu. Elektra, dünya opera dağarında sık sık sahnelenen bir yapıt sayılmaz. Bu durumda böyle bir fırsatı kaçırmam söz konusu bile olamazdı. Richard Strauss’un 1909’da bestelenmiş olmasına rağmen belki de en modern operasıdır denebilir Elektra için. Sofokles’in aynı adı taşıyan trajedisinden yola çıkarak kendi özgün librettosunu yazan Hugo von Hoffmannstahl ile Richard Strauss’un bu operanın yaratı süreci içinde birbirlerini boğazlama raddesine geldikleri söylenir. Konu zaten birbirlerini boğazlayan aile bireyleri hakkındadır. Perde açıldığında sahnede kan gövdeyi götürmüştür zaten. Bu katliamın nedeni ise opera başlamadan cereyan eden olaylardır. Troya savaşından zaferle evine dönen kral Agamemnon’u karısı Klitemnestra, aşığı Egistos ile bir olup öldürmüştür. Agamemnon’la Klitemnestra’nın kızı Elektra, annesinden ve aşığından intikam alacağına yemin etmiştir. Kız kardeşi Krizotemis’ten yardım etmesini ister, ne var ki Krizotemis, olanları unutmayı tercih etmektedir. Elektra’nın bu aşamada tek ümidi ikiz erkek kardeşi Orestes’in sürgünden dönmesi ve babalarının intikamını almasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrj7_K8guI/AAAAAAAAA0s/dc_0Rdrv9ME/s1600/elektra.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrj7_K8guI/AAAAAAAAA0s/dc_0Rdrv9ME/s1600/elektra.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Foster, Haller&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrq0Qcv7iI/AAAAAAAAA08/vggiP0owXcY/s1600/elektra%252C+chrysotemis.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="100" ox="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrq0Qcv7iI/AAAAAAAAA08/vggiP0owXcY/s200/elektra%252C+chrysotemis.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Cathrine Foster, Edith Haller&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Aslında opera, intikam ve vicdan azabı gibi duyguları ve bu duyguların bir yanda anne öte yanda birbirine taban tabana zıt kişilikteki iki kız kardeş arasında ne tür fırtınalar yarattığını irdeler. Strauss, üç büyük kadın rolü yaratmış bu operada, ama asıl yük Elektra’nın omuzlarında. Ara vermeden iki saat süren bu tek perdelik opera boyunca Elektra sahnededir ve müzik de hiç ara vermeden devam eden sürekliliktedir. Elektra’yı canlandıran Catherine Foster şu sıralarda Almanya ve Avrupa’nın en çok aranan spinto sopranolarından biri. Wagner’in Brühnhilde ve Isolde’si ile Richard Strauss’un Elektra’sını kendine maletmiş durumda. İngiltere’de Nottingham’da doğan Catherine Foster ilk gençliğinde opera şarkıcısı olmayı aklından bile geçirmiyormuş, hatta ebe-hemşire okuluna gitmiş. Üstelik opera eğitimi almaya başladığı ilk yıllarda da Mozart’ın Sihirli Flüt Operası’ndaki “Gece Kraliçesi” gibi bir dramatik koloratur rolle isim yapmış. Şimdilerde özellikle Brühnhilde rolüyle özdeşleşmiş bir Wagner sopranosu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;﻿ &lt;br /&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrq549nvvI/AAAAAAAAA1A/RXSe9SdX5_0/s1600/dalia.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrq549nvvI/AAAAAAAAA1A/RXSe9SdX5_0/s200/dalia.jpg" width="149" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Dalia Schaechter&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ Klitemnestra’yı İsrailli soprano Dalia Schaechter oynuyor. O da Fricka ve Waltraute gibi Wagner rolleri ile tanınan bir mezzo-soprano. Kocasının katili Klitemnestra, aynı zamanda bir anne. Kızı ile oğlunun, babalarının intikamını almaya and içtiklerini ve onu öldüreceklerini tahmin edebiliyor. Vicdan azabından ve ölüm korkusundan yarı deliye dönmüş olan bu kadının geceleri gözüne uyku girmiyor. Öte yandan Elektra’nın pasif kişilikli kız kardeşi bütün bu cinayet, kan ve intikam dolu evden bir an önce kaçmak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyor. Zavallı Krizotemis’i oynayan Edith Haller, Güney Tirollerde Meran’da doğmuş. Salzburg Mozarteum’da şen eğitimi almış. Sesi daha yumuşak Wagner rollerine uygun ama arada bir Şen Dul Opereti gibi daha hafif alanlara da kayabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQUIUcNjD0I/AAAAAAAAA1I/ejwumI-NS6o/s1600/gabriele+rech.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" n4="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TQUIUcNjD0I/AAAAAAAAA1I/ejwumI-NS6o/s320/gabriele+rech.jpg" width="228" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Elektra’yı sahneye Gabriele Rech adında bir kadın yönetmen koymuş. Son yıllarda yönetmenlerin opera rejilerini gitgide daha fazla geleneklere aykırı geliştirdiklerine tanık oluyoruz. Burada da Elektra öyküsü günümüzün modern döşenmiş evlerinden birinde cereyan ediyor. Sahne tasarımı ile kostümlerde koyu ve açık gri, siyah ve beyaz tonlar egemen. Sahnenin solunda iki geniş modern kanape, ortada saydam camlı bir asansör var. Oyun boyunca bu asansör evin üst katı olduğunu varsaydığımız bir yerden oyuncuları indirip çıkartıyor. Sahnenin arka planındaki bir sürü kanlı ceset eser boyunca bir oraya bir buraya taşınıp duruyor. Böylece son derece ağır ilerleyen konu ve müziğe bir hareket kazandırılmış oluyor sanırım. Oyuncuların seyircilerin arasından sahneye girip çıkmaları da yeni moda rejilerde sıklıkla görülen bir olgu. Sonuçta Elektra operası Alman kültürü içine doğmamış olanların kolay kolay hazmedemeyecekleri bir eser. Zaten Strauss da bu operasında fazla ileri gittiğini farkettikten iki yıl sonra Der Rosencavalier operasını besteleyerek hayranlarına kendini affettirmişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-4753785194827919405?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/4753785194827919405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/11/almanya-mektubu-ii-almanyadaki-ikinci.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4753785194827919405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4753785194827919405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/11/almanya-mektubu-ii-almanyadaki-ikinci.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOrkaL6bkYI/AAAAAAAAA0w/_kAiazuZGwc/s72-c/eau_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7833314035629920819</id><published>2010-11-16T05:31:00.000-08:00</published><updated>2010-11-16T08:05:24.974-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;ALMANYA MEKTUBU I&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿﻿﻿﻿﻿﻿﻿﻿ &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;﻿ &lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKDJ3lsBhI/AAAAAAAAAzc/4oJlHq1guTU/s1600/s.ali70.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKDJ3lsBhI/AAAAAAAAAzc/4oJlHq1guTU/s200/s.ali70.jpg" width="130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Sabahattin Ali&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKEj2d9P4I/AAAAAAAAAzo/PjGPllKRfQE/s1600/die+madonna+im+pelzmantel.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" px="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKEj2d9P4I/AAAAAAAAAzo/PjGPllKRfQE/s200/die+madonna+im+pelzmantel.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKEpQef4eI/AAAAAAAAAzs/NBbt7LnNq3E/s1600/der+damon+in+uns.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" px="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKEpQef4eI/AAAAAAAAAzs/NBbt7LnNq3E/s200/der+damon+in+uns.jpg" width="119" /&gt;&lt;/a&gt;Geçen hafta Almanya’daydım. Bir hafta boyunca güneş hiç yüzünü göstermedi. Sabah başlayan yağmur bütün gün çisil çisil yağıyor. Almanları ıslatmıyor bu yağmur nedense. Sokaklarda benden başka şemsiye açan yok gibi. Hayat yağmura rağmen hiç aksamadan devam etmekte. İlk durağım Essen. Ruhr Kitap Fuarı’nın davetlisi olarak Fuar’ın son günü babam Sabahattin Ali hakkında konuşmak üzere Essen’deyim. Babam Sabahattin Ali'nin&amp;nbsp;İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna romanları, Ute Birgi-Knellessen’in çevirisi ile 2007 ve 2008 yıllarında Almanca olarak yayınlandı. Ruhr Kitap Fuarı, 22-31 Ekim 2010 tarihleri arasında eserleri Almancaya çevrilmiş Türk yazarları konuk ediyor, böylece Türk yazarlar, Alman ve Türk okuyucularıyla buluşuyorlardı. Fuar’ın başlığı bu yıl “Liestanbul” yani “İstanbul’u Okuyorum”. Essen ve İstanbul’un 2010 Kültür Başkentleri arasında olmaları bu kardeşliği yaratmış. Davetlileri, yani bizleri krallar, kraliçeler gibi ağırlayan Fikret Güneş, yüzünden hiç gülümseme eksilmeyen bir Almanyalı Türk. Essen’de kaldığımız iki gün boyunca o ve onun gibi canla başla, zevk alarak ve özveriyle koşuşturan pek çok vatandaşımızla tanışma olanağımız oldu. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İkinci durağım Hannover’di. Hızlı trenle sadece iki saat Essen - Hannover arası. Tren yolculuğunu oldum olasıya sevmişimdir. Sabırla T.C. Devlet Demir Yollarımızın da Kara Yollarımız gibi ilgi göreceği, Ankara-İstanbul arasında bile kazasız belasız hızlı tren işletemeyenlerin, günün birinde 10. yıl Marşı’na layık olacak hızlı trenin güvenle üzerinde kayıp gideceği demiryolları ağı kuracakları günleri bekliyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿﻿﻿﻿﻿﻿ &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿ &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: left; margin-right: 1em; text-align: left;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKrEm8zGYI/AAAAAAAAAz8/9gCk3ulHCus/s1600/karl-heinz+k%25C3%25A6mmerling.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="200" px="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKrEm8zGYI/AAAAAAAAAz8/9gCk3ulHCus/s200/karl-heinz+k%25C3%25A6mmerling.jpg" width="144" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Prof. Kæmmerling&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿ &lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ama, konumuza dönecek olursak, Hannover’e gitme nedenim ünlü bir piyano hocası ile tanışmak ve derslerini dinlemekti. Karl-Heinz Kæmmerling adındaki bu ünlü hoca 2010 yılında 80 yaşına basmıştı. Ne var ki dünyanın her köşesinden öğrenciler kapısını aşındırmaya devam ediyorlardı. İşin tuhaf tarafı bu hocanın hayatının hiç bir döneminde solistik kariyeri olmaması ama yine müzik dünyasının en aranan pedagoglarının başında gelmesiydi. Kæmmerling, müzik eğitimini Leipzig’de tamamlamış ve mezun olur olmaz hocası Hugo Steurer’in asistanı olmuştu. Hocalığa attığı bu ilk adım onun geleceğinin yolunu çizmişti. Uzun yıllar boyunca Salzburg Mozarteum ve Hannover Yüksek Müzik Okulu’nda birçok ülkeden gelen öğrenciye ders vermekte Prof. Kæmmerling. Öte yandan eğitimlerini başka okullarda tamamladıktan sonra Prof. Kæmmerling’e gelen pek çok genç piyanist adayı var. Profesörün rahle-i tedrisinden geçen genç piyanist adayları katıldıkları Chopin, Leeds, Cenevre, Geza Anda, Brüksel’deki Kraliçe Elisabeth, Clara Haskill yarışmaları gibi pek çok önemli piyano yarışmasında başarı kazanıyorlar. Zaten Prof. Kæmmerling, bu prestijli piyano yarışmalarının çoğunun jürisinde yer almakta. Onun piyano sınıfları ve Masterclass’ları işte bu nedenden birbirinden parlak piyanist adaylarıyla dolu.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿﻿ &lt;/div&gt;&lt;table cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="float: right; margin-left: 1em; text-align: right;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKokksIHPI/AAAAAAAAAzw/AxN-3uAYCBE/s1600/heinrich+neuhas.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; margin-bottom: 1em; margin-left: auto; margin-right: auto;"&gt;&lt;img border="0" height="149" px="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKokksIHPI/AAAAAAAAAzw/AxN-3uAYCBE/s200/heinrich+neuhas.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;Heinrich Neuhaus&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;﻿﻿ Prof. Kæmmerling, durup dururken bu denli aranan ve hayran olunan bir piyano hocası olmamış tabii ki. Sviatoslav Richter ve Emil Gilels başta olmak üzere pek çok 20. yüzyıl Rus piyanistinin hocası olan Heinrich Neuhaus gibi Kæmmerling de hayatının neredeyse her saniyesini hocalığa ve öğrencilerine adamış idealist bir eğitimci. Müziği temelindeki felsefesi, tarihi, geleneği başta olmak üzere tümüyle ele alan, ancak bu sonsuz boyutlardaki temelin içinde kaybolmayıp, her kişinin özelliklerine yönelik ayrıntılı okuma ve anlama çalışmalarına ağırlık veren bir eğitmen. Onun dersini sadece bir saat izlemek bile yeter. Doğru teşhis, anında tedavi, hızla iyileşme, anlayış ve sabır. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Profesörün şu sıralarda Hannover’de Emrecan Yavuz adında bir de Türk öğrencisi var. Kâmuran Gündemir’in son öğrencisiydi Emrecan. Zamansız yitirdiğimiz Kâmuran Gündemir, Türkiye’nin belki de ilk gerçek piyano pedagogu idi. O da Kæmmerling gibi hayatını öğrencilerinin hayatı ile bütünleştirmiş, kendini eğitime adamıştı. Muhittin Dürrüoğlu, Emre Elivar ve Fazıl Say gibi piyanistleri yetiştirmiş, sonra da onların dünyaya kendi kanatlarıyla uçmalarını sağlamıştı. Emrecan Yavuz ise hocasını kaybettiğinde henüz kendi kanatları ile uçacak yaşta değildi. Aradan geçen zamanda epey değişik adreste Kâmuran Gündemir gibi bir hocayı aradı Emrecan, ve sonunda aradığını, Kæmmerling’de bulduğunu düşünüyor. Bundan böyle Emrecan’ın çalışmalarını daha yakından izlemek için mükemmel bir sebep var şimdi. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKEeiLTq_I/AAAAAAAAAzk/BGf7Et8xayw/s1600/BirgiUte.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7833314035629920819?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7833314035629920819/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/11/almanya-mektubu-i-sabahattin-ali-gecen.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7833314035629920819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7833314035629920819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/11/almanya-mektubu-i-sabahattin-ali-gecen.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TOKDJ3lsBhI/AAAAAAAAAzc/4oJlHq1guTU/s72-c/s.ali70.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-2687545873605151895</id><published>2010-08-05T02:29:00.000-07:00</published><updated>2010-08-05T02:32:05.413-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’NDE NELER OL(M)UYOR?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk Kültür Merkezi yıkılmalı mı, yıkılmamalı mı sorusunun ortamı gerdiği günlerden bu yana neredeyse 2 yıl geçti. AKM yıkımı olasılığı ve sonuçları hakkındaki son yazımı 2 Ekim 2007’de yazmışım. 1946’dan beri sürüp giden AKM sorunsalının 21. yüzyılda canlılığını ya da cansızlığını koruma konusundaki direnci gerçekten takdire şayandır. Bakıyorum, son zamanlarda konunun üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. AKM’de 1970’lerden beri barınmakta olan Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası ve Devlet Tiyatrosu İstanbul’un çeşitli coğrafi bölgelerine dağılmış, can çekişmekle meşguller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKM binası 31 Mayıs 2008’de boşaltılmış. Yedi aydır boş duran binada tadilata yönelik bir hareket olmadığı kesin. Tadilat projesinin ya da projelerinin üzerindeki tartışmalar sürmekteymiş. Onlar tartışa dursunlar 2010 kapıda. Avrupa Kültür Merkezi olma hevesindeki İstanbul’un çağdaş anlamdaki tek sahnesi, yedi aydır proje tartışmalarının bitmesini ve harekete geçilmesini bekliyor anlaşılan. Kuş mu konduracaklar acaba AKM’ye diye merak ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senfoni Orkestrası ile Opera ve Bale, Üsküdar’daki eski Tekel binasına sığınmış vaziyette. Orkestra provaları orada yapılıyormuş. İdari birimler de anlaşılan Tekel binasına taşınmış. Devlet Tiyatrosu’nun yeri ise bir muamma. İnternet sitesindeki telefonlara baş vurmaya kalktığınızda karşınıza banddan kayıtlı bir ses çıkıyor ve mesaj bırakmanızı istiyor. Devlet Tiyatrosu’na şahsen ulaşamasanız da aslında halka hizmet verme görevini hakkıyla yerine getiriyor gibi görünüyor. Şişli Cevahir Sahnesi’nde hem büyüklere hem de çocuklara oyunlar sahnelenmekte. Beykoz Feridun Karakaya Sahnesi ile Harbiye Kenter Tiyatrosu’nda da hemen hergün bir oyun var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet Opera ve Balesi, Kadıköy Süreyya Opera’sına sıkışmış kalmış durumda. Yine de bu salonda temsiller verebildikleri için aslında Kadıköy Belediyesine ne kadar dua etseler azdır. Ancak Süreyya Opera sahnesinde büyük prodüksiyonları gerçekleştiremedikleri de başka bir sıkıntı konusu. Orkestra çukuruna orkestranın sığmadığı söylentileri dolaşıyor etrafta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın içler acısı durumuna. İstanbul’da AKM büyük sahnesi dışında normal bir senfoni orkestrasının sığabileceği akustik koşullara uygun sahne sayısı görünürde sadece iki. Caddebostan Kültür Merkezi, 650 kişilik bir salon. Zaten bütün konserler bu sayede tıka basa doluyormuş. Aman Ne Güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy Belediyesi bu salonu İDSO’ya ayda ancak bir kez tahsis ediyor. IDSO, 1500 kişilik Lütfi Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi’inde Şubat ayında iki, Mart’ta bir konser verebilecek. 15 Mayıs’taki Kapanış Konseri de Lütfi Kırdar Salonunda verilebilecek. Bütün bu bilgileri internetten alabiliyoruz. Yani ben internetin yalancısıyım. Yetkililer pek konuşmak istemiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKM açıkken her hafta iki konser veren IDSO bu yıl Ocak ayında iki konser verebiliyor ancak. Salon kıtlığından kentimizin en eski, en kıdemli senfoni orkestrası Şubat’ta 3, Mart’ta 2, Nisan’da 1 ve Mayıs’ta 2 konser vererek sezonu kapatacak. Bence bu, Kültür Başkenti olma hevesi ve ümidi içinde olan İstanbul gibi bir dünya kenti için utanılacak bir durumdur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-2687545873605151895?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/2687545873605151895/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/08/ataturk-kultur-merkezinde-neler-olmuyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2687545873605151895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2687545873605151895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/08/ataturk-kultur-merkezinde-neler-olmuyor.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-3764229375629795315</id><published>2010-08-05T02:24:00.000-07:00</published><updated>2010-08-05T02:24:48.332-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;AKM YIKILSIN MI?&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir kaç haftadır Radikal gazetesi AKM'nin artık kangrenleşmiş sorununa yeniden neşter vurmakta. Bana gelince, 2008 yılından beri AKM hakkında kaç yazı yazdım hatırlamıyorum bile. Bakalım bu sefer Radikal'in işi inatla ele alması bir işe yarayacak mı? AKM'ye opera, tiyatro, bale ve orkestra&amp;nbsp;sanatçıları cesaretle ve&amp;nbsp;yüksek sesle sahip çıkmadıkça pek yol alınacağını sanmam ama yine de Çetin Altan'ın dediği gibi enseyi karartmalayım.&amp;nbsp;Aşağıya Milliyet gazetesinde 2008 ve 2009 yıllarında çıkan iki yazımı ekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filiz Ali&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKM yıkılsın mı? Neden yıkılsın ki? &lt;br /&gt;Yıkılan yapının yerine yenisi yapılacak mı? &lt;br /&gt;Yeni yapının projesi hazır mı? &lt;br /&gt;Yeni yapının inşaatı kaç yıl sürecek? &lt;br /&gt;Böyle bir yapının, özellikle sahne teknolojisi ile ilgili bütçesinin nereden, nasıl karşılanacağı belli mi?&lt;br /&gt;İnşaat sürerken Devletin Opera ve Balesi, Tiyatroları, Senfoni Orkestrası ve Koroları, temsillerini, konserlerini nerede veya nerelerde verecek?&lt;br /&gt;Ayazağa’daki Kültür Merkezi Projesi yıllardır uykuya yatırılmışken AKM’nin yıkılıp yeniden yapılacağına inanmamız beklenebilir mi?&lt;br /&gt;Yeni Kültür Bakanı Ertuğrul Günay makul birine benziyor. Geçmişine hürmeten kendisine inanmak ister gönül. O da konuya “temkinli” yaklaşıyormuş. Aslında aklın yolu birdir ya, neyse. &lt;br /&gt;AKM binasını mimari açıdan beğenmeyebilir, fonksiyonel bulmayabilirsiniz&lt;br /&gt;Eskidiğine inanabilirsiniz. &lt;br /&gt;Temsil ve konser sırasında sifon seslerinin duyulduğundan şikâyet edebilirsiniz -ki bu satırların yazarı yıllar önce bu şikâyeti bir yazısında dile getirmişti-. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne arkasının, prova ve soyunma odalarının, depoların yetersizliğinden, bakımsızlığından dem vurabilirsiniz.&lt;br /&gt;Binanın yönetiminin çağın gerisinde kaldığına değinebilirsiniz.&lt;br /&gt;AKM’nin çok başlı yönetildiğinden ve bunun birimler arasındaki işbirliğini karmakarışık eylediğinden söz edebilirsiniz.&lt;br /&gt;Amma, bütün bunların tek çaresinin binayı yıkmak olduğunu söyleyemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir de AKM tarihine göz alım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim Meydanına bütün büyük dünya kentlerinde olduğu gibi görkemli bir Opera Binası yapma fikri ilk kez 1930’larda oluşmuş. Binanın temeli 1946’da atılmış. Benim gençliğim Taksim Meydanındaki bitmez tükenmez inşaata bakarak geçti. Sonunda bina Atatürk Kültür Merkezi adıyla 1969’da açıldı. Açılmasıyla bir yıl sonra yanması bir oldu. Taksim Meydanındaki onarım inşaatına bakarak hayatımdan bir on yıl daha aktı gitti. Sonunda 1978’de AKM yeniden hizmete girdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki bu örneklerden yola çıkacak olursak, AKM’nin yıkılması ve yeniden inşa edilmesi en iyi ihtimalle ve ömrümüz vefa ederse bir on yılımızı daha Taksim’deki inşaata bakarak geçireceğimizi gösteriyor. &lt;br /&gt;AKM yandığında opera temsilleri şimdiki Taksim Sahnesine alınmıştı. Derme çatma sahnede derme çatma temsillerle geçti on yıl. Senfoni konserleri ise Şan tiyatrosunda veriliyordu. İşin garibi Şan Tiyatrosu da yok artık, o da yandı. “Taksim Sahnesi var” diyecek olursanız, ne yazık ki daha geçenlerde, hem de yeni sezon başlarken sahipleri Devlet Tiyatrosu’nu çıkardı oradan. Bu durumda Devlet Opera ve Balesi, Tiyatrosu, Senfoni Orkestrası ve Korolar yakın gelecekte sokakta kalacak gibi görünüyor.&lt;br /&gt;2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un sanat kurumlarını işte böyle bir gelecek bekliyor. Tebrikler…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-3764229375629795315?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/3764229375629795315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/08/akm-yikilsin-mi-son-bir-kac-haftadr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3764229375629795315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3764229375629795315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/08/akm-yikilsin-mi-son-bir-kac-haftadr.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-1490174444266931654</id><published>2010-07-18T09:26:00.000-07:00</published><updated>2010-07-18T09:26:51.555-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMprTgH_VI/AAAAAAAAAvs/8Sva6DevePM/s1600/Slonimsky2.gif" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMprTgH_VI/AAAAAAAAAvs/8Sva6DevePM/s320/Slonimsky2.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;ISTANBUL’DAN GEÇEN BİR MÜZİK SİHİRBAZI- NICOLAS SLONIMSKY (1894-1995)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988 mayısında Leningrad’daki Uluslararası Müzik Festivali’ne katılmıştım. Hergün sabah, öğlen, akşam, aralıksız bir konserden ötekine otobüslerle taşınıp duruyorduk. Bizim kaldığımız Leningrad Oteli’nden konserlere giderken otobüste devamlı karşılaştığım ufak tefek, son derece sevimli bir ihtiyarcık vardı. İhtiyarcık, festivalin maskotuydu sanki; herkesi tanıyor, herkesle şakalaşıp duruyordu. John Cage ile canciğer kuzu sarması, Luciano Berio ile enseye tokat, tüm Sovyet bestecilerinin ağır toplarıyla bir samimiyet ki sormayın girsin... Leningrad besteciler Birliği yöneticilerinden Sergei Slonimsky en nihayet bizi tanıştırdı: “Amcam Nicolas Slonimsky. Kendisini mutlaka tanırsınız, ama onun İstanbul maceralarını kalıbımı basarım ki bilmiyorsunuzdur!” Bu sözlerin ardından bizim 93 yaşındaki ihtiyarcık, yaşından umulmayacak muziplikte pırıldayan gözlerini kırpıştırarak, “Simit iki buçuk kuruş” demez mi açık seçik bir Türkçeyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpgr9Bd8I/AAAAAAAAAvc/Gid0mXMX17w/s1600/slonimsky+1927+boston.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpgr9Bd8I/AAAAAAAAAvc/Gid0mXMX17w/s320/slonimsky+1927+boston.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Ayaküstü kısa konuşmamız sırasında kitapları, müzik sözlükleri, makaleleri ile ilk kez 1960’ların başında Boston’da tanıştığım o ünlü piyanist, besteci, orkestra şefi ve müzik sözlüğü yazarı Nicolas Slonimsky’nin bu Nicolas Slonimsky olduğunu anlayacak ve ufak bir sevinç şoku yaşayacaktım. Charles Ives, Henry Cowell, Edgar Varése, Igor Stravinsky, Aaron Copland, George Gershwin, Leonard Bernstein, John Cage gibi yüzyılımızın önemli öncü bestecilerinin eserlerini daha kimseler doğru dürüst tanımazken, hatta kimini reddederken, konser programlarına alan ve hem Amerika hem de Avrupa’da tanınan cesur adam demek ki bu ufacık, &lt;br /&gt;beyni kafatasına sığmayan, gözlerinden zeka ve deha fışkıran 93 yaşındaki yaramaz çocukmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicolas Slonimsky anılarını 1988 yılında “Perfect Pitsh, A Life Story” başlığı altında yayımladı. Anılarının ilk cümlesi, kitabın başlığını da açıklayıcı nitelikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Altı yaşına geldiğimde annem bana bir dâhi olduğumu söyledi. Bu açıklama beni hiç de hayrete düşürmemişti. Yaşım küçüktü, ama hem anne hem de baba tarafından dâhileri bol bir aileden geldiğimin farkındaydım.”&lt;br /&gt;Çok erken yaşlarda, duyduğu her sesin hangi nota olduğunu söyleyebilen Slonimsky, teyzesi ünlü piyano pedagogu Isabelle Vengerova’nın kanatları altında piyano dersleri almaya başlamış. Harika çocukluk sadece müzikle de sınırlı kalmamış; matematikte de, dilbilimde de, fen ve edebiyat konularında da üstünlüğünü kısa zamanda çevresine kabul ettiren Slonimsky, kabına sığamaz olmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpceZfX4I/AAAAAAAAAvU/IgtwGfqFc48/s1600/Slonimskykid.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpceZfX4I/AAAAAAAAAvU/IgtwGfqFc48/s320/Slonimskykid.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;“1894’te Saint Petersburg’da doğdum. 1918’de Petrograd’ı terkettim. 1935’teyse Leningrad’a geri döndüm” diyen Slonimsky, yüzyılımızın ilk yıllarında üç kez isim değiştiren bu hayaller şehri ile olan duygusal bağlarını hiç yitirmemiş bunca yıl. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Slonimsky ailesi önce 1. Dünya Savaşı ve ardından Ekim Devrimi sırasında darmadağın oluyor. İki erkek kardeşi Alexander ve Michael Rusya’da kalıyorlar. Kızkardeşi Julia ve annesi, önce Paris’e oradan da Amerika’ya göç ediyor. Nicolas ise 1920’de “...ne Beyaz, ne Kızıl, ne de Yeşil Rusların tarafını tutmaya niyeti olmadığından...” selâmeti Yalta’dan demir alan bir Türk gemisine binip İstanbul’a doğru yola çıkmakta buluyor. Cebinde metelik yok, ayakkabılarının altı delik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’daki ilk işi, Beyaz Rus dansçılarının kurduğu bir bale stüdyosunda piyanistlik. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bir &lt;br /&gt;Rus lokantasında, belki de Rejans’ta sadece 5 lira maaş, borş çorbası, kotlet ve tatlısıyla mükellef bir akşam yemeği, üstüne üstlük bahşişler karşılığı piyano ile yemek müziği yapmaya başlıyor. Lokanta ve sinemalarda piyano çalarak kazandığı paralarla kendine üstbaş edinen, doğru dürüst karnını doyurmaya başlayan Slonimsky, bir süre sonra hayattaki asıl amacının bestecilik olduğunu anımsayarak, günün modasına uyan ilk bestesini bir matbaada bastırıp çoğaltıyor: “Valse Bosphore”. İlk bestesinin kazandığı başarı üzerine yeni besteler çorap söküğü gibi birbirini izliyor: “Yok, Yok Efendi” fokstrotu, “Dance du Bairam”, “Dance du Faux Orient...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyanistlik, bestecilik derken karnı doyan Nicolas, bu sefer de bir Rus balerine aşık oluyor ve onun peşinden önce Sofya’ya, 1921’de de Paris’e gidiyor. Paris o yıllarda Rus göçmenleriyle dolup taşmakta. Prensler otel kapıcısı, dükler taksi şoförü. Nicolas Slonimsky, bir süre ünlü Rus bas Chaliapin’in piyanistliğini, orkestra şefi Sergei Koussevistzky’nin asistanlığını yaparak Paris’te tutunmaya çalışıyorsa da, 1923’de Rochester/New York’daki Eastman Müzik Okulu’ndan gelen bir teklifi kabul ederek ABD’ye ayak basıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpm4mGFZI/AAAAAAAAAvk/hywaiBx1yfk/s1600/Slonimsky+1947+boston.gif" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMpm4mGFZI/AAAAAAAAAvk/hywaiBx1yfk/s320/Slonimsky+1947+boston.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;1947 BOSTON&lt;/div&gt;Slonimsky’nin bu son göçten sonraki yaşamında ilk önce hızla yukarıya, yıldız orkestra şefi olmaya yönelik bir tırmanış göze çarpıyor. Koussevitzky ve Boston Senfoni Orkestrası ile yakın ilişki yanında 1920’li yılların “çağdaş müzik havarisi” rolünü de üstleniyor Slonimsky. Ancak bu arada bin bir zorlukla öğrendiği İngilizcede de iddialıdır artık ve İngilizce yazılmış tüm müzik sözlüklerinde dünya kadar kusur bulmakta, yanlışları bir bir ortaya çıkarmaktadır. Piyanist, besteci, orkestra şefi, piyano pedagogu, modern müzik öncüsü gibi kariyerlerine bir de müzik sözlükçülüğü katılır böylece ve ünlü Baker’ın “Biyografik Müzisyenler sözlüğü’nün yazımını ve editörlüğünü üstlenir. Slonimsky’nin kitabını zevkle okutan bir başka özelli de, esprili dedikodu dozunun tam kıvamında olması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicolas Slonimsky’nin kitapları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Music Since 1900 (1937) Music of Latin America (1945) The Road to Music (1947)&lt;br /&gt;Thesaurus of Scales and Melodic Patterns (1947) A Thing or Two About Music (1948)&lt;br /&gt;Lexicon of Musical Invective (1952) Lectionary of Music (1988) Perfect Pitch: A Life Story (1988, anılar)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-1490174444266931654?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/1490174444266931654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/istanbuldan-gecen-bir-muzik-sihirbazi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1490174444266931654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1490174444266931654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/istanbuldan-gecen-bir-muzik-sihirbazi.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEMprTgH_VI/AAAAAAAAAvs/8Sva6DevePM/s72-c/Slonimsky2.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7270306125360384475</id><published>2010-07-16T01:51:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T01:52:58.859-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;BİR ÇERKEZ KAHRAMANI: YURİ TEMİRKANOV&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAdGaBtXjI/AAAAAAAAAvM/yuBC6xP0ASk/s1600/yuri-temirkanov.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAdGaBtXjI/AAAAAAAAAvM/yuBC6xP0ASk/s320/yuri-temirkanov.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;1990 yılı Temmuz ayında Leningrad Filarmoni Orkestrası, İstanbul Müzik Festivali’nin konuğu olarak üç konser vermişti. 1882 yılında kurulan Rusya’nın bu en eski orkestrasının ilk adı Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası’ydı. Bolşevik Devrimi’nden sonra orkestra üyeleri orkestranın sahibi oldular ve adını Petrograd Devlet Filarmoni Orkestrası olarak değiştirdiler. Bruno Walter, Ernest Ansermet gibi zamanın büyük şeflerinin konuk şef olarak yönettiği orkestranın adı 1920’lerde Leningrad Filarmoni Orkestrası oldu. 1938 yılından 1987 yılına kadar Sovyetlerin efsaneleşmiş orkestra şefi Evgeniy Mravinsky, orkestrayı demir yumruğuyla yönetti. Mravinsky döneminde orkestra, müzik dünyasında kulaktan kulağa yayılan gizemli bir üne kavuşmuştu. Şostakoviç, ilk sekiz senfonisini Mravinsky’ye ithaf etmiş, Mravinsky de bu senfonilerin dünya prömiyerlerini yaparak besteciyi desteklemişti. Ne var ki 1962’de Mravinsky, bestecinin savaş sırasında Sovyetler tarafından katledilen Yahudileri anlatan “Babi Yar” adlı 13. senfonisini çaldırmayı devlet büyüklerini karşısına almaktan korktuğu için reddedince araları bozulmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAc-Dv_UfI/AAAAAAAAAu8/O3eAfbG3tOs/s1600/temirkanov.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAc-Dv_UfI/AAAAAAAAAu8/O3eAfbG3tOs/s320/temirkanov.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;ORKESTRA ŞEFİ YURİ TEMİRKANOV&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve yeni Rusya’nın doğmasını takiben orkestra yeniden eski adına kavuşarak Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası oldu. Yuri Temirkanov 1988’den bu yana orkestranın daimi şefi. 1938’de Kuzey Kafkasya’da Nalçik kentinde dünyaya gelen Temirkanov Çerkez boylarının Kabayday kolundan. Küçük yaşta müzik öğrenmeye başlamış, 13 yaşına geldiğinde Leningrad Üstün Yetenekli Çocuklar okuluna kabul edilmiş, keman ve viyola eğitimine burada devam etmiş, mezun olur olmaz Leningrad Konservatuarı’na girerek hem viyola sınıfından hem de İlya Musin’in şeflik sınıfından mezun olmuş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temirkanov’un Sovyetler Birliği sınırlarının dışına ilk çıkışı Kiril Kondraşin ile dönüşümlü yönettiği Moskova Filarmoni Orkestrası’nın 1966 yılındaki tarihi Avrupa ve Birleşik Amerika turnesi. Kariyerindeki asıl önemli gelişme ise 1967 yılında Leningrad Filarmoni Orkestrası’na Yevgeni Mravinsky’nin asistanı olarak tayin edilmesi ile başlıyor. Bir yıl sonra 1968’de orkestranın daimi şefliğine atanan Temirkanov, bugün Saint Petersburg Filarmoni Orkestrası’nın daimi şefi olmaya devam ediyor. Bir yandan da Londra Krallık Filarmoni Orkestrası’nın onursal şefi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temirkanov bugüne bugün Rus bestecilerinin dünyadaki en yetkin yorumcularının başında geliyor. 1 Temmuz 2010 akşamı Londra’daki Royal Festival Hall’da Philarmonia Orkestrası’nı yönettiğinde de Prokofiev’in 2. Piyano Konçertosu ile Çaykovski’nin No. 6, “Pathetique” Senfonisi yorumları ile Guardian ve The Times gazetesi eleştirmenlerinin övgülerini kazanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Temirkanov’u ilk kez İstanbul’da tanıdığımdan beri izlemeye devam ediyorum. Youtube sağolsun, konserleri, söyleşileri ve belgesellerinden çok şey öğreniyorum. Basso profundo sesiyle Çaykovski’nin orkestrasyon ve çalgılama ustalığı ile elde ettiği eşsiz renkleri anlatmasından etkileniyorum ve bu düşüncelerimi okurlarımla paylaşmak istiyorum. Aşağıda 8 Temmuz 1990 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan yazımda Yuri Temirkanov’u ve orkestrasını ayrıntılı olarak ele almışım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MÜZİĞİN RESMİNİ ÇİZEN ADAM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yuri Temirkanov veya Türkçeleştirirsek eğer Demirhanoğlu ile ilgili rivayetler muhtelif. Kimilerine göre komedyen, kimilerine göre dansçı, kimilerine göre aktör. Belki de bunların hepsinin bir sentezi. Üstelik tanıdığım en karizmatik müzisyenlerden biri. Temirkanov seyirciye küsüyor,ön sıralarda oturanlarla flört ediyor,alkışlara doymuş gibi yapıyor...Bir bakıyorsunuz iki kolunu da önünde kilitlemiş, orkestrayı kendi haline bırakmış...Başıyla, boynuyla hatta burnuyla, gözleriyle, kaşlarıyla, parmak uçlarıyla, eğilip bükülerek müziğin resmini çiziyor. Elindeki enstrüman, Leningrad Filarmoni Orkestrası, efsanevi şef Mravinsky’nin 30’lu yıllardan beri bileye bileye keskinleştirdiği eşsiz bir Stradivarius sanki. Temirkanov, bu eşsiz çalgıyla istediği gibi oynuyor, onu istediği gibi yoğuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAdB0xxy1I/AAAAAAAAAvE/j4qZ0mU5c-c/s1600/temirkanov2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAdB0xxy1I/AAAAAAAAAvE/j4qZ0mU5c-c/s320/temirkanov2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Konserden önce şefin dinlenme odasına kabul ediliyorum. İçerde bazı konuklar var, sus pus oturmuşlar, büyük bir saygıyla maestronun her hareketini izliyorlar. Temirkanov, İngilizcesinin iyi olmadığını, çevirmen aracılığı ile konuşmayı tercih ettiğini söylüyor, ama söylenenlerin tümünü de cin gibi anlıyor. Çevirmeni ve sekreteri olan hanım perişan vaziyette. Odanın içindeki konuklardan, kapının dışında bekleyip aniden odaya dalıveren konuklardan fena halde müşteki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünyanın neresine gidersek gidelim bu Çerkezler bulurlar maestroyu. Çoğu, orkestra şefi nedir bilmez bile. Orkestra şefinin konser öncesi rahatsız edilmeyeceğini, konsantre olması, dinlenmesi gerektiğini ne kadar anlatsam anlamazlar,” diyor. “Siz de kimseyi almayın odaya o zaman!” diye fikir veriyorum. Sekreter daha da dertleniyor. “Olur mu? O bayılıyor Çerkezlere, onlarla Çerkezce konuşuyor, konserden sonra onlarla yemeğe çıkmaya pek meraklı. On ikiden geç kalmayın diyorum, kimsenin beni dinlediği yok!” kadıncağız bir türlü disiplin altına alamadığı çocuğundan söz ediyor sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temirkanov’la şeflik mesleği üzerine konuşuyoruz. Rus şeflerin teknik ustalıklarından, Batı’daki şeflere benzemeyen orkestraya yaklaşım biçimlerinden, müziğin resmini çizme özelliklerinden dem vuruyorum. Leningrad Konservatuarı’nın şeflik sınıfının önemini anlatmasını rica ediyorum. Temirkanov’a göre Batı’daki şeflerin çoğu şeflik eğitiminden geçmemiştir. Yüzde doksanı şefliğe sonradan kaymış iyi müzisyenlerdir. Oysa Leningrad şeflik sınıfının çok eski bir geleneği vardır. (Örneğin Temirkanov’un hocası olan Ilya Musin (1903-1999) 96 yıllık yaşamının 60 yılını öğrenci yetiştirmeye adamıştı. Öğrencileri arasında Temirkanov’tan başka Valery Gergiev, Vassily Sinaivsky, Semyon Byshkov, Victor Fedotov gibi dünyaca tanınan şefleri sayabiliriz. F.A.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeflik Temirkanov’un anlayışına göre trafik memurluğu değildir. Sayı saymak, tempo tutmak, “piano”, “forte”, “subito” demek hiç değil. Orkestrada çalan her müzisyen notada ne yazıyorsa onu nasıl çalacağını zaten çok iyi bilmek durumunda. Şefin görevi, işlevi, amacı, ideali işte o notaların arkasındaki anlamı, müziğin neler söylemek istediğini bulup ortaya çıkarmak. “Benim yaptığım, ulaşmak istediğim nokta, notaların arkasındaki müziği dinleyiciye tek elden yansıtmaktır” demekte Temirkanov. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maestro, şeflik ile “showman”liği birleştirdiğinin pekâlâ farkında. “Televizyon için küçük bir söyleşi yapacağız” deyince hemen saçlar taranıyor, kolonyalar sürünülüyor. Umursamaz gibi yapmasına rağmen hayranlarına çekici görünmek istediği her halinden belli. Ağır ve hesaplı hareket ediyor. Fazla veya gereksiz tek bir kelimeye veya jeste yer yok. Davranışları ekonomik ve kestirme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leningrad Filarmoni Orkestrası’nın verdiği her üç konserde sadece Rus bestecilerinin eserleri yer alıyordu. Tabiatıyla Çaykovski, “Keman Konçertosu”, “5. Senfoni”si ve “Fındıkkıran Balesi”nden 2. perde müziği ile birinci sırayı dolduruyordu bu programlarda. Çaykovski’yi az bir farkla Prokofiev izliyordu. Mussorgski tek bir eseriyle, ünlü “Bir Sergiden Tablolar”ıyla temsil edildi. Şostakoviç ise ihmal edilmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leningrad Filarmonisi o müthiş yaylılarını, müzikal ve teknik disiplinini Temirkanov’un yorumcu ellerine kayıtsız koşulsuz seferber etmiş. Çaykovski’nin, Mussorgski’nin, Prokofiev’in bilinen, popüler eserlerine sıcak, yeni, coşkulu bir soluk getirmesine olanak tanınmış, Rus müziğinin inceliklerini, Rus stilinin kimi zaman “santimantal”e kaçan duygusallığının tam dozunda ayarlanmasına yardımcı olmuştu." &lt;br /&gt;Filiz Ali, 8 Temmuz 1990, Cumhuriyet.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7270306125360384475?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7270306125360384475/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/bir-cerkez-kahramani-yuri-temirkanov.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7270306125360384475'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7270306125360384475'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/bir-cerkez-kahramani-yuri-temirkanov.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TEAdGaBtXjI/AAAAAAAAAvM/yuBC6xP0ASk/s72-c/yuri-temirkanov.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6896103019669131681</id><published>2010-07-05T08:43:00.000-07:00</published><updated>2010-07-15T04:41:17.081-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;KARL CZERNY İLE BAŞLAYAN, ARTHUR SCHNABEL’İN SÜRDÜRDÜĞÜ, &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;95 YAŞINDAKİ PİYANİST FRANK GLAZER’LE DEVAM EDEN BEETHOVEN GELENEĞİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH72UCFrUI/AAAAAAAAAuE/doiINXAFHDs/s1600/beethoven.jpg" imageanchor="1" style="cssfloat: left; margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH72UCFrUI/AAAAAAAAAuE/doiINXAFHDs/s200/beethoven.jpg" width="186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH782KAJwI/AAAAAAAAAuM/hhR6Ya38d6M/s1600/carl_czerny.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" rw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH782KAJwI/AAAAAAAAAuM/hhR6Ya38d6M/s200/carl_czerny.jpg" width="183" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karl Czerny, Viyana’da 1791’de doğdu, yine Viyana’da 1857 yılında öldü. Beethoven’ın hem öğrencisi hem de arkadaşıydı Czerny. Piyano dersleri almaya başlayan her küçük piyanist adayı, öğreniminin ilk yıllarını Czerny’nin “Etude”leri ile geçirir. Ne var ki aynı küçük öğrenci, Czerny’nin Beethoven’la yakınlığı dolayısıyla Viyana klasik stilini kendinden sonra gelen kuşaklara öğrencileri kanalıyla aktardığını pek bilmez. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH8hI3WHzI/AAAAAAAAAuU/bs_aqjVZaqo/s1600/leschetizky.gif" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH8hI3WHzI/AAAAAAAAAuU/bs_aqjVZaqo/s320/leschetizky.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Beethoven’ın piyanistlik mirasını Czerny iki önemli öğrencisine geçirmişti. Bunlardan biri Franz Liszt, öteki de Leschetizky idi. Theodor Leschetizsky Polonya’da doğmuş, Saint Petersburg Konservatuarı’nda yetişmiş, sonradan Viyana’ya yerleşerek Czerny’nin öğrencisi olmuştu. Leschetizky tarihe piyanistliği ile değil, Paderewsky, Arthur Schnabel, Ignaz Friedman ve Osip Gabriloviç’in hocası olarak geçmişti. Paderewsky, Friedman ve Schnabel (1882-1951) müzik tarihinin efsaneleşmiş piyanistleridir. Oysa 1878’de St. Petersburg’da doğup 1936’da Detroit’te ölen, 20. yüzyılın ilk yıllarında Avrupa ve Birleşik Amerika’nın büyük kentlerinde verdiği konserlerle hatırı sayılır bir ün kazanan, 1909’da Mark Twain’in kızı Clara Clemens ile evlenip Amerika’ya yerleşen Ossip Gabriloviç çoktan unutuldu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH8yPqqmDI/AAAAAAAAAuc/QcgJp25QdrI/s1600/arthur+schnabel.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH8yPqqmDI/AAAAAAAAAuc/QcgJp25QdrI/s200/arthur+schnabel.jpg" width="129" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Gelelim Schnabel’e. Leschetizky ile yedi yıl piyano çalışan Schnabel, ilk konserini sekiz yaşında Viyana’da vermişti. Bütün kariyeri boyunca hocasının Beethoven’in öğrencisi olmasının getirdiği avantajdan yararlandı. Schnabel, özellikle Beethoven ve Schubert yorumlarıyla dinleyenleri hayran bırakırdı. 1925’te Berlin Devlet Akademisi’nde dersler vermeye başladığında bir yandan da dünya çapında kariyerini devam ettiriyordu. Öğrencileri arasında Clifford Curzon, Rudolf Firkusny, Leon Fleisher, Carlo Zecchi ve Frank Glazer vardı. Bu öğrencilerin hepsi savaş sonrasında 20. yüzyılın belli başlı konser piyanistleri olarak tanındılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frank Glazer’ın ilk piyano hocası Jacob Moerschel de Viyana’da Leschetizky ile çalışmıştı. Moerschel, ölüm döşeğinde öğrencisi Frank Glazer’a, Berlin’e gidip orada Arthur Schnabel’i bulmasını ve mutlaka piyano çalışmalarını Schnabel ile sürdürmesini vasiyet etmişti. Glazer, 1932 yılında hocasının vasiyetini gerçekleştirmesine olanak sağlayan iki iş adamının maddi desteğiyle Berlin’e ayak bastı. On yedi yaşındaydı ve Berlin’de Schnabel’den başka kimseyi tanımıyordu. Bir yıl boyunca çok hızlı bir repertuar çalışmasına girerek çevreye uyum da sağlayan Glazer, ne yazık ki Almanya’nın son hızla felakete sürüklenmesinden etkilenecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDIClKn9r5I/AAAAAAAAAuk/FTWrIkcadsk/s1600/frank+glazer.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDIClKn9r5I/AAAAAAAAAuk/FTWrIkcadsk/s320/frank+glazer.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Nitekim, 1933 yılında Hitler’in Nasyonal Sosyalist Partisi iktidara gelince tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Reichstag yangını ile birlikte Nazi terörü tırmanmaya başlamış, Arthur Schnabel gibi Yahudi asıllı olsun olmasın nice anti-Nazi’nin artık Almanya’da yaşama olanağı kalmamıştı. Hitler’in iktidara gelmesinden üç ay gibi kısa bir süre sonra Schnabel, İtalya’ya Como Gölü civarına taşınmak zorunda kaldı. Frank Glazer’e de hocasıyla birlikte İtalya yolu görünmüştü. &lt;br /&gt;Schnabel konser piyanistliği ile eğiticiliği birlikte sürdürebilen ender müzisyenlerden biriydi. Öğrencilerine Leschetizky’nin kendisine verdiği öğüdü tekrarlardı hep: “Sadece piyanistlikle yetinmeyin, herşeyden önce iyi müzisyen olun!”. Frank Glazer, hocasının öğüdünü dinleyen ve Haydn’dan başlayarak, Beethoven, Czerny, Leschetizky ve Schnabel yoluyla kendisine kadar uzanan zincirin son halkalarından biri olarak birikimini ve bu mirası uzun ömrü boyunca kendi öğrencilerine taşıdı. Geleneği sürdüren bir başka hoca olan Maria Curcio ise 2009’da 90 yaşında öldü. &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDICzm-nqZI/AAAAAAAAAus/XJKqYJKbiOk/s1600/glazer+venedik.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="232" rw="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDICzm-nqZI/AAAAAAAAAus/XJKqYJKbiOk/s320/glazer+venedik.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;Frank Glazer ile ilk kez 1957 yılında Ankara’da tanışmıştım. Ankara Devlet Konservatuar’ında piyano öğrencisiydim. İngilizcem iyi olduğundan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Amerikalı şefi Robert Lawrence’in çevirmenliğini ve sekreterliğini yapmam istenmişti. Her sabah orkestra provalarına gidiyor, Robert Lawrence ile orkestra elemenlarının birbirlerine söylediklerini mümkün olduğunca yumuşatarak çevirmeye çalışıyordum. Her hafta yeni bir solistle tanışmak, onları provalarında izlemek ve dinlemek benim için heyecanlı olduğu kadar yararlı bir deneyimdi. Frank Glazer CSO ile vereceği konserde Brahms’ın 2 numaralı si bemol majör piyano konçertosunu çalacaktı. Daha ilk provada büyük bir piyanist ile karşı karşıya olduğumuzu hepimiz farketmiştik. Çok candan ve alçak gönüllü bir insan olan Glazer ile dost olmamak imkânsızdı. Benim Amerika’ya gitmek isteğimi ciddiye almış ve yardımcı olmanın yollar aramıştı. New York’a gider gitmez ilk aradığım kişi de Frank Glazer olmuştu. 1988’de, yani tanışmamızdan yirmi yıl sonra talihin garip bir cilvesi olarak Venedik’te karşılaştık. La Fenice’nin konser serisinde resital verecekti. Konserden sonra otantik bir Venedik lokantasına gidip otantik Venedik mutfağının leziz yemeklerini tadarak, aradan geçen yirmi yılın bilançosunu çıkarmıştık. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDIDQaNCK-I/AAAAAAAAAu0/3XBXBGo6Pvo/s1600/glazer+crr.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" rw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDIDQaNCK-I/AAAAAAAAAu0/3XBXBGo6Pvo/s320/glazer+crr.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;1989’da yeni açılan Cemal Reşit Rey Konser Salonunun Sanat Yönetmeni olunca ilk aklıma gelen müzisyenlerden biri Frank Glazer olmuştu. Beni kırmadı ve 6 Aralık 1990’da CRR’de Haydn, Beethoven ve Brahms’ın eserlerinden oluşan müthiş bir resital verdi. Ertesi gün de piyanistler için bu repertuarı analiz eden bir atölye çalışması yaptı. İstanbul’a eşi Ruth ile gelmişti Frank. Ruth da kocası gibi dost canlısı, dinamik bir insandı. 1952’de evlendiklerinden beri kocasının menajerliğini ve sekreterliğini yürütüyordu. 1990’dan 2006’daki ölümüne kadar her yılbaşı bana tebrik kartı atmayı ihmal etmedi. Frank Glazer, Ruth öldükten sonra ciddi bir by-pass ameliyatı geçirdi ama ona sorarsanız bu ameliyattan sonra kendini daha genç ve dinç hissediyordu. &lt;br /&gt;1915’de Wisconsin’de doğan Frank Glazer şimdi 95 yaşında. 2010 yılının Ocak ayında başladığı Beethoven Sonatları seri konserlerinin sonuncusunu 6 Nisan’da verdi. 95 yaşında Beethoven’in 32 Sonatı’nın tümünü Frank Glazer gibi çalabilecek bir ikinci piyanist dünyaya şimdiye kadar gelmedi. Glazer, bu yaşta piyano repertuarının çetin eserlerini çalabilmesinin sırrını şöyle açıklıyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 ile 1945 yılları arasında ordudaki görevim Avrupa’da Almanca ve Fransızca çevirmenlikti. Bu süre içinde piyano ile hiç ilişkim olmadı. Savaştan sonra eski kondüsyonuma kavuşmak için anatomi çalıştım, piyanodan istediğim sesi elde edebilmek için en verimli yolun neler olduğunu analiz ettim. Piyano tekniğimi yeniden yarattığım için bugün yorulmadan, kasılmadan, gereksiz yere efor sarfetmeden Beethoven ya da Brahms’ın en zorlu eserlerini çalabiliyorum.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6896103019669131681?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6896103019669131681/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/karl-czerny-ile-baslayan-arthur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6896103019669131681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6896103019669131681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/07/karl-czerny-ile-baslayan-arthur.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TDH72UCFrUI/AAAAAAAAAuE/doiINXAFHDs/s72-c/beethoven.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7594439654917114511</id><published>2010-06-19T02:09:00.000-07:00</published><updated>2010-07-02T07:33:05.670-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;BELA BARTOK'UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST ROZSİ VENETİANER SZABO VE AİLESİ'NİN ANKARA'DAKİ HAYAT ÖYKÜLERİ (ikinci bölüm)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EVLİLİK &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Szabo’larla söyleşi yapan gazetecinin sorduğu “Nasıl evlendiniz? Zevciniz mühendismiş, siz onu nerede gördünüz?” sorusunu zevci Bela Szabo şu sözlerle yanıtlamış,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Efendim evvelki sene Macaristan’a izinli gitmiştim. Bir dostun evinde bizim madama rastladım. Konuştuk, iki saat sonra babamın evine gittim, dönüşte tekrar dostumun evine uğradım. Bilmem nasıl oldu, ben öyle romantik bir kimse değilim. Rakam adamıyım ama...6 saat sonra nişanlandık, 8’inci saatte ben İstanbul’a dönüyordum. Bizim madamın piyanist olduğunu bilmiyordum, mektuplaşıyorduk. Fakat güzel mi çirkin mi vallahi onun bile farkında değildim. Arkadaşlar soruyorlardı, nişanlın nasıl diye, resmini gösteriyordum, bakın diye. Yalnız orada benim için çarpan bir kalp olduğunu biliyordum. Bu sene gittim, evlendik, geldik. Yani sizin anlayacağınız düğün oluncaya kadar birbirimizi ancak 5 kere görmüştük. 20. asırda tuhaf bir izdivaç değil mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni evlilerin bir süre Eskişehir’de oturdukları bahçe içindeki müstakil evin fotoğrafının arkasına Bay Szabo eşi için “Benim karanlığımın ışığı, 22 Nisan, 1933” notunu düşmüş. Belli ki Bela Szabo karısına evlendikten sonra daha da aşık olmuş. Bela Szabo, özellikle fabrika gibi büyük sanayi inşaatlarının mühendislik tasarımlarını yaptığından Eskişehir’de de böyle bir görevle bulunduğunu varsayabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Szabo ailesi Ankara’da ilk başta Ihlamur sokakta müstakil bahçeli bir evde oturdular. Matika’nın anılarında bu ev, ağaçlıklı bahçesi, çiçekli tarhları, bakımlı çimleriyle ile rüya gibi bir yerdi. Bahçenin girişindeki ahşap pergola ile bahçeyi çevreleyen çitlerin sonundaki fıskıyeli havuzu bugün bile hatırlıyordu Matika. Szabo’ların yaşadıkları ikinci ev yine Sıhhıye semtinde Hanımeli sokakta bahçe içinde iki katlı Bauhaus stilinde bir evdi. 1942’de taşınmışlar buraya. 1930’lu yıllarda Yenişehir adı üstünde, yeni ve çağdaş bir şehircilik modeli olarak ele alınmıştı. Alman şehirci-mimar Hermann Jansen’in yaptığı planlar doğrultusunda inşa edilen Yenişehir ve Bakanlıklar’ın sokaklarındaki evlerin çoğu Bauhaus stilindeydi zaten. Matika bu evin bütün odalarını zihnine kaydetmiş sanki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturma ve yemek odasının bir köşesindeki kanapenin önünde masa gibi kullanılan bakır tepsi, yerlerde Türk halıları, kilimler, bakır kaplar içindeki çiçekler, her yerde kitaplar, ahşap raflar Fransızca ve Türkçe kitaplarla dolu. Annemin kuyruklu piyanosu yandaki odayı kaplıyor, arkadaki odalardan biri babamın çalışma odası, çizim masası, mimari çizimler için gerekli malzemelerle dolu. Öteki ikisi de yatak odalarımız ve banyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matika, Hanımeli sokağa çok yakın olan Sarar İlkokuluna gidiyordu o zaman. Evleri ülkenin kalburüstü kültür insanlarının, yani yazar, müzisyen, ressam, şair ve öğretmenlerin uğrak yeri gibiydi. Yemek masasının etrafında toplanılır, rakı ve meze eşliğinde savaş durumu, özellikle de 1940’larda sınırlarımıza kadar yaklaşmış olan Hitler ordularının Türkiye’ye girip girmeyeceği tartışılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3K1snV2TI/AAAAAAAAAtM/4TIXQtOGPvg/s1600/orhan-veli-ve-grup.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" qu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3K1snV2TI/AAAAAAAAAtM/4TIXQtOGPvg/s200/orhan-veli-ve-grup.jpg" width="149" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;TERCÜME BÜROSU VE ANKARA’NIN EDEBİYATÇI ÇEVRESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın dost çevresindeki Sabahattin Ali, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı gibi edebiyatçılar Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in Dünya Klasikleri’ni Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu’nda çalışıyorlardı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü eski Yunan ve Roma dilleri asistanlarından Azra Erhat, Maarif Vekaleti Talim Terbiye Kurulu üyesi, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Kültür tarihi hocası Sabahattin Eyüboğlu, Fransızca hocası, edebiyat deleştirmeni Nurullah Ataç da Tercüme Bürosunda görevli arkadaşlar arasındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3MpfwcqsI/AAAAAAAAAtc/T2QG8eJPhVA/s1600/s.ali27.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" qu="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3MpfwcqsI/AAAAAAAAAtc/T2QG8eJPhVA/s200/s.ali27.jpg" width="198" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Sabahattin Eyüboğlu’nun erkek kardeşi ressam Bedri Rahmi, ressam Abidin Dino ile Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Roman Filolojisi Bölümünde doçent olan karısı Güzin, Szabo ailesinin yakın arkadaşlarıydı. Ankara Orman Çiftliği İstasyonunda çekilen bir fotoğrafta Rozsi ile Bela Szabo ve oğulları Matika, Sabahattin Ali, karısı Aliye ile kızı Filiz, Orhan Veli, Rebia ve Muvaffak Şeref kameraya hep beraber poz vermişlerdi. Yıl 1943 olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3L83CzRBI/AAAAAAAAAtU/6pOxY2y97xA/s1600/1942RozsiMualla.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3L83CzRBI/AAAAAAAAAtU/6pOxY2y97xA/s200/1942RozsiMualla.jpg" width="146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Rozsi’nin çok sevdiği kadın arkadaşları vardı. Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kızkardeşleri mimar Mualla ile Bedri’nin karısı ressam Eren ile çok yakındı. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerinden Halil Vedat Fıratlı’nın karısı ve Orhan Veli’nin aşık olduğu kadın olarak tarihe geçen meşhur Nahit Hanım, yine Orhan Veli’nin “Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki!” diye biten “Sere Serpe” şiirinin ilham perisi Bella Aşkenazi, bir de Necati Cumalı’nın kızkardeşi Müfide ile de yakın arkadaştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matika evlerine pek Macar konuk geldiğini hatırlamıyor. Sadece kemancı Lico Amar konser provaları dolayısıyla sık sık gelirdi eve. Ben de Hanımeli sokaktaki eve Rozsi’den piyano dersi almaya gittiğim günlerde bazen Amar’la karşılaşırdım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3FhMcwDkI/AAAAAAAAAsU/5OX5ZdCvEpk/s1600/1941-matika-with-orhan-veli.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" qu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3FhMcwDkI/AAAAAAAAAsU/5OX5ZdCvEpk/s320/1941-matika-with-orhan-veli.jpg" width="219" /&gt;&lt;/a&gt;Orhan Veli, Matika’yı pek severdi, çok neşeli bir fotoğrafları var. Matika Orhan Veli’nin omuzuna çıkmış, neşeyle gülüyor. Atatürk Bulvarı’nda yürüyüş yapar, bulutlara bakar ve bulutlardan söz ederlerdi. Matika için yazdığı Kuş ve Bulut şiirini 1941’de “Garip” kitabında yayınlamıştı Orhan Veli:&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;KUŞ VE BULUT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşçu amca!&lt;br /&gt;Bizim kuşumuz da var&lt;br /&gt;Ağacımız da&lt;br /&gt;Sen bize bulut ver sade&lt;br /&gt;Yüz paralık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİŞA ROTTENBERG YA DA EROL GÜNEY, ANKARA’DA BİR BEYAZ RUS YAHUDİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tercüme Bürosu’nda Rus edebiyatından çeviriler yapan Erol Güney’in karısı Dora, Szabo’ların yemek masası etrafında toplanan ve tartışmalara girişen dostların en ateşlisiydi. Rus Yahudisi olan Erol ile babam Sabahattin Ali, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı romanını birlikte çevirmişlerdi. Erol’un eşi Dora çok esprili, iddialı, çenebaz bir kadındı. Ankara’da tanımadığı kimse, bilmediği hiç bir olay yoktu. Gazeteci karısı olarak kulağı delikti Dora’nın. Bela Szabo’nun ateşli sosyalist nutuklarını kışkırtıcı sözlerle keser, birbirlerine hakaretler yağdırırlardı. Matika bu tartışmaların çığrından çıktığı bir gece babasının, önündeki salata tabağını Dora’nın başından aşağı geçirdiğini ve Dora’nın yüzünden aşağı sızan yağlarla öylece oturup kaldığını hatırlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erol Güney’in hayatı da ayrı bir romandı. 1914’de Rusya’da Odesa’da doğmuştu. Asıl adı Mişa Rottenberg’di. Sovyet İhtilal’inden sonra İstanbul’a gelmiş, çocukluğu Moda’da geçmiş, liseyi St. Joseph’te okumuş, Türk vatandaşlığına geçtikten sonra da Erol Güney ismini almış, gazetecilik yapmaya başlamıştı. Bildiği Rusça, Fransızca, İngilizce sayesinde 1940’lı yılların başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’İn kurduğu Tercüme bürosunda çeviriler yapmaya koyulmuştu. Erol ve karısı Dora bizim çevremizde çok sevilirlerdi. Babamın öldürülmesinden sonra hem Erol’dan hem de Dora’dan hiç unutamadığımız derecede yakınlık gördük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matika’nın hiç unutmadığı olaylardan biri de 1945 yılında Erol Güney ile Melih Cevdet Anday’ın Türkçeye çevirdikleri Nikolay Gogol’ün Bir Evlenme/İki Perdelik İnanılmaz Vaka adlı oyununun Hanımeli sokaktaki evlerinde gerçekleşen ilk temsiliydi. Birbirine açılan üç odanın ortasındaki odayı sahne yapmışlar, seyircileri oturma odasına oturtmuşlardı. Rol dağılımı şöyle olmuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aracı Kadın Fekla İvanovna: &lt;strong&gt;Azra Erhat&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Müdür Muavini Patkolyosin: &lt;strong&gt;Sabahattin Eyüboğlu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Patkolyosin’İn Uşağı Stepan: &lt;strong&gt;Orhan Veli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncular çok başarılıydı ve çok eğlenmişlerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ROZSİ İLE SZABO AYRILIYOR, SZABO İLE AZRA ERHAT EVLENİYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye savaşa girmediği için görünürde rahat bir yaşam süren Szabo’ların hayatının görünmeyen trajedileri olduğunu sonradan öğreniyoruz. 1944 yılında Rozsi’in ablası Margit ve ağabeyi Sandor, yeğeni Peter Venetianer aileleriyle birlikte Hitler’in konsantrasyon kamplarında öldürüldüler. Türkiye’ye gelmiş olan pek çok Avrupalı Yahudi’nin ailelerinin de savaş sırasında yok edildiklerini biliyoruz. Öte yandan Rozsi ile Bela Szabo’nun evliliklerinin de artık yürümediği anlaşılıyordu. 1944’de Bela Szabo, Azra Erhat’la yaşamaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3F7TE4omI/AAAAAAAAAsc/LN8kmgZM4io/s1600/1944Azraerhatturkey.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="140" qu="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3F7TE4omI/AAAAAAAAAsc/LN8kmgZM4io/s200/1944Azraerhatturkey.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Azra Erhat da bizim gibi Karanfil Sokakta otururdu. Apartmanın giriş katında oturduğu için annem ya da babamla pencereden selamlaşıp, konuştuklarını hatırlıyorum. Rozsi Szabo, Hanımeli Sokaktaki evde yaşamaya, Devlet Konservatuar’ındaki derslerini sürdürmeye, konserler vermeye devam ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NECATİ CUMALI’NIN AŞKI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerin bakmaya doyamadıkları narin bir güzelliği vardı Roszi’nin. Herhalde çevrelerindeki erkeklerin çoğu aşıktı ona. Bunlardan biri olan Necati Cumalı o sırada Ankara’daki kıdemli edebiyatçıların yanında genç sayılan bir yazardı. Sık sık bize gelir, yazdıklarını babama gösterirdi. 1953 tarihli Yalnız Kadın öyküsünde Roszi olduğunu anladığımız kadın için bakın neler yazmış Necati Cumalı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...on beş gündür tanışıyorduk. O akşam dışarda yemek yedik. Lokantadan çıktıktan sonra bir parka uğradık. İki akasya ağacı arasında alçak bir sıraya yanyana oturduk... çantasından Gelincik paketini çıkardı. Bir cıgara alıp bana doğru döndü. Dudakları arasında tuttuğu cıgarasını yaktım...kibritin alevinde yüzüne baktım: bembeyaz durgundu. Her zamanki gibi, bu yüz bana gene bu kadar güzel olduğunu ilk kez görüyormuşum gibi geldi. Ben bu kadını seviyordum..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MATİKA, AZRA ERHAT VE BABASIYLA RİZE’DE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1946’da Matika 10 yaşına geldiğinde Azra Erhat ile babasının oturduğu yeni eve taşındı. Yeni evini pek beğenmiş olsa gerek ki okul ödevlerinden birinde yaşadıkları apartman dairesini ballandırarak anlatmış: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selanik caddesinde kırmızı renkte ve yeşil pancurlu olan evimizi herkes kolayca bulur. Çünkü bu renkte ev bu civarda yoktur. Evimiz ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış bir bahçenin içindedir. Dairemiz üst katta ve soldadır. Üç oda gözükür. Bunların birisi yatak, biri oturma odasıdır. Benim odam dairemizin en havalı ve güneşli yeri olup içinde bir dolap, iki masa bir de yatağım vardır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmza: Zoltan Szabo 790 1E. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3GVzKYIJI/AAAAAAAAAsk/CdN3WhvrW_c/s1600/matika-rize-1947.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="180" qu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3GVzKYIJI/AAAAAAAAAsk/CdN3WhvrW_c/s200/matika-rize-1947.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;Matika ile Azra iyi geçinirler. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde eski Yunanca ve Latince dersleri veren Azra Erhat, Matika’ya Yunan Mitolojisi’nin, tanrılar, tanrıçalar ve insanlar arasındaki birbirinden ilginç hikayelerini anlatır. Aynı yıl hep beraber Karadeniz sahilinde Rusya sınırına yakın ilimiz Rize’ye giderler. Bela Szabo, Rize’de limana yakın bir arsa üzerinde yapılmasına karar verilen Türkiye’deki ilk çay fabrikası inşaatında görevlidir. Fabrika’nın temeli 21 Haziran 1946’da atılır. İnşaat yakınında deniz manzaralı iki katlı ahşap bir eve yerleşirler. Setler üzerine kurulmuş olan evin ağaçlıklı geniş bir bahçesi vardır. Evin çevresi de sub-tropikal iklim dolayısıyla zaten yemyeşildir. Evin önündeki sete denize nazır büyük bir yemek masası ve iskemleleri yerleştirirler. Açık havalarda uzaklardaki Kafkas Dağlarının silueti görülür buradan. Evden tahta basamaklarla deniz kıyısındaki kayalıklara kadar inilebilir. Matika komşu bakkalın oğlu ile arkadaş olur, bütün gün bahçede oynarlar. Bakkalın oğlu iki direkli bir yelkenli gemi maketi yapıp Matika’ya hediye eder. Anlaşılan Rize’de geçirdikleri zaman Matika’nın belleğinde kalan güzel anılardan biridir.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3G79BQprI/AAAAAAAAAss/R-0p174gWoE/s1600/cay-fabrikasi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3G79BQprI/AAAAAAAAAss/R-0p174gWoE/s320/cay-fabrikasi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Matika yerli halkın konuştuğu Türkçe lehçeyi anlayamaz. Ama babasının Fransızca ve Almancasının yanında Türkçesi de kusursuzdur. Türk edebiyatına çok meraklıdır Bela Szabo. Sözcüklerin etimolojisini, kökenini araştırır. Rize’de de dil konusunda zorluk çekmez. Örneğin, yerli halk ilk başta çay fabrikası inşaatından şüphelenip, rahatsız olunca, Szabo fabrika inşaatına karşı çıkanlara dil dökerek ve Belediye Reis’i ile anlaşarak inşaatın pürüzsüz devam etmesini sağlar. Fabrika aslında koskoca makineleri içine alacak kadar büyük, geniş çay işleme ve depolama mekanları olan gayet sade bir çelik yapıdır. Rize Çay Fabrikası inşaatında da, Turhal Şeker Fabrikası inşaatında olduğu gibi pek çok Alman ve Macar teknik personel, hatta usta işçiler çalışmıştı. Cumhuriyet Türkiye’sinin kendi kendine yetebilmesi için yapılan bu atılımlardaki yabancı emeğini hiç bir zaman unutmamak gerek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Türkiye’deki politik hava değişmeye yüz tutmuştu. 1940’ların sonuna doğru Türkiye’de komünizm tehlikesinin aşırı bir korku edebiyatı ile işlenmekte olduğuna ve solcu olarak tanınan kişilerin damgalanmasına tanık oluruz. Bela Szabo’yu da bu dönemde sivil polis izlemeye başlar. Bu izlenme işi öyle çığırından çıkar ki satranç oynamak için Kutlu Pastahanesi’nin ikinci katında arkadaşları ile buluşmaya giderken Szabo onu izleyen polise “bir kaç saat burada kalacağım, sen de istersen beklerken bir kahve iç” diyecek kadar yüz göz olunmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANKARA’DA SAVAŞ SONRASI DEĞİŞEN POLİTİKALAR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Türk Hükumeti Savaş öncesi ve sırasında ülkemize sığınan mültecilere gösterdiği toleransı artık göstermemekte, çoğunun görevlerine son vermekteydi. Bela Szabo’da işini kaybedeceğinden şüpheleniyordu. Zaten mülteci arkadaşlarının çoğu İsrail, ABD, İsviçre ya da İngiltere’ye göçmüşlerdi. Szabo’da oğlunu ve Azra’yı alıp Macaristan’a dönmeye karar verdi. Ancak, Azra Erhat’ı zor bir karar bekliyordu. O, belki de kurulmakta olan Macaristan Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin Szabo’nun sandığı kadar güllük gülistanlık olmayacağını önceden sezdiğinden Macaristan’a gitmek yerine Türkiye’de kalmayı tercih etti. Matika ise karar verecek yaşta olmadığından, doğup büyüdüğü Türkiye’den, hiç görmediği baba memleketine dönmek zorundaydı. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TCouYCzkWpI/AAAAAAAAAt8/L0ksSt-b3DY/s1600/matika+2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ru="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TCouYCzkWpI/AAAAAAAAAt8/L0ksSt-b3DY/s320/matika+2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Matika, bana gönderdiği bir mektuptaMacaristan’a nasıl gittiklerini hatırladığı Türkçesi ile şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Macaristan’a nasıl gittiğimizi sordun. 1948 yılında babam elimi tuttu, trene bindik, gittik. Bundan müzakere etmedik. Bu seyahatı sevmiyordum. Rahatsızdım. Ama bir çocuk itiraz etmez değil mi? İstanbul’da babam Azra ile görüştü. Anlaşılan Azra babamı takip etmek istemiyordu. Seyahat Budapeşte’ye devam ederken tren bir müddet Edirne’de durdu. Bir gezinti için dışarı çıktık. Şehrin merkezini geçerek Selimiye camisi (Sinan) önünde durduk. Babam bu binanın kubbesini düşünceler altında uzunca seyretti. Ertesi gün Budapeşte’ye vardık. 12 yaşımda Macarca bilmiyordum. Orada gördüğüm çocuklar beni terkettiler. Arkadaşlarım yoktu. Macar olarak bu şehirde yabancıydım. Bununla beraber bir kaç ay sonra okula gittim, birden bir eski Macar yazarların şiirlerini öğrenmem lazımdı, hiç bir şey anlamıyordum. Bu birinci sene belki hayatımın en güç zamanı oldu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VE SON...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matika’nın ne kadar mutsuz olduğunu annesinin hissetmemesi mümkün değildi. Nitekim bir yıl sonra Annesi Rozsi Venetianer Szabo da, oğlunun hasretine dayanamayınca Ankara’daki işini, evini ve dostlarını geride bırakıp Macaristan’a geri döndü. Bedri Rahmi Eyüboğlu, 11-1-1948 tarihli bir veda şiiri yazıp, “Roji kardeşe” ithaf eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3HYFCiauI/AAAAAAAAAs0/dx7CGIBB_hQ/s1600/bedri-rahmi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3HYFCiauI/AAAAAAAAAs0/dx7CGIBB_hQ/s320/bedri-rahmi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bahçeler Dolusu&lt;br /&gt;Ve can çilek gibi ağzımda&lt;br /&gt;Her nefes bir erik dalı&lt;br /&gt;İçimde cennetten kırıntılar olmalı&lt;br /&gt;Ve mükemmel bir gök yüzü döşeli dayalı&lt;br /&gt;Sonuna kadar açılsın kapıları&lt;br /&gt;Yarab! Gök yüzünde bir yerde çocukluğumuz&lt;br /&gt;Dokunma nasılsa unutmuşuz&lt;br /&gt;Dokunma sımsıkı kapalı dursun&lt;br /&gt;Senin sırrın bizim çocukluğumuz&lt;br /&gt;Ve cennet öteden beri kapu komşumuz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7594439654917114511?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7594439654917114511/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/bela-bartokun-ogrencisi-macar-piyanist_19.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7594439654917114511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7594439654917114511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/bela-bartokun-ogrencisi-macar-piyanist_19.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3K1snV2TI/AAAAAAAAAtM/4TIXQtOGPvg/s72-c/orhan-veli-ve-grup.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6088229237391979210</id><published>2010-06-17T03:30:00.000-07:00</published><updated>2010-07-03T00:38:41.903-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;BELA BARTOK’UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;ROZSİ VENETİANER SZABO&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;BİRİNCİ BÖLÜM&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;FİLİZ ALİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuG0gtuvAI/AAAAAAAAArk/HUlpyKY7OEo/s1600/roji01.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuG0gtuvAI/AAAAAAAAArk/HUlpyKY7OEo/s320/roji01.jpg" width="225" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Rozsi (Roji)Venetianer Szabo (Sabo)&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Ankara, Nazi Almanya’sından ve Nazilerin etkisi altındaki ülkelerden kaçarak Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınan birbirinden değerli bilim adamları ve sanatçıların yaşadığı kozmopolit bir kentti. Henüz Ankara Üniversitesi’sinin temeli atılmadan kurulan Hukuk Mektebi, Siyasal Bilgiler Okulu (Mülkiye) ve Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne 1935’de Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi eklenmişti. Öte yandan Devlet Konservatuarı, Nümune Hastanesi, Hıfzısıhha Enstitüsü gibi kuruluşların gelişmesinde de bu yabancı konukların paha biçilemeyecek katkıları olmuştu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;1918’de Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden taraflardan biri olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da aynen Osmanlı İmparatorluğu gibi dağılmıştı. Macaristan’da önce kısa bir sosyalist ihtilal yaşanmış, ancak hemen ardından Nicholas Horthy adında Alman dostu bir amiral iktidara gelmişti. Horty rejiminin baskısından kaçan genç Macar mühendis Bela Szabo 1930 yılında İstanbul’a geldi. Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister’de Turkiye’deki ilk işini 1927’de almıştı. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;Bela Szabo, Holzmeister’in Boğaz kıyısında, Tarabya’daki mimarlık bürosunda mühendislik tasarımcısı olarak çalışmaya başladı. Holzmeister’e tahsis edilen bina Sümer Palas adında 1. Dünya Savaşı’ndan sonra terkedilmiş bir oteldi. 1894 yılındaki büyük İstanbul depreminden bir yıl önce Summer Palace adıyla inşa edilen bu otel İstanbul’luların deprem dolayısıyla Adalardan çekilip, sayfiye olarak seçtikleri Tarabya semtine yeni bir değer kazandırmıştı. Bela Szabo, anılarında sıcak yaz günlerinde bunalan mimar ve mühendislerin büronun önündeki tahta iskeleden denize atlayarak serinlediklerini hatırlıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;Bela Szabo ve karısı Rozsi Venetianer Szabo’nun hayatı hakkındaki bilgileri 1936 yılında Ankara’da doğan ve Türkiye’den 1948 yılında babasıyla ayrılıp Macaristan’a dönen oğlu Maté Szabo yıllar sonra derleyip toparladı. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuG84_586I/AAAAAAAAArs/lN7nsEeikk0/s1600/bela01.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="193" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuG84_586I/AAAAAAAAArs/lN7nsEeikk0/s200/bela01.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;BELA SZABO&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bela Szabo, 12 Mart 1904’de Macaristan’da Tuna nehri kıyısında, Budapeşte’ye 65 km uzaklıktaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. 10 yaşındayken 1. Dünya Savaşı çıkmış, savaş bittikten kısa bir süre sonra iktidara Alman dostu Amiral Horthy geçmişti. Bela Szabo, Türkiye’ye geldiğinde 26 yaşındaydı, yeni kurulmakta olan modern Türkiye’nin sanayi hamlelerinde mühendis olarak görev almaktaydı. Turhal Şeker Fabrikası ve Rize Çay Fabrikası inşaatlarında çalışmıştı. 1933 yılında tanınmış Macar Piyanist Rozsi Venetianer ile evlenerek Ankara’ya yerleştiler.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ROZSİ VENETİANER SZABO&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rozsi Venetianer (1909-1975) Macaristan’ın güney batı bölgesindeki Zakany adındaki küçük bir köyde dünyaya gelmişti. Aile adı İtalyanca Venedikli anlamına gelen Veneziano’nun Almancalaştırılmış şekliydi. Çok eskiden Venedik’te yaşamış olan bir Yahudi ailesinin soyundan geliyordu. Büyükbabası “Macar Yahudileri’nin Tarihi” adlı kitabın yazarı olarak tanınan Haham Ludwig Venetianer’di. Hatta İstanbul’daki ilk konserinden sonra Venetianer adını duyan bir grup Ortodoks Yahudi kendisini ziyarete gelip, konserden sonra saygılarını sunmuşlardı. Oysa Rozsi Venetianer’in dinle filan pek ilgisi yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ilk piyano hocamdı Madam Szabo. Onun Türkiye’ye nasıl geldiğini çocukken hiç merak etmemiştim. Çünkü çocukluğumda çevremizde zaten pek çok Alman, Macar ve Avusturyalı sanatçı ve bilim adamı vardı. Hepsinin Avrupa’daki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındıklarını, kimi Yahudi olduğundan, kiminin ailesinde bir Yahudi bulunduğundan, kiminin karısı ya da kocası Yahudi olduğundan, kiminin de sadece Anti-Nazi olduğundan Avrupa’da iş bulmaları ve yaşamalarının imkansızlaşması dolayısıyla yurtlarını geride bırakmak zorunda kaldıklarını yıllar sonra öğrenmiştik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TCosJa-DTrI/AAAAAAAAAt0/pj9X1gBVKbo/s1600/matika+4.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="211" ru="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TCosJa-DTrI/AAAAAAAAAt0/pj9X1gBVKbo/s320/matika+4.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;2009’da Szabo’ların oğlu, çocukluk arkadaşım Maté Szabo, çocukluk adıyla Matika beni Facebook’da buldu. Birbirimize çocukken çekilmiş fotoğraflarımızı gönderdik. Sonra Matika’nın evindeki eski albümlerde bulduğu konser programları, gazete kupürleri, mektuplar, şiirler teker teker ortaya çıkmaya başladı, birbirimizle anılarımızı paylaşır olduk e-posta ile. Madam Szabo’nun Béla Bartok’un öğrencisi olduğunu biliyordum ama 1936 yılında Halkevleri tarafından Ankara’ya davet edilen Bartok’u evinde ağırladığını ve şehri gezdirdiğini ilk kez böylece öğrenmiş oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;BELA BARTOK ANKARA’DA&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ünlü Macar besteci Bela Bartok’un Madam Szabo’ya gönderdiği 17 Ekim 1936 tarihli mektubunun Türkçe çevirisi aşağıdaki gibiydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuNHTB2BeI/AAAAAAAAAr8/V7-5s7Mvg6g/s1600/bartok.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" qu="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuNHTB2BeI/AAAAAAAAAr8/V7-5s7Mvg6g/s320/bartok.jpg" width="224" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;"Sevgili Madam,&lt;br /&gt;Bu mektubu yazmaya başlamadan evvel Ankara’ya taşındığınızı duymuştum. Ankara’ya gelmem kesinleşmeden size yazmak istemedim. Ama şimdi Halkevi tren biletlerimi gönderdiğine göre gelmem kesinleşmiş demektir. İstanbul’a 2 Kasım sabahı saat 7.35’de ulaşacağım. Ankara’ya da 5 Kasım sabahı 9.50’de varacağım. (Prof. Rasonyi’yi lütfen geliş tarih ve saatlerimden haberdar eder misiniz? Ona telefon ettim ve mektup yazdım ama eline zamanında geçmez diye tereddüt ediyorum.)&lt;br /&gt;Bana yardımcı olacağınız için size çok teşekkür ederim. Size konferanslarım sırasında da ihtiyacım olacaktır. Geldiğimde bu konuları konuşuruz. Sizi göreceğim için çok sevinçliyim, görüşene kadar en iyi dileklerimi yolluyorum.&lt;br /&gt;P. S. Biraz Türkçe öğrendim ve bu dilde bazı çok ilginç cümleler söyleyebiliyorum. Örneğin “At deveden çabuk gider!” veya “Kedi, köpekten küçüktür!” gibi, ama ne yazık ki edebiyat dili hakkında pek bilgim yok. Çok uzun kelimeler ve ifadeler kullanıyorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madam Szabo, Bela Bartok’un Ankara’ya gelişini anılarında şöyle anlatıyordu:&lt;br /&gt;"5 Kasım 1936 sabahı İstanbul’dan gelecek olan treni karşılamak üzere Dil,Tarih ve Coğrafya Fakültesi Macarca Dili ve Edebiyatı Profesörü Laszlo Rasonyi ile Ankara Garı’nda bekliyorduk. Tren 9.50’de gara girdi. Bela Bartok bizi görünce çok sevindi. Büyükelçilikten Bartok’u karşılamaya kimse gelmemişti. Misafir edileceği Büyükelçilik lojmanlarına götürmek üzere sadece bir şoför göndermişlerdi. Konserde heyecanla yerlerimizi aldık. Liszt’in Dance Macabre’ını çaldı. Konserden sonra tebrik etmeye gittiğimde beni Macar Büyükelçisi ile “Madam Szabo benim eski bir öğrencimdir, şimdi Ankara Devlet Konservatuarı’nda hocadır, tanışıyorsunuz değil mi?” diye tanıştırmak istedi. Büyükelçi Mariassy “Ah, tabii tanıyorum!” diye cevap verdi ama kim olduğumun farkında bile değildi. Ertesi gün için üstadı öğle yemeğine evimize davet ettim. Birkaç aylık olan oğlumu tanımasını istiyordum. Onun istediği gibi kaz kızartması ve domates salatası hazırlamıştım. Hanımeli Sokakta oturuyorduk. Bartok tam zamanında geldi. Evimizi pek beğendi, oğlumla oynadı, Bechstein piyanomu beğeniyle inceledi ve” keşke dün akşamki konserde bu piyanoda çalabilseydim” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra Madam Szabo ve Prof. Rasonyi ile birlikte Ankara’yı gezerlerken Bartok, yün halılara, tahta oyma eşyalara ve bakır kaplara hayran olmuştu. Bir ara kollarını yukarı kaldırıp “Siz burada çok mutlu olmalısınız...burası cennet, ben artık bizim memlekette kalmak istemiyorum, iş bulsam seve seve yaşarım burada.” diyerek onları şaşırtmıştı. Anlaşılan daha 1936 yılında Macaristan’dan ayrılmayı kafasına koymuştu Bartok, Türk yetkililerle temas etmiş, düşüncelerini açıklamıştı ama bir sonuç alamadı. Madam Szabo, anılarında Bartok’un düşüncelerine yer veriyor ve, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan hiç bir zaman tam olarak istediklerine ulaşamaz, eğer hayatta asıl amacın gerçekten iyi bir piyanist olmaksa ve bu amacına ulaşmışsan işte asıl mutluluk budur” diyordu Bartok. Onu Büyükelçiliğe bıraktık, birkaç gün sonra hastalandığını öğrendim. İyileşince de hemen Anadolu’ya halk müziği araştırmaları yapmaya gitti. Onu bir daha hiç görmedim." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümleleriyle bitiriyordu anılarını. Roszi Szabo Ankara’da verdiği konserlerde hep hocası Bartok’un eserlerini tanıtmaya önem verirdi. Halkevi’nde verdiği bir konserden önce gazetede çıkan yazıdan da onun hocasının eserlerini tanıtmak için özel dikkat gösterdiğini anlayabiliyoruz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çarşamba akşamı Bela Bartok’un muvaffakiyetli bir talebesi Ankara Halkevi’nde bir konser verecek. Ankara Halkevi Ar Şubesi müzik kolu garb musikisinin değerli elemanlarıyla yakından temas imkanını her zaman aramaktadır. Bu defa da, geçenlerde memleketimizi ziyaret eden musiki üstadı Bela Bartok’un yetiştirdiği ve bir çok garb şehirlerinin zevkle muvaffakiyetli konserlerini dinlediği Roszi Szabo’yu Ankara halkına dinletmek imkanı bulmuştur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İSTANBUL VE ANKARA KONSERLERİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3I-TKZI8I/AAAAAAAAAs8/1JhnYlOz-c8/s1600/19430403RozsiSaboLikoAmarF.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3I-TKZI8I/AAAAAAAAAs8/1JhnYlOz-c8/s320/19430403RozsiSaboLikoAmarF.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Rozsi Venetianer, Bartok’un piyano eserlerinin Türkiye’deki ilk yorumcusuydu. Verdiği konserlerin programlarında daima Bach, Mozart, Chopin, Schumann, Brahms, Debussy, Ravel gibi klasiklerin yanında mutlaka Hasan Ferit Alnar ve Ulvi Cemal Erkin gibi genç Türk bestecileri ile Bartok ve Kodaly gibi Macar bestecilerin modern eserleri de olurdu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Matika’nın gönderdiği belgeler arasındaki bir gazete haberinden Szabo’ların nasıl evlendiklerini de öğreniyorduk. Venetianer’in evlilik haberi 1933’de günlük Macar gazetelerinden birinde şöyle yayınlanmış örneğin: &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Radyodaki konserleri dolayısı ile yakından tanıdığımız Piyanist Rozsi Venetianer, bir Macar mühendisle evlendi. Türk gazetelerinden kendisinin İstanbul’a ayak bastığını ve gelecek ay Türk Radyosunda bir konser vereceğini öğreneniyoruz."&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İstanbul Radyosu’ndaki konserle ilgili tarihsiz ve imzasız yazıda da şunlar yazıyor: &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Geçen hafta Salı akşamı Bayan Rozi Venetianer İstanbul Radyosunda çok dikkati çeken bir konser verdi. Programın ilk kısmındaki Bach ve Haydn’ın eserlerini sanatkâr –bilhassa Haydn’da- çok yüksek bir muvaffakiyet göstererek icra ettikten sonra sıra evvelce ilan edilmiş Béla Bartok’un eserlerine geldi. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu eserlerden Bay Mesud Cemil kısa fakat etraflı bir söylevle Béla Bartok’u ve şahsiyetini anlatarak bu günkü modern musiki dünyasının en dikkati çeken simalarından birisi olan Macar sanatkârının Türkiye’de ilk defa dinlendiğini, halbuki Bartok’un ruh ve duyuş tarafından bize hiç yabancı olamıyacağını, yeni Macar musikisini hem büyük folklor alimi, hem de büyük sanatkar olarak yaratan bu simayı hemen seveceğimizi söyledi. Bay Mesud Cemil’in sözlerinden sonra Bayan Venetianer, Bartok’un iki piyano eserini cidden büyük bir anlayış ve teknik yüksekliğiyle çaldı. Bayan Venetianer Bartok’un kıymetli bir talebesidir. Bu itibarla üstadın başka eserlerini de kendisinden dinlemeyi isteriz."&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Rozsi Venetianer İstanbul Radyosu konserinden sonra Casa d’Italia salonunda Stuttgart operası orkestra şefi Walter Odenheimer ile bir konser veriyor. Daha sonra Tokatlıyan Salonunda başka bir konserin haberi yer alıyor gazetelerde. Böylece daha sonra Madam Szabo olarak tanınacak olan Rozsi Venetianer’in Türkiye’deki piyanistlik kariyeri başlamış oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Yine tarihi belli olmayan bir gazete -ki bu gazete Köroğlu ya da Son Posta olabilir- kupüründe karı koca Szabo’larla röportaj yapan kişi Rozsi Venetianer’e soruyor: “Madam, nasıl piyanist olduğunuzu lütfen anlatır mısınız?” Rozsi de, &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Ben Macaristan’ın Zakanyi köyünde doğmuşum. Babam oranın doktoru idi ve gayet güzel şarkı söylerdi. Ablam da iyi piyano çalarmış. Piyanoya altı yaşında başladım."&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;diye anlatmaya başlıyor ve devam ediyor, &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"8 yaşında ilk kompozisyonları yapmışım ve bunu herkes beğenmiş. Tabii ben bu zamanları iyi hatırlamıyorum. Fakat 10 yaşında bir noel tatilini geçirmek için babamla Peşte’ye gelmiştik. Misafir olduğumuz otelde konservatuar piyano hocalarından Mösyo Sendi vardı. Benim kendi kompozisyonlarımdan ona bir iki parça çalmışım. O bunları fevkalade beğenmiş. 15 kânunusânide (Ocak) bir konser tertibetti. Orada en zor parçaları çaldım. Bu arada kendi eserlerimi de zorla çaldırdılar. Çılgınca alkışlandım. Ve işte o akşam, hayatta ilk günahımı işledim, gurur duydum. Bu konser bana on yaşında konservatuarın kapılarını açtı. Meşhur piyanist Béla Bartok beni himaye etti, yetiştim, turneler yaptım. Geçen sene evlendik buraya geldim."&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3Jd0HN5kI/AAAAAAAAAtE/KbI_1v01XWQ/s1600/1926-margit-varro-teacher.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TB3Jd0HN5kI/AAAAAAAAAtE/KbI_1v01XWQ/s320/1926-margit-varro-teacher.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Rozsi Venetianer Budapeşte Müzik Akademisi’nde Margit Varro ve Bela Bartok gibi hocalarla çalışarak daha öğrencilik yıllarında verdiği konserlerle adını müzik çevrelerinde duyurmuştu. 1933’de okulu birincilikle bitirdiğinde artık tanınmış bir piyanistti. Liszt, Brahms, Chopin ve Debussy gibi bestecilerin eserlerini büyük bir ustalıkla yorumlayan Venetianer, aynı zamanda hocası Bela Bartok’un ve Kodaly’in eserlerini de her konserinde çalarak yeni Macar müziğini tanıtmaya kararlı bir piyanist olduğunu göstermişti. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Nisan 1934 tarihli Les Annales de Turquie adlı İstanbul’da çıkan bir Fransızca gazetede Vera Gaziadi, yazdığı konser yazısını, &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Genellikle İstanbul’a gelen konser artistleri Chopin ve Liszt gibi bestecilerin kolay alkışlanacak eserlerini alırlar programlarına. Oysa 15 Nisan akşamı Casa d’Italia salonunda bir resital veren genç Macar piyanist Rozsi Venetianer konserine Bach’ın Chaconne’u ile başladı." cümlesiyle açıyor ve şu cümlelerle devam ediyordu,&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Madame Venezianer!... sade, çekingen, utangaç bir genç kız gibi. Uzun bukleli saçların çerçevelediği çocuksu bir yüz, hülyalı bakışlar... Ama piyanoya oturup, dinleyicinin susmasını beklerken kendine güveninin geldiğini, ilk notalarla birlikte tamamen değişik, güçlü, esnek, ama aynı zamanda narin bir karaktere büründüğünü gözlemledik." &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuNiCuaeCI/AAAAAAAAAsE/gtF22RpI27A/s1600/licoamar.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" qu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuNiCuaeCI/AAAAAAAAAsE/gtF22RpI27A/s320/licoamar.jpg" width="232" /&gt;&lt;/a&gt;Rozsi Venetianer Szabo, Türkiye’de yaşadığı on beş yıl boyunca İstanbul ve Ankara’da çok sayıda resital ve orkestra eşliğinde konser verdi. Macar asıllı kemancı Lico Amar ile Ankara Halkevi’nde, Ankara Devlet Konservatuarı Salonu’nda, Ankara Radyosu’nda, İstanbul’da L’Union Française, Tepebaşı’nda Casa d’Italia ve Galatasaray Lisesi salonlarında oda müziği dağarının başeserlerini, özellikle Beethoven’in bütün keman-piyano sonatlarının Türkiye’deki ilk çalınışlarını gerçekleştirdiler. 1948 yılı Nisan ayında Ankara'da düzenlenen Türk - İngiliz Müzik Festivali, Ankara Devlet Operasının fuayesinde verilen bir oda müziği kon-seri ile açılmıştı. Haber gazetelerde "Açılış konserinde&amp;nbsp;kemancı Lico Anıar ile piyanist Roji Sabo, Ingiliz bestecilerinden Benjamin Britten'in bir süitini ve Eugene Goosens'in sonatını çalmışlardır," diye duyurulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İstanbul’da çıkan 11 Eylül 1943 tarihli Fransızca bir gazeteden "Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Profesörlerinden Madam Roji Sabo’nun Tokatliyan Oteli büyük salonunda İstanbul’lu dostları ve müzikseverlerine tümüyle Mozart’ın eserlerinden oluşan bir resital verdiğini..." öğreniyoruz. Yazar, Mozart’ın müziğinin sanıldığından daha zor olduğunu, piyanistlerin resital programlarına onun müziğini koymaktan çekindiklerinden söz ederken, Madam Szabo’nun Mozart’ın müziğini ne kadar ustalıkla ve duyarlıkla yorumladığına dikkat çekiyordu. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuHFW-8g5I/AAAAAAAAAr0/3EfD5sbmLC8/s1600/idil-and-her-mother.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuHFW-8g5I/AAAAAAAAAr0/3EfD5sbmLC8/s320/idil-and-her-mother.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Hanımeli Sokak, 1945&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Görüldüğü gibi Madam Szabo, hem İstanbul hem de Ankara’da verdiği konserlerle kariyerini Türkiye’de de devam ettiriyordu. Bu arada ders vermeyi de ihmal etmeyen Madam Szabo, İdil Biret’in ilk piyano öğretmeniydi aynı zamanda. Hanımeli sokaktaki evde ve bahçesinde Matika, İdil ve İdil’in annesi Leman Hanımla birlikte çekilmiş fotoğrafları var.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;(devamı var....)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6088229237391979210?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6088229237391979210/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/bela-bartokun-ogrencisi-macar-piyanist.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6088229237391979210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6088229237391979210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/bela-bartokun-ogrencisi-macar-piyanist.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TBuG0gtuvAI/AAAAAAAAArk/HUlpyKY7OEo/s72-c/roji01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-9119528197006973450</id><published>2010-06-11T01:54:00.000-07:00</published><updated>2010-06-11T02:08:02.515-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Kültür Endüstrisi ve Türkiye&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Filiz Ali&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Theodor W. Adorno 1940’larda ne demiş? &lt;br /&gt;“Kültür endüstrisi, yapay gereksinimler yaratır. Kapitalist sistem tarafından yaratılan bu yapay gereksinimler, yine kapitalist sistem tarafından doyurulur. İnsanların gerçek gereksinimleri olan özgürlük, kendini ifade gücü ve yaratıcılığı, gerçek yaratıcı mutluluk; yerini yapay mutluluklar ve güdümlü bir yaşam tarzına bırakır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yirmi yıl içinde geç de olsa Türkiye, bütün Batı dünyasını kapsayan kültür endüstrisinin bütün koşullarına ayak uydurmayı becermiş durumda. Hatta, daha da ileri giderek ülkemize özgü bir doğu/batı/post-modern oryantalizm senteziyle küresel kültür endüstrisine ve kültür emperyalismine hizmet etmekte. &lt;br /&gt;Sanat üretimi kültür endüstrisinin küresel koşullarına ayak uydurmak zorunda. Sanatçı bu koşullara ayak uydurursa başarılı olur, eğer başına buyruk, güdümsüz yaratıcılığı ve yorumculuğu seçerse bir köşede çürür. Yazılı, sözlü ve görsel basın ciddi ve bilimsel sanat eleştirisi yerine, pseudo sanatın ve sanatçının reklamını, tanıtımını ve şişirmesini üstlenir; bu tür sanat ve sanatçının pazarlamasını yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;BERAL MADRA NE DİYOR?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Beral Madra, Radikal gazetesinin 10 Haziran 2010 sayısındaki “Kültürel Değerle Başa Çıkamıyoruz” başlıklı yazısında İstanbul’un kültürel değerlerinin nasıl çarçur edildiğine değiniyor ve yazısını “Kültürün neo-liberal ekonomideki yatırım değerini keşfettik ama hem mimari açıdan hem de kurumsallık ve işletme açısından bu yatırımın doğasına uygun bir yenileme/değişim/işletme yapmaya aklımız yetmiyor ve yatmıyor!” sözleriyle bitiriyor. &lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;TÜRKİYE'DE LİBERAL EKONOMİ SANATI BESLEYEBİLİR Mİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Aklımızın yetmediği bir başka konu da müzik. Berlin duvarı yıkılana kadar Türkiye’nin evrensel anlamdaki müzik kurumları zar zor da olsa devletçi zihniyetle yönetiliyor, yürütülüyor ve destekleniyordu. Serbest piyasa ekonomisine geçildiğinde, sanatsal ve kültürel altyapısı olmayan iş dünyasının müziğe yatırım yapması beklendi. Hatta Özal döneminin dâhi politikacılarından bazıları Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi ile Senfoni Orkestralarının kapatılıp özel sektör tarafından desteklenerek yaşatılması gibi gerçekleşmesi zinhar imkânsız önerileri ile toplumu bir süre meşgul ettiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;ÖZEL ORKESTRALAR VERSUS DEVLET!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Bazı banka ve kuruluşlar bu parlak fikirlerden feyz alarak hemen birer orkestra kurdular. İstihdam ettikleri orkestra üyelerinin nerede yetiştiği hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilmiş gibi davrandılar. Sanki bu sanatçılar gökten zembille dünyaya inmiş ve ellerine verilen çalgıları hemen ustalıkla çalmaya başlamışlardı. Yani iş dünyasının aklından müziğin altyapısına katkıda bulunmak henüz geçmiyordu. Ayda bir verilen konserlerle bir orkestranın, gerçek anlamda orkestra olamayacağının da bilincinde olmadıklarından, hiç yatırım yapmadan prestij kazanmanın sarhoşluğu içinde uçmaya başladılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;AKM'YE NE OLDU?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Ancak, özel sektör opera ve bale kurmanın o kadar kolay olmadığını farkedince işler değişti. Ama devlet açısından işin kolayı vardı. AKM, yenilenecek gerekçesiyle kapatılır, Devlet Opera ve Balesi Kadıköy Belediyesi’nin kendi olanakları ile restore ettiği Süreyya Operası binasına yollanır, orada az masraflı prodüksiyonlarla Almanya’nın her ufak kentinde görülen cinsten bir taşra Opera/Bale kumpanyasına dönüştürülürdü. &lt;br /&gt;Devlet Senfoni Orkestrası, Üsküdar’daki Tekel binasına gönderilir, sonra da kentin Anadolu yakasındaki yetersiz sözde kültür merkezlerinde itiş kakış ortamlarda müzik yapmaları beklenir. 1940’larda Cemal Reşit Rey yönetiminde İstanbul Belediyesi Şehir Orkestrası olarak konserler vermeye başlayan ve 1970’lerden sonra Devlet’e devredilen bu orkestranın elli yıldır her Cuma ve Cumartesi kentin merkezindeki binasında verdiği senfonik konserler geleneği de böylece yıkılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Macaristan’ın 160 bin nüfuslu Pécs kenti 2010 Avrupa Kültür Başkentleri’nden biri. Operası da, balesi de, orkestraları da, tiyatroları da 2010 yılı için görkemli programları ile arı gibi faaliyette. Öte yandan, nüfusu en iyimser tahminle 15 milyon olan 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un Devlet Opera ve Balesi’ni, Devlet Senfoni Orkestrası’nı, Devlet Tiyatroları’nı barındırabileceği kentin merkezinde bir tek görkemli binası bile olmaması en hafifinden utanç verici bir durum. Üstelik bu durumdan liberal ekonomiyi yönetenlerin rahatsız olduklarına dair bir emare de yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;NE OLACAK BU MÜZİKBİLİMCİLERİN HALİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Bu ve buna benzer meseleleri, mesele edip yazı yazmaya kalktığınızda da iş ve politika dünyası ile içiçe olan basın dünyamızın “aman zülfiyare dokunmayalım, nemize lâzım!!!” hissiyatı ile sizi dizginlemeye çalıştığına tanık olabiliyorsunuz piyasa ekonomisine geçtiğimizden beri. Sonra günlerden bir gün hangi dağda kurt öldüyse Radikal gazetesinde bir yazı çıkıyor. “Müzik Bilimcilerin Üretimsizliği”. Yazan: Serhan Bali. Yazıda bana da laf atılmış. Deniyor ki: “Müzikbilimci Filiz Ali bir zamanlar en fazla yazanlardandı, şimdi ise yazı bağlamında en verimli olabileceği yıllarda düzensiz köşe yazılarıyla yetiniyor.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Sedat Ergin Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılıp, gazetenin kültür sayfası “concept” değiştirdiğinden beri arada bir değil, hiç yazmıyorum. Serhan Bali iyi ki de böyle bir tartışmayı açıyor. Böylece bu konuları açıkça konuşmaya başlayabiliriz belki. Ayrıca Bali, hızını alamayıp internetteki bir iletişim grubunda biraz daha yükleniyor müzikbilimcilere. Diyor ki: “Prof’larımıza sesleniyorum! (acaba beni mi kastediyor?) türlü sebeplerden içinizdeki heyecan ölmüş olabilir, ama hiç olmazsa yolun başındaki öğrencilerinizi yayın üretmek ve bilgilerini geniş kitlelerle paylaşmak konusunda özendiriniz, onların potansiyelini değerlendiriniz, onları bu alandaki yayınlara yönlendiriniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başüstüne Sayın Serhan Bali. Ne var ki tahmin yürüttüğünüz gibi içimdeki heyecan ölmüş değil, sadece yoğun bir tiksinti duygusu ile yazılı, sözlü ve görsel medyayı takibetmekteyim, ve bu panayırın parçası olmayı reddediyorum. 1962 yılından bu yana yazıyorum. Sizin dünyaya gelmenizden on yıl önce bu işe başlamışım demek ki. Gazete ve dergilerde çıkan binlerce yazımın sadece ufak bir kısmını iki kitapta toplamışım, üç tane besteci/yorumcu biyografisi yazmışım, kitap çalışmalarım devam ediyor, yüzlerce öğrenci yetiştirmişim, hâlâ da yetiştirmeye devam ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikoloji öğrencilerimin bir kısmı akademik hayatta yükseldiler, doktoralarını yapanlar ve yapmakta olanlar var, kimisi doçent oldu, uluslararası toplantılarda seslerini duyurmaktalar, yayınları var. Şimdi onlar da öğrenci yetiştiriyorlar. Yani kimse yayın üretmeden koltuklarında oturmuyor. Akademik çalışmalar, gündelik gazete ve dergilere tanıtım yazıları yazmak kadar kolay olmadığından, ayrıca bir akademisyenin araştırma çalışmaları kimi zaman yıllar süreceğinden müzikologların üretiminin sizi tatmin etmemesini anlıyorum. Ama dert etmeyin, “âyinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!”.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-9119528197006973450?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/9119528197006973450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/kultur-endustrisi-ve-turkiye-filiz-ali.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9119528197006973450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9119528197006973450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/06/kultur-endustrisi-ve-turkiye-filiz-ali.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6335252107359676032</id><published>2010-05-30T10:09:00.000-07:00</published><updated>2010-05-30T10:14:40.756-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;KRZYSZTOF PENDERECKİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1987 yılında o zamanki adıyla Uluslararası İstanbul Festivali’ne gelen Polonyalı besteci Krzysztof Penderecki ile Cumhuriyet gazetesi için bir söyleşi yapmıştım. Söyleşi 26 Haziran 1987 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanmıştı. Yazı bugün de güncelliğini koruyor.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAKcoVU8pEI/AAAAAAAAArc/pfdwnEDEJeY/s1600/krzysztof+penderecki%2Bfiliz+ali.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAKcoVU8pEI/AAAAAAAAArc/pfdwnEDEJeY/s320/krzysztof+penderecki%2Bfiliz+ali.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;Ağustos 1987 Hilton Oteli&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Çağımızın en önemli bestecilerinden Krzysztof Penderecki, Krakow Filarmoni Orkestrası ve Korosu’yla ayağımıza kadar geldi. Her ne kadar Uluslararası İstanbul Festivali yöneticileri ile çağdaş müzikle epey tanışıklığı olan kulunuz bu olayın önemini çeşitli vesilelerle ve her dakika adeta kurulmuş gibi İstanbullu müzikseverlere inandırmaya çalıştıksa da, biletler bir türlü satılmıyordu. Kendi kızım bile mırın kırın etmekteydi. Ama mucizeler ülkesi Türkiye’de üzerine gidildi mi yapılmayacak iş yok. Allem edildi, kallem edildi, çeşitli yöntemlerle konser akşamı Spor ve Sergi Sarayı’nın dörtte üçü doldurulmuştu. Gelen dinleyicinin bir bölümü belki de ne dinleyeceğinin ayırdında değildi başlangıçta, ancak Penderecki’nin Requiem’i bittiğinde koca salon alkışlar ve bravo sesleriyle inlemektedi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Penderecki ile iki gün üstüste epey ayrıntılı ve eğlenceli geçen konuşmalarımızda Requiem’den çağdaş müziğin bugünkü gelişmelerine, Polonya’nın içinde blunduğu durumdan Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma, müzik dünyasının kulis dedikodularından, Polonezköy’ün kaderine kadar akla gelebilecek her konuda, her taşı kaldırarak sohbet ettik. Penderecki, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi çok iyi konuşuyor. Rahat, kasıntısız, her konuya ince bir espri ile yaklaşan, cin gibi zeki, “ben büyük besteciyim” havalarına hiç girmeyen bir insan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beş bin nüfuslu Debica kasabasında büyüdüm. Babam avukat, dedemse banka memuruydu. Müzikle pek alışverişleri yoktu. Kasabada o zamanlar (besteci 1933’de doğduğuna göre 1930’lardan, 40’lardan söz ediyor) bir orkestra, üç de bando vardı, ama beni en çok kilisedeki müzik etkilemiştir çocukluğumda. Babamın müşterilerinden biri bana bir keman armağan etmeseydi belki müzisyen filan olmayacaktım. Keman gelince ders almaya başladım. Bestecilik merakım da kemanla birlikte gelişti. Bach çalıyorsam Bach gibi, Mozart çalıyorsam Mozart gibi besteler yapardım. Sonra Krakow’a üniversiteye gittim. Felsefe, edebiyat ve mimariye merakım vardı. keman ve teori dersleri almaya Krakow’da da devam ettim. Baktım ki özel dersler yeterli değil, üniversiteyi bırakıp konservatuara girdim. iki yıl konservatuarda, dört yıl da müzik akademisinde okudum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Siz müzikte yeni bir dil yaratan 20. yüzyıl bestecilerindensiniz, yeni dil arayışlarına nasıl girdiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında biz Polonya’da 1956’ya kadar dünyaya kapalı yaşadık. Dünyada ne olup bitiyor haberimiz bile yoktu. Kilise müziği de yasaktı. Kendi diliizi kendimiz yaratmamız bu bakımdan bir zorunluluktu. Ben ilk kez batıya gitme iznini 1959’da aldım. Bir yarışma kazandım ve cebimde 150 dolarla İtalya’ya gittim, iki ay dolaştım İtalya’yı. Hâlâ müzikten çok mimariyle ilgilenmekteydim. Schönberg, Berg ve Webern’in Viyana Okulu, on-iki ton sistemi ve atonaliteden haberim yoktu. Yani bir bakıma dünyadan haberim olmadan besteciliğe başlamanın yararı da oldu denebilir. Hiçbir yeni akımın etkisinde kalmadan, kendi kişiliğimin özgünlüğünü korudum ve bu sayede yeni bir dil bulabildim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Darmstadt ekolü, dolayısıyla Stockhausen ve Boulez’le tanışmanızdan sonra besteciliğinizde herhangi bir değişme oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Besteciler, 1960’lı yıllarda Darmstadt’a Mekke’ye Hacca gider gibi giderlerdi. Ben de aynı duygularla gittim Darmstadt’a. Aa, bir de baktım ki olay hiç de öyle büyütüldüğü gibi değil. Bence müzik sadece yetenekliler tarafından yapılmalı. Boulez, Stockhausen gibi besteciler, müziğin özüne değil yapısına önem veriyorlar. Müzik matematik değildir. Matematikle ilişkisi vardır ama müzikte ses, doku ve biçim önemlidir. Tabii insan gençken her şeyi inkâr etmeye pek meraklıdır. Ben de 1960’lı yıllarda geçmişi inkâr etmiştim. Geçmişler bağlarımı koparmış gibiydim. Şimdi ise geçmiş çok önemli benim için. Eski formları kullanıyorum. Tonaliteye geri döndüğümü söyleyenler ve beni kınayanlar var. Tonalite, devamlı tansiyon demektir. Çözülme ve rahatlama gereklidir müzikte. Tonaliteye değil, sese döndüm diyelim. Yani tek sesle (unison) başlayıp, o sese üçlüsünü, beşlisini, yedilisini, onlusunu, onyedilisini, vb. eklemek, ses örgüsünü dokumak, sesin olanaklarını araştırmak tonaliteye dönmekse, evet döndüm. Şimdi ‘diletant’lar çağında yaşıyoruz. Bestecilerin çoğu da ‘diletant’, yani sadece hevesli. Klasik eğitime önem verilmediğinden, armoni ve kontrpuan eskisi gibi ciddi çalışılmadığındani her hevesli kendini besteci zannediyor. Kötü besteciler ve onların kötü eserleri yüzünden çağdaş müzik sevilmiyor. Kötü bestecilerin iyi ilişkileri, yani ‘connection’ları olabiliyor tabii. İlişkilerle yürüyor kötü bestecilerin kötü kariyerleri.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Eskiden de ilişkiler önemli değimiydi bir besteci için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi ilişkiler daima önemli olmuştur müzikte. Ancak besteci yetenekli ve usta olmak zorundaydı eskiden. Bach, her Pazar günü ayin için bir Kantat yazmak durumundaydı, ustalık ister her hafta bir Kantat yazmak. Şimdi ise öyle bir zorunluluğu yok bestecinin. Herkes bir tek şeyin uzmanı. Kimi başparmak uzmanı örneğin, öteki parmaklardan anlamam diyor. Eskiden besteci her çalgıyı çalmak zorundaydı. Şimdi hiçbir çalgı çalmayan besteciler çoğunlukta. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Gelelim Requiem’e. Requiem’in öyküsünü anlatır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Requiem, ölüler için duadır biliyorsunuz. 1970’de Gdansk’ta olaylar çıkmış ve işçiler ölmüştü. 1980’de Dayanışma Sendikası, ölen işçilerin anısına bir anıt yaptırdı Gdansk’ta. Lech Walesa bu anıtın açılış töreninde çalınmak üzere benden müzik yazmamı istedi. Lacrymosa böyle bestelendi. Requiem, Lacrymosa’dan doğdu diyebilirim. Eski formları ve yazı tekniklerini kendime göre yorumlayarak uyguladım Requiem’de. Eski bir Polonya halk şarkısını da Cantus Firmus olarak kullandım.”&lt;br /&gt;Penderecki, müzisyenliği, hele besteciliği seçmenin günümüzde büyük özveri istediğini anlatırken de şöyle diyordu:&lt;br /&gt;“Polonya’da bir klarinetle bir otomobil aynı fiyata satılıyor. İkisi arasında seçim yapmak durumunda olan genç, yüzde doksan arabayı tercih ediyor tabii. Artık kasaba bandoları, şehir bandoları da yok.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6335252107359676032?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6335252107359676032/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/krzysztof-penderecki-filiz-ali-1987.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6335252107359676032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6335252107359676032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/krzysztof-penderecki-filiz-ali-1987.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAKcoVU8pEI/AAAAAAAAArc/pfdwnEDEJeY/s72-c/krzysztof+penderecki%2Bfiliz+ali.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-1163122318485188396</id><published>2010-05-29T13:24:00.000-07:00</published><updated>2010-05-29T13:33:42.551-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAF5JVuGlxI/AAAAAAAAArE/yQS5KLChvUU/s1600/sevda-and.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAF5JVuGlxI/AAAAAAAAArE/yQS5KLChvUU/s200/sevda-and.jpg" width="150" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;SEVDA-CENAP AND MÜZİK VAKFI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Sevda ve Cenap And’ın Kavaklıdere’deki evleri 1950’li yılların Ankara’sında çöl ortasında bir vaha idi. Çorak Ankara’nın cılız akasya ağaçları bir türlü büyüyüp caddeleri gölgeleyemezken And’ların bahçesi yemyeşil ağaçları, rengârenk çiçekleri, rüstik mimarisiyle bir İsviçre kır evini andırırdı. Evin sahipleri de sıra dışı insanlardı. Hiç seslerini yükseltmeden konuşan, büyük-küçük, önemli-önemsiz insan ayırımı yapmadan her bireye eşit derecede nazik ve ince davranan eşi menendi görülmemiş insanlardı And’lar. Sevda Hanım, Cumhuriyetin ilk milletvekillerinden Tunalı Hilmi Bey’in kızıydı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAF5NchK1xI/AAAAAAAAArM/sR_Lqu5-ChA/s1600/cenap-and.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAF5NchK1xI/AAAAAAAAArM/sR_Lqu5-ChA/s200/cenap-and.jpg" width="150" /&gt;&lt;/a&gt;Tunalı Hilmi Bey, 1923 yılında meclisten kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasını isteyen ve tepki almasına rağmen meclis kürsüsünden Hanım Paşa görmek istediğini bildiren kişidir. Böyle bir babanın kızıydı Sevda Hanım. Annesinin İsviçreli olduğunu yıllar sonra öğrendim. Cenap Bey ile İsviçre’de tanışmış ve 1928 yılında evlenmişler. Cenap Bey ise genç Cumhuriyet’in yurt dışında inşaat mühendisliği, ticaret ve iktisat eğitimi gören ilk işadamlarından biriydi. 1929 yılında Sevda Hanımla birlikte Kavaklıdere yamaçlarında satın aldıkları bağlar üzerinde ilk Türk özel şarap üretim tesisini kurdu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;1940’lı yıllarda And’lar müzik sevgilerini aktif bir çabaya dönüştürerek Adnan Saygun’un öncülüğünde kurulan ve ilk üyeleri arasında felsefe profesörü Nurettin Şâzi Kösemihal, piyanist Mithat Fenmen, sanat tarihçisi-yazar- çevirmen Sabahattin Eyüboğlu, eğitimci Halil Vedat Fıratlı ve kemancı Licco Amar’ın da bulunduğu Ses ve Tel Birliği’ne katıldılar. Birliğin en büyük destekçisi oldular ve en önemlisi evlerini bir müzik mabedi gibi müzisyenlere açtılar.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;1950’li yılların en unutulmaz konserlerini bu evde dinlemiş, dünyaca ünlü solist ve orkestra şefleriyle bu evde tanışmış, sohbetler etmiş, Ankara’nın kalburüstü sosyetesi, devlet erkânı ve diplomatlarla birlikte ilk kez Kavaklıdere şaraplarını bu evde tatmıştım. Ankara Devlet Konservatuar’ından mezun olacağım yıl, Sevda Hanım, mezuniyet sınavına iyi bir konser piyanosunda hazırlanmam gerektiğine karar vererek, her gün öğlene kadar salonunu bana tahsis etmişti. İki saat çalıştıktan sonra dinlenme molası vermeme ve bu molada portakal suyu, süt ve büsküi ile beslenmem gerektiğine yine Sevda Hanım karar vermişti. Ne yazık ki Sevda Hanım mezun olduğumu göremeden trajik bir trafik kazasına kurban gitti. Evinin önünden karşıya geçmek isterken ona çarpan bir otomobilin kurbanı oldu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Eşinin ölümü Cenap Bey’i çok sarsmıştı. Artık müzik tek yaşam nedeniydi. Ölen eşinin adını yaşatmak ve ülkemizde evrensel çok sesli müziğin yaygınlaşması, benimsenmesi ve geliştirilmesi amacıyla 1965 yılında Sevda-Cenap And Müzik Tesisi’ni kurdu. Sevda Hanım’ın ölümünden on yıl sonra eski Milli Eğitim bakanlarından Avni Başman’ın kızı Cevza Başman’la evlenen Cenap Bey, yeni eşiyle müzik sevgisini paylaşabilme mutluluğuna erişmişti. 1973 yılında varlıklarının büyük bir kısmıyla Sevda-Cenap And Müzik Tesisi’ni vakfa dönüştürdüler. Cenap And 1982 yılında ölünce müzik misyonunu devam ettirmek Cevza Hanım’a düştü. Cevza Hanım, gerçekten de eşinin ideallerini geliştirerek Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ni düzenlemeye başladı. Vakfa uluslararası bir nitelik kazandıran Cevza And, vakfın 15. yıl kutlama töreninin düzenlendiği gün olan 6 Aralık 1988’de yaşama veda etti.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Cevza And’ın ölümünden sonra Kavaklıdere Şarapları Anonim Şirketi’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Sevda-Cenap And Vakfı başkanlığı görevini Cevza Hanım’ın kardeşi Mehmet Başman yürütmeye başladı. Vakfın müzik etkinlikleri her geçen yıl daha da yaygınlaşarak devam ediyordu. 1989 yılından başlayarak vakıf, müziğe olağanüstü katkıları olan bir kişiye her yıl Vakıf Onur Ödülü vermeyi kararlaştırdı. İlk altın onur ödülü madalyası 1989 yılında sanat tarihçisi ve müzikbilimci Cevat Memduh Altar’a verildi. 1990’da ödülü ünlü besteci Ahmet Adnan Saygun, 1991’de rahmetli besteci Ulvi Cemal Erkin, 1992’de yine Türk Beşler’inden Necil Kâzım Akses, 1993’de besteci ve eğitimci İlhan Usmanbaş ve 1994’de dünyaca ünlü opera sanatçımız soprano Leyla Gencer aldılar. 1995 ile 2009 arasında Türk Beşleri, Cemal Reşit Rey ve Hasan Ferit Alnar’ın aldıkları ödüllerle tamamlandı. Türkiye’nin ilk konser piyanisti Ferhunde Erkin’e ödül 1999 yılında verildi. İdil Biret’le Suna Kan 1996’da, Ayla Erduran 2006’da, Gülsin Onay 2007 yıllarında ödüllendirildiler. Genç yaşta kaybettiğimiz besteci Ferit Tüzün 2000, orkestra şefi Hikmet Şimşek 2002, bas Ayhan Baran 2004, kardeşi besteci İlhan Baran 2009 ve besteci Nevit Kodallı 1997 yıllarında bu ödüle değer görüldüler. Ödülün 2005 yılında İhsan Doğramacı’ya verilmesi kimileri tarafından eleştirildi. Ancak eğitimciliği tercih edip kendi kariyerini arka plana atan piyanist Kamuran Gündemir’e 2001’de ve uzun yaşamı boyunca büyük bir özveri ile müzik öğretmenleri yetiştiren besteci Faik Canselen’e 2003 yılında ödül verilmesi kadir şinaslık göstergesi olarak herkes tarafından onaylandı. Böylece uluslararası müzik dalında ödül geleneğini başlatan ilk kurum Sevda-Cenap And Vakfı oldu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu yazının bir bölümünü 1995 yılında Esquire dergisinde yayınlamıştım. Yazının son paragrafı şöyleydi: “Öte yandan Sevda-Cenap And Vakfı ile Kavaklıdere Şarapları arasındaki ilişki Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk sanat ve iş dünyası ilişkisi olarak çok öenmlidir. Kavaklıdere Şarapları Anonim Şirketi’nden çok daha büyük şirketlerin sanata, özellikle müziğe neredeyse hiç katkıları olmadığı gerçeğinden yola çıkacak olursak belki de her geçen yıl artan etkinlikleriyle kamuoyunun dikkatini çeken bu vakfın iş dünyasının devlerine de örnek olacağını umut edebiliriz.”&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bugün 1995’teki temennimin bir ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görerek mutlu oluyorum. Örneğin, Borusan Holding gibi bir büyük şirket müziğe yaptığı yatırımlar ile prestij sahibi olabiliyor. Benim de sözünü ettiğim örnek işte böyle bir örnekti. Tabii ki tek bir örnek yeterli değil. Devlet’in üç yıldır el sürmediği AKM binasının akıbeti hakkında bugüne kadar iş dünyasından bir ses çıkmamış olması, bir baskı grubu oluşturulmamış olması henüz iş dünyasının sanata, kültüre ve özellikle müziğe olmazsa olmaz mantığı ile bakamadığının bir göstergesi. İşte bu yüzden altmış yıl öncesi Ankara’da Kavaklıdere’de atılan temelin ne kadar değerli olduğunu tüm müzikseverlerin bilmesinde yarar var.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-1163122318485188396?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/1163122318485188396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/sevda-cenap-and-muzik-vakfi-filiz-ali.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1163122318485188396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/1163122318485188396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/sevda-cenap-and-muzik-vakfi-filiz-ali.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TAF5JVuGlxI/AAAAAAAAArE/yQS5KLChvUU/s72-c/sevda-and.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6267375257728269406</id><published>2010-05-19T14:06:00.000-07:00</published><updated>2010-05-21T13:52:54.922-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;Cemal Reşit Rey&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S_byAKh6LiI/AAAAAAAAAqk/N40Eo85sCxU/s1600/2+cemal+resit+rey.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S_byAKh6LiI/AAAAAAAAAqk/N40Eo85sCxU/s320/2+cemal+resit+rey.jpg" width="211" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;3 Ekim 1990 Cumhuriyet&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Beş yıl önce 7 Ekim 1985 gecesi aramızdan ayrılan Cemal Reşit Rey, çoksesli müzik tarihimizin öncülerinden biri, hele hele İstanbul müzik yaşamının yaratıcısı, itici gücü, beyni ve dinamosuydu.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Cemal Reşit Rey 19 yaşında (1923) İstanbul Belediye başkanı Halit Ziya Uşaklıgil’in çağrısı üzerine Paris’ten İstanbul’a dönerek yeni kurulan İstanbul Belediye Konservatuarı’nda piyano ve kompozisyon dersleri vermeye başladı. 1938’de ünlü piyanist Alfred Cortot’ya eşlik edebilmek amacıyla konservatuar öğretmen ve öğrencilerinden oluşan bir orkestra kurdu ve böylece bugünkü İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın ilk tohumları atılmış oldu. 1941’de İstanbul Belediye Konservatuarı Yaylı Çalgılar Orkestrası’nı kuran Cemal Reşit Rey, 1944’de bu orkestra ile “Konservatuar Konserleri” adı altında düzenli konserler vermeye başladı. 1945’te İstanbul Şehir Orkestrası’nı, 1946’da İstanbul Filarmoni Derneği’ni kurdu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Sözün kısası Cemal Reşit Rey 44 yaşına geldiğinde Scénes Turques, Bebek Senfonik Şiiri, 1. Piyano Konçertosu, Enstantaneler, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz Caz, 1. Senfoni, Onuncu Yıl Marşı, Yedek Subay Marşı gibi besteleriyle hem klasik hem popüler hem de “milli” bir besteci olduğunu kanıtlamış, yetiştirdiği öğrencilerle pedagoji yeteneğini, orkestra ve filarmoni derneği kurarak girişkenliğini, orkestra şefi ve piyanist olarak da bilfiil müzisyenliğini kanıtlamıştı. Bütün bu saydıklarımız da yetmezmiş gibi 1938-40 yılları arasında Ankara Radyosu Batı Müziği Yayınları Şefliği, 1948-50 yılları arasında da İstanbul Radyosu Müzik Yayınları Şefliği yapan Cemal Reşit Rey’in gençlik ve orta yaşlılık yılları çok parlak geçmişti. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Cemal Bey’in ailesi köklü bir Osmanlı ailesiydi. Babası ve annesini, ailesinin öteki fertlerini anılarında şu sözlerle anlatıyordu Cemal Reşit: “Kudüs’te doğduğum sıralarda (15 Ekim1904) pederim o bölgenin mutasarrıfı idi. Mülkiye Mektebi mezunu olan pederim 14 sene Sultan Hamid’in mabeyn kâtipliğini yapmıştı. Validemin babası Sadrazam Ethem Paşa’nın üçüncü oğlu Mustafa Bey’dir. Ethem Paşa’nın dört oğlu olmuştur. Bunlardan ikisi güzel sanatlarla yakından ilgiliydi. Büyük oğlu meşhur ressam Hamdi Bey’dir (Müzeci Osman Hamdi Bey). Edebiyat-ı Cedide şairlerinden olan pederim Ahmet Reşit’in (H. Nâzım müstear adını kullanırdı) dört çocuğu olmuştur. Bunların hepsi de güzel sanatlara yakından bağlıdır. Validem bizzat çocukluğundan beri gayet güzel piyano çalarmış. Çocukluğunda İstanbul’da Liszt’in bir talebesi olan piyanist Devlet Efendi ile çalıştığını bilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemal Reşit Rey, 1968 yılında geçirdiği kalp krizine kadar besteci, orkestra şefi, piyanist, öğretmen ve İstanbul müzik yaşamının itici gücü olarak çok faaldi. 1947 ile 1968 yılları arasında Atina, Napoli, Roma, Paris, Belgrad, Üsküp, Zagreb, Ljubliana, Madrid, Tel Aviv, Sofya, Bükreş, Varna, Filibe, Floransa, Yaş, Braşov, Viyana, Varşova, Linz gibi sayısız kette eserleri çalındı, orkestralar yönetti ve solist olarak konserler verdi.&lt;br /&gt;Sözün kısası yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da tanınan, değeri tartışılmaz üstünlükte bir müzik insanı, bir büyük kişilikti Cemal Reşit Rey. Ancak her ne hikmetse kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı 1981 yılında, yani 77 yaşına geldiğinde layık görüldü. &lt;br /&gt;Ölümünden dört yıl sonra adı İstanbul Belediyesi tarafından inşa ettirilen konser salonuna verilerek Türkiye’nin bu en İstanbullu bestecisine, İstanbul Belediyesi’ne 1923 yılından başlayarak uzun yıllar hizmet etmiş olan bu müzik gönüllüsüne layık olduğu ilgi yine İstanbul Belediyesi tarafından gösterilmiş oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6267375257728269406?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6267375257728269406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/cemal-resit-reyin-olumunun-5.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6267375257728269406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6267375257728269406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/cemal-resit-reyin-olumunun-5.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S_byAKh6LiI/AAAAAAAAAqk/N40Eo85sCxU/s72-c/2+cemal+resit+rey.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-4672652337938443391</id><published>2010-05-04T07:05:00.000-07:00</published><updated>2010-05-04T07:16:04.945-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;OPERA DÜNYASININ SON DİVASI LEYLA GENCER DE ÖLÜMLÜYMÜŞ MEĞER…&lt;br /&gt;1928-2008&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanların öleceği hiç aklınıza gelmez. Ne kadar “kendimi iyi hissetmiyorum, hakikaten hiç iyi değilim” de deseler siz hastalığı ya da ölümü yakıştırmazsınız onlara. Zaten en sağlıksız, en halsiz anlarında bile “hadi sahneye çıkıyorsun” dendiğinde birden canlandıklarına, büyük bir titizlikle sahne için hazırlandıklarına, sonunda sahneye adım atar atmaz etraflarına parlak bir enerji halesi yaydıklarına kaç kez tanık olmuşsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S-Aq2DNr_xI/AAAAAAAAAng/jLX18wMMsws/s1600/leyla%26ibrahim+gencer,+1988+milano.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S-Aq2DNr_xI/AAAAAAAAAng/jLX18wMMsws/s640/leyla%26ibrahim+gencer,+1988+milano.jpg" tt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;İbrahim ve Leyla Gencer'in bu fotoğrafını Kasım 1988 de Milano'daki evlerinde çekmiştim. Leyla Hanım'ın arkasındaki duvarda onun ölümsüzleştirdiği rollerden biri olan Marie Stuart'ın bir tablosu görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Leyla Gencer’i bundan yaklaşık 50 küsur yıl önce ilk kez tanıdığımda Ankara Devlet Konservatuarı’nda öğrenciydim. Sınıf arkadaşım piyanist Alp Ulusoy, Leyla Hanımın akrabasıydı. Birlikte Atatürk Bulvarı’ndaki çatı katına çaya gitmiştik. Leyla’nım o zamanın Ankara Operası sanatçılarından hiçbirinin hayatına benzemeyen bir hayat tarzı sürdürüyordu kocası İbrahim Bey’le. İstanbul’dan Ankara operasına gelip, kısa bir süre sonra başroller oynamaya başlaması opera kulislerinde kıskançlık krizlerine ve bol dedikodulara malzeme olmaktaydı. Güzelliği, görgüsü, dil bilmesi, kendini daha o zamanlar bir kraliçe gibi taşıması ve her şeyden önemlisi sahne üzerindeki başarısı onu zamanın opera sanatçılarından ayırıyor, farklı kılıyordu. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Zaten Leyla Gencer’in Ankara Operası macerası 1950-55 arası sadece birkaç yıldır. O, opera sanatının 2. dünya savaşı sonrası yaşanan büyük patlama döneminde, Maria Callas, Renata Tebaldi gibi yıldızların yaratıldığı pırıltılı ortamda İtalya’ya gitmiş ve müthiş bir rekabet dünyasında kendini kabul ettirmişti. Gencer’in opera kariyerine tarafsız bir gözle baktığımızda cesaretine, sebatkârlığına, çalışkanlığına, gururlu duruşuna bir kez daha hayranlık duyarız. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Gencer, opera dağarının yeni ve keşfedilmemiş alanlarına girme riskini göze almasıyla da dikkat çeker. Ses tekniğine birinci derecede önem verir. Sesini bir enstrüman gibi çalıştırdığını, teknik sağlam olmadan doğru ifadeye varılamayacağını her fırsatta tekrar eder. Onun için “sesim yorulur, kısılır, aman tam ses söylemeyeyim” gibi kısıtlamalar geçerli değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahne büyüsüne sahip olarak dünyaya gelmiş ender fanilerden biridir Leyla Gencer. Sahnede göründüğü anda seyirciyi avucunun içine alabilen, hem sesini kullanışı, hem kusursuz yorumu hem de yarattığı kişi ile özdeşleşmesi onu aynı zamanda birlikte çalıştığı orkestra şefleri ve rejisörlerin de gözdesi yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük plak firmalarının desteği olmadığından sahne üzerinde yarattığı, canlandırdığı ve seslendirdiği sayısız rolün ses ve görüntü kayıtları hep korsandır. Adı etrafında zaman içersinde gizemli bir efsane oluşur. Korsan kayıtlar kapışılır, dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılan Leyla Gencer hayranları ağı gerçekleşir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye müzik dünyasının Leyla Gencer’i kabul etmesi epey gecikmişti. Ona hak ettiği önemi vermemiz ne yazık ki hayatının son dönemine rastladı. Ama o, memleketine hep sadık kaldı, küsmedi, gençlere evini, kucağını açtı, bilgilerini aktarmaktan kaçınmadı. Türk adını dünyada gururla taşıyan ender insanlardan biriydi Leyla Gencer, onu hep hayranlık ve sevgi ile anacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bu yazı Leyla Gencer’in ölümünden sonra Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-4672652337938443391?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/4672652337938443391/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/opera-dunyasinin-son-divasi-leyla.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4672652337938443391'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4672652337938443391'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/05/opera-dunyasinin-son-divasi-leyla.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S-Aq2DNr_xI/AAAAAAAAAng/jLX18wMMsws/s72-c/leyla%26ibrahim+gencer,+1988+milano.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-3897054763616401919</id><published>2010-04-14T08:45:00.000-07:00</published><updated>2010-04-14T08:54:26.275-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;OKTAY DALAYSEL: BAŞKEMANCI, SOLİST VE ÖĞRETMEN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S8Xk3YZu1AI/AAAAAAAAAm8/YAX2lvhuoSM/s1600/oktaydalaysel%2Bfiliz+ali+1962.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="257" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S8Xk3YZu1AI/AAAAAAAAAm8/YAX2lvhuoSM/s320/oktaydalaysel%2Bfiliz+ali+1962.jpg" width="320" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Oktay Dalaysel ve Filiz Ali konser öncesi 1963&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;FİLİZ ALİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Oktay Dalaysel, 45 yıl boyunca Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın üyesi, 30 yıl da aynı orkestranın başkemancısıydı. “Toplumun genelinin istemediği bir tür müziğe ömrümü vakfettim” diyen Oktay Dalaysel benim sınıf arkadaşımdı. Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuarı’nda parasız yatılı olarak okumaya hak kazanmıştık. O sınıfın en küçüğüydü. Yaşça küçük ve çelimsiz olmasına rağmen içimizden en dirençli o çıktı. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Oktay’ın keman hocası Licco Amar’dı. 19 yaşında Berlin Filarmoni Orkestrası’nın başkemancılığına getirilmiş, 25 yaşında Amar Kuartet’ini kurmuş, Wilhelm Furtwaegler, Paul Hindemith gibi büyük müzisyenlerin yakın arkadaşı olan, 1933’de Hitler Almanya’sından kaçıp 1936’da Türkiye’ye sığınan bir keman virtüözüydü Amar. Oktay, böyle bir hocanın en iyi öğrencilerinden biri olarak mezun oldu konservatuar’dan. Mezun olduktan sonra yine Amar’ın tavsiyesi üzerine Freiburg Yüksek Müzik Okulu’na gitti ve oradan memleketine ustalık derecesi alarak döndü.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca orkestra başkemancılığının yükünü omuzlarında taşırken bir yandan da solistlik kariyerini sürdürdü, orkestra eşliğinde konçertolar çaldı, resitaller verdi, oda müziği yaptı. Bunlar da yetmezmiş gibi hem Ankara Devlet Konservatuarı’nda hem de Gazi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde keman dersleri verdi. Dahası, iki kızını da kemancı yetiştirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, “toplumun istemediği bir tür müziğe” bunca hizmet yeter de artar bile demeyin. Çünkü Oktay Dalaysel, bütün bu yaptıklarıyla yetinmedi ve “Keman için Gam Çalışmaları ve Yay Teknikleri” adında bir de keman metodu yazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de 1960’lardan 1990’ların sonuna dek yaptığı tüm bant kayıtlarını CD’ye aktarmış ve 6 CD’lik bir Oktay Dalaysel arşiv koleksiyonu oluşturmuş. Her CD’nin de bir “tema”sı var. İlk CD, Vivaldi’den Pablo de Sarasate’ye konser sonu “bis” parçalarından oluşuyor. 2, 3 ve 4. CD’lerde Dalaysel’in 1966 ile 1984 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Senfoni ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestraları eşliğinde yorumladığı Viotti, Dvorak ve Mendelssohn Keman Konçertoları ile Lalo’nun İspanyol Senfonisi yer alıyor. 5. CD tümüyle Türk bestecilerine ayrılmış. Burada sanatçı Muammer Sun, İstemihan Taviloğlu, Adnan Saygun, Metin Öğüt, Turgay Erdener ve İlhan Usmanbaş’ın keman eserlerini yorumluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuncu CD’de ise Handel, Paganini, Leclair, Manuel De Falla ve Saint-Saens’ın keman virtüozitesini yücelten eserleri var. Bütün bunlar canlı konser kayıtları. Yani hiçbirinin üzerinde montaj numaraları yapılmamış. Oktay Dalaysel’in nasıl sağlam bir Orta Avrupa keman yorumculuğu ekolünden geldiği gün gibi aşikâr. &lt;br /&gt;Kırk yıllık müzik yaşamını 6 CD’ye sığdırmış Dalaysel. Bu koleksiyon bir Türk müzik emekçisinin kendinden sonra gelen müzik emekçilerine örnek olacak ve onlara cesaret verecek değerde bir armağanı. CD’leri Oktay Dalaysel kendi olanakları ile yapmış. Elde etmek isteyen olursa doğrudan Dalaysel’e başvurmak zorunda. Keşke bir müzik yapım firması akıl etse de bu koleksiyonu ele alıp, dağıtımını yapsa.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-3897054763616401919?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/3897054763616401919/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/oktay-dalaysel-baskemanci-solist-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3897054763616401919'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3897054763616401919'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/oktay-dalaysel-baskemanci-solist-ve.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S8Xk3YZu1AI/AAAAAAAAAm8/YAX2lvhuoSM/s72-c/oktaydalaysel%2Bfiliz+ali+1962.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-4876734724119472226</id><published>2010-04-07T11:48:00.000-07:00</published><updated>2010-04-07T12:30:05.665-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;BÜLENT AREL&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7zaRcctlFI/AAAAAAAAAmY/7wCE4tHAwe0/s1600/b%C3%BClent+arel+CPEMC.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="317" nt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7zaRcctlFI/AAAAAAAAAmY/7wCE4tHAwe0/s400/b%C3%BClent+arel+CPEMC.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Sağdan sola: Bülent Arel, Alice Shields, Otto Luehning, Vladimir Essachevsky, Milton Babbitt, Mario Davidovsky, Pril Smiley. Columbia-Princeton Electronic Music Studio, 1970 New York&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Türkiye’nin ilk Elektronik Müzik bestecisi ve elektronik müzik akımının dünyadaki öncülerinden Bülent Arel 1918’de doğdu. Röntgen mütehassısı olan babası Dr. Sırrı Reşit, Arabistan çöllerinde, Cemal Paşanın ordusunda görevliyken deve sırtında taşınabilen portatif röntgen cihazı icat etmiş. Milli Mücadele sırasında Dr. Sırrı Reşit’in, Kütahya, Eskişehir, Afyon seyyar hastanelerinde cerrah iken ağır yaralı askerlere mecburen “reconstructive cerrahi” uyguladığı biliniyor. Biraz asabi biriymiş. Hatta kızınca duvardaki sineği bile silahını çekip vururmuş. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Annesi Müzdan, Sanayi-i Nefise Mektebi Âli’sinin 1 numaralı öğrencisi. Feyhaman Duran atölyesinden. Ekspresyonizmi tercih ettiğini söylüyor bir gazete röportajında. Paşazade, evdeki matmazelden Fransızca öğrenmiş. Yazın Büyükada, kışın Şişli’de yaşıyor aile. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bülent, İzmir yangınını, Rumların rıhtımdan denize dökülüşlerini hatırlıyor. Annesiyle babasının birlikte yaşadıklarını hatırlamıyor bile. O çok küçükken ayrılmışlar. Evde bir sürü kadın var. Anne, anneanne, teyze, kuzenler. Kimi keman, kimi piyano çalıyor, evde müzik var hep. En çok annesini değil, onu büyüten dadısını seviyor. Üvey babası Sâfi Arel’i baba biliyor, onun soyadını taşıyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;En büyük tutkusu uçaklar. Küçükken de büyüdüğünde de model uçaklar yapıyor, onları uçuruyor. Hayatının sonuna doğru çocukluk düşü gerçekleşecek ve pilot ehliyeti alıp New York-Long Island semalarında uçacaktır. Şişli’deki evin çatı katında radyoları bozup yapmakla uğraşır. Kitaplara bakarak pille işleyen pikap bile yapar. Chopin’in Hayatı filmini seyrettikten sonra ciddi olarak piyanist-besteci olmaya karar verir. Önce Galatasaray, sonra babasının işi dolayısıyla Ankara Taş Mektep, ardından Bursa Lisesi. Uçak mühendisliği, felsefe ya da hukuk arasında bocalarken sonunda 1940’da Ankara Devlet Konservatuarı’na giriş. Necil Kazım Akses: kompozisyon; Ferhunde Erkin: piyano; Ernst Praetorius: orkestra şefliği hocasıdır. Eduard Zuckmayer ise akıl hocası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947 yılında parlak bir mezuniyet. Ancak, Paris’e gönderilen Bülent değil Nevit Kodallı’dır. 1948’de Yıldız Tarkan’la evlilik. 1949’da Emre doğar, baba olur. Ankara’dan İstanbul’a sürgün. Yeşilköy Pansiyonlu İlkokulunda Dame Ninette de Valois’nın kurduğu Bale okulu müzik öğretmeni ve bale piyanisti. Önemli değil. O da bale müzikleri besteler. Sonra Ankara’ya dönüş, Selma ile ikinci evlilik, arka arkaya iki çocuk daha, Lale ve Eren. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1952 yılında Bülent - Rahşan Ecevit, Rasin - Zerrin Arsebük, Bülent ve Selma Arel Helikon Derneğini kurarlar. 1953’de Helikon Yaylı Sazlar Orkestrası kurulur. Şef: Bülent Arel. Orkestra hem Barok hem de Çağdaş yapıtlar yorumlamasıyla tanınır. 1957’de Ankara Radyosu Müzik Yayınları Şefliğine atanma. İlhan Mimaroğlu’na göre Türkiye Radyoları “Arel’in yönetiminde müzik yayıncılığının altın çağını yaşadı...”&lt;br /&gt;19 Ocak 1958 akşamı Ankara Müzik Festivali kapsamında Milli Kütüphane’de Helikon Kuarteti konseri. Konserin sürprizi Arel’in Kuartet ve Elektronikfrekansmetresi için Müzik adlı çığır açan yapıtı. &lt;br /&gt;Gerisi çorap söküğü. Rockefeller bursu ile New York’ta yeni kurulan Columbia-Princeton Electronic Music Center’da Vladimir Ussachevsky, Otto Luehning, Milton Babbitt gibi öncülerle işbirliği. Bir yandan Edgar Varése’in Déserts adlı eserinin elektronik kısmını yeniden yaparken, öte yandan kendi çalışmaları tam gaz sürmekte.9 Mayıs 1961 günü McMillin Tiyatrosu’nda, Columbia-Princeton Electronic Music Center’ın ilk ürünlerinin sergilendiği tarihi konser. Jonathan Cott, konserden sonra “Türk bestecisi Bülent Arel’in Stereo Electronic Music No.1 adlı eseri bir başeser görünümündedir” der yazısında. &lt;br /&gt;Gece, gündüz çalışarak birbiri ardına yaratılan eserler: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fragment (1960) &lt;br /&gt;Music for a Sacred Service: Prelude and Postlude (1961)&lt;br /&gt;Wall Street Impressions (1961)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vizesi uzatılamadığından 1962’de Türkiye’ye mecburi dönüş. Üç yıl Ankara’da elektronik müzikten ayrı kalıp, bocalama. Ankara Radyosu 2. Program Müdürlüğü. Radyo müzik yayınlarında patlama, yenilikler. Madrigal Korosu kurucusu ve şefi. Elektronik Müzikten, Rönesans Müziğine kısa bir U dönüşü. Elektronik aletlerin gümrükten çekilememesi dolayısıyla Ortadoğu Teknik Üniversitesi Elektronik Müzik Stüdyosu kurma projesinin duvara toslaması. &lt;br /&gt;1965’te tekrar Amerika’ya dönüş ve bu kez Yale Üniversitesi’nde elektronik müzik stüdyosu kurma. Mimi Garrard Dans Tiyatrosu için bestelediği 1968-1969 ve 1973 tarihli Mimiana I - Flux, Mimiana II - Frieze, Mimiana III -Six &amp;amp; Seven ile yepyeni bir ortama adım atma. Columbia-Princeton Electronic Music Center’ın 10. yıl kutlamaları için ısmarlanan Stereo Electronic Music No.2 (1970) ile yeniden çığır açma. &lt;br /&gt;Yıl 1971. Yale’den New York Eyalet Üniversitesi Stony Brook Campus’unda yeni kurulan Müzik Bölümü’ne Elektronik Müzik Stüdyosu kurmak üzere çağrı. Öğretmenliğe ayrılan zaman, gitgide artan sağlık sorunları, dört evliliğin yorgunluğu, sayısız aşk heyecanı, nefret ve aşk gelgitleri arasında yaşanan vatan hasreti, üç çocuğun sorumluğunu doğru dürüst üstlenememek ve vicdan azabı.&lt;br /&gt;1971 ile 24 Kasım 1990’daki ölümüne kadar geçen zaman dilimi içinde yaratılan dört eser: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Out of Into (1972), &lt;br /&gt;Mimiana III (1973), &lt;br /&gt;Fantasy and Dance for Five Viols and Tape (1974), ( Judith Davidoff ve Viol Topluluğu için)&lt;br /&gt;Rounding (1985), (Mimi Garrard için)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-4876734724119472226?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/4876734724119472226/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/bulent-arel-filiz-ali-turkiyenin-ilk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4876734724119472226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/4876734724119472226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/bulent-arel-filiz-ali-turkiyenin-ilk.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7zaRcctlFI/AAAAAAAAAmY/7wCE4tHAwe0/s72-c/b%C3%BClent+arel+CPEMC.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-3858084814968545812</id><published>2010-04-05T12:06:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T13:11:39.063-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;AYLA ERDURAN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o2yUPoxPI/AAAAAAAAAmA/iMRiI7gPqs0/s1600/ayla+erduran.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o2yUPoxPI/AAAAAAAAAmA/iMRiI7gPqs0/s320/ayla+erduran.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Filiz Ali&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Evin İlyasoğlu’nun yazdığı “Ayla’yı Dinler misiniz?”, bir çırpıda okunan kitaplardan. Şakir Paşa ailesinin çeşitli fertleri hakkında yazılmış kitaplarda karşılaştığımız, kozmopolit son Osmanlı aile tipinin Cumhuriyet Türkiye’sine eklemlenirken geçirdiği çalkantıların içinden çıkan bir ses, bir çığlık Ayla’nın çırpıntılı, coşkulu, nefes nefese yaşanmış hayatı. Cumhuriyetle birlikte önünde özgürlük ufukları açılmış olan ama bu özgürlükleri henüz nasıl kullanacağını bilemeyen yetenekli, güzel ve hırslı bir annenin kendi yaşamak istediklerini yaşayamayıp, özlemlerini, rüyalarını kızında gerçekleştirmesi, kendini kızında yaşamasının romanı bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ayla, Cumhuriyetin ilanından 11 yıl sonra dünyaya gelen bir kız çocuğunun çok özel ve özenli koşullarda kemancı olarak yetişmesini; anne Kadriye hanımın, kızının en iyi hocalarla çalışmasını sağlamak uğruna kocasından dört yıl ayrı kalmayı göze almasını, zamanın en ünlü ürologlarından olan baba Dr. Behçet Sabit Erduran’ın ise bu ayrılığa neden olan kızının keman eğitimini maddi olarak desteklemek için gece gündüz çalışmasını, büyük bir içtenlikle anlatıyor bu kitapta.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ayla’nın küçükken okula gitmediğini, kendi yaşıtlarıyla arkadaşlık etmediğini, en yakın arkadaşının, can yoldaşının hep kemanı olduğunu, neredeyse bir cam fanus içinde dış dünya ile temas etmeden, dış etkiler ile doğrudan karşılaşmadan büyüyerek genç kızlığa oldukça geç adım attığını öğreniyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Öte yandan Ayla, annesinin içgüdüsel önsezisi ile dünyanın en iyi keman hocaları ile çalışma şansına kavuşmuş bir Türk kızı. 1950 yılında Türkiye’de kaç kişi Ivan Galamian adlı bir keman öğretmeninin varlığından haberdar olabilir ve kızını bu öğretmen ile çalıştırma uğruna New York’a gitmeyi göze alabilirdi? &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Zaman içinde annesinin tutkusunun Ayla’ya da sirayet ettiğini, onun da David Oistrakh gibi Zino Francescatti gibi en iyilerin peşinden gittiğini, kendini kabul ettirdiğini, üstün yeteneğini disiplinli ve enerji dolu çalışmasıyla birleştirerek zirveye doğru tırmandığını görüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ne var ki, yaşam hiçbir zaman pürüzsüz, tek düze değil. Ayla’nın yaşamı beklenmedik bir felâketle birdenbire karardığında mesleğinin ve kariyerinin doruk noktasına çıkmak üzere oysa. Teyzesi ve teyzesinin kızının trajik ölümleri ile perişan olan ailenin ve Ayla’nın toparlanması epey zaman alıyor ve kariyerindeki bu kesinti onun bıraktığı yerden devam etmesini epey zorlaştırıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Aşkla, tutkuyla, iyice diplere inişlerle ve zirveye tırmanışlarla yaşanmış bu hayatı yine en iyi kendisi özetliyor kitabın sonunda Ayla Erduran:&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o1abEDdUI/AAAAAAAAAl4/dzyFVawkXto/s1600/Filiz+Ali+ve+Ayla+Erduran.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="244" nt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o1abEDdUI/AAAAAAAAAl4/dzyFVawkXto/s320/Filiz+Ali+ve+Ayla+Erduran.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;"Müzik tutkum her zaman sıradan aşkların, dünyasal sevgilerin üstündeydi. Benim yaşama biçimimdi. Fırtınalı aşklarım da keman tutkumu kamçıladı... bana güçlükleri ve haksızlıkları tanıştıran dış çevreye çok şey borçluyum aslında: Onlar beni daha disiplinli olmaya mecbur ettiler. Kuşkuyu, sorgulamayı, kendime sahip çıkmayı, kendimi savunmayı öğrettiler bana. Çocukluğumdan büyüttüler beni. Olumsuzlukları olumluya çevirmenin ipuçlarını keşfettirdiler. Böylece yaşama tutunmanın yollarını, el yordamıyla ve yine kemanımla buldum."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-3858084814968545812?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/3858084814968545812/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/ayla-erduran-filiz-ali-evin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3858084814968545812'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/3858084814968545812'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/ayla-erduran-filiz-ali-evin.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o2yUPoxPI/AAAAAAAAAmA/iMRiI7gPqs0/s72-c/ayla+erduran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6458269859796360067</id><published>2010-04-05T09:10:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T13:12:24.457-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;ANTAKYA DEFNE MÜZİKSEVERLER VE KÜLTÜR DERNEĞİ KONSERLERİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o4oqDHa1I/AAAAAAAAAmI/cQ6Q28Aa29I/s1600/waterhouse_apollo_and_daphne.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o4oqDHa1I/AAAAAAAAAmI/cQ6Q28Aa29I/s320/waterhouse_apollo_and_daphne.jpg" width="244" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bir varmış bir yokmuş, ırmak tanrısı Peneus’un Defne adında bir kızı varmış. Günlerden bir gün Apollon Defne’ye abayı yakmış. Defne kaçmış, Apollon kovalamış, sonunda Defne yorgunluktan bitap düşmüş ve Apollon’dan kurtulmak için babasından yardım istemiş. Irmak tanrısı gücünü kullanarak kızını bir defne ağacına dönüştürmüş. İşte bu olay Antakya’da, Harbiye Çağlayanlarının olduğu yerde gerçekleşmiş. Harbiye, antik dönemde Daphne diye anılırmış. Romalı zenginler, çağlayanları ve havuzlarıyla ünlü bu yazlık sayfiye yerinde kendilerine villalar yaptırmışlar. Villaların dillere destan olmuş mozaik süslemelerinde Defne ve Apollon’un öyküsü resmedilmiş çoğu kez. Sonuçta, Defne’nin, Antakya geleneğinde çok önemli bir yeri olmuş.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o49jcW6QI/AAAAAAAAAmQ/mj0o6_XoH6A/s1600/mozaik+antakya.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o49jcW6QI/AAAAAAAAAmQ/mj0o6_XoH6A/s320/mozaik+antakya.jpg" width="278" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Öte yandan, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin de merkezi olan Antakya, doğal olarak, yüzyıllardır, Türk, Arap,Yahudi, Hıristiyan Ortodoks ya da Katolik, Müslüman Sünni ya da Alevi ayırımı olmadan bir arada yaşayan çok köklü kültür birikimi olan bir toplumu barındırır. 2002 yılında bu çok kültürlü toplumun bireylerinden biri, İdil Biret’in yakın dostu Peder René François Soulais, Antakya Defne Müzikseverler ve Kültür Derneği’nin kurulmasına ön ayak olmuş. Üyeler arasında Antakya’nın ileri gelenleri, işadamları, ziraatçiler, hukukçular, doktorlar, eczacılar, öğretmenler, mühendisler, mimarlar var. Hepsi elbirliğiyle Kuzey Doğu Akdeniz’in bu en eski uygarlık bölgesine dünya çapında müzisyenleri getiriyor ve kentin kalburüstü müzikseverlerine müzik ziyafeti çekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derneğin şimdiki başkanı Behiç Çinçin, ikinci başkan Tülin Erduran, sayman Tülay Deviren ve dernek üyelerinden Can Halefoğlu, yılda dört kez işlerini güçlerini bir tarafa bırakıp konser organizasyonu ile uğraşıyorlar. Üyeler de bilet satışından, konser salonunun düzenlenmesine kadar her türlü işe koşuyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Defne Müzikseverler Derneği bugüne kadar İdil Biret, Gülsin Onay, Ruşen Güneş, Pelin Halkacı, Metin Ülkü gibi pek çok müzisyeni ağırlamış, çeşitli oda müziği topluluklarını, İstanbul Operası’nın Folklorama gösterisini davet etmiş. 2006-2007 Sezonun ilk konseri için İstanbul’dan Viyolonselist Dilbağ Tokay ve piyanist Emine Serdaroğlu’nu davet etmişler. İkili 1998’den beri birlikte çalışıyor ve Türkiye’de Eskişehir, Adana, İstanbul, Kars, Ayvalık gibi çok farklı kentlerde katıldıkları festivaller dışında, İsveç, Almanya, Fransa ve İtalya’da da konserler veriyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antakya’da konser mekanı olarak kullanılan Savon Oteli, 19. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş bir zeytinyağı ve sabun imalathanesi aslında. Geniş bir avluyu çevreleyen binalardan oluşan bu mekan eski kervansarayları da anımsatmıyor değil. Onarılmış, yenilenmiş, sıcak ve zevkli bir ev gibi döşenmiş. Küçük bir kuyruklu piyanoları var. Konserin samimi ve özenli havasından da anlaşılacağı üzere Antakya’nın müziksever çevresi yabana atılacak gibi değil. Tokay ve Serdaroğlu ikilisi bol çeşitli ve renkli bir program hazırlamışlar bu konser için. Corelli ile başlayıp, yolda Mendelssohn, Martinu, Schubert ve Beethoven ile devam edip, Hasan Uçarsu ile biten bu müzik yolculuğu kentin kültür düzeyi yüksek ve klasik müziği hem tanıyan hem de seven dinleyicisi tarafından gerçekten coşkuyla karşılandı. Türkiye’de kaliteli müziğin nabzının sadece büyük kentlerde değil, Akdeniz’in en doğusundaki bu çok kültürlü kentte de attığını görerek, geleceğe ümitle bakabiliriz sanırım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6458269859796360067?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6458269859796360067/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/antakya-defne-muzikseverler-ve-kultur.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6458269859796360067'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6458269859796360067'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/antakya-defne-muzikseverler-ve-kultur.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7o4oqDHa1I/AAAAAAAAAmI/cQ6Q28Aa29I/s72-c/waterhouse_apollo_and_daphne.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-2089467712508273950</id><published>2010-04-05T08:36:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T13:13:06.077-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;YİNE ALAFRANGA MÜZİK MESELEMİZ…&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;FİLİZ ALİ&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Zaman zaman basında çoksesli müzik geçmişimiz ve geleceğimiz hakkında ileri geri yazılar çıkar. Kimi yazar, bestecilerimizin eserlerini dinlemenin, zulüm olduğunu iddia eder. Kimi müzik adamı bu memleketin bunca yıl dünya çapında birinci sınıf kariyer yapabilmiş müzisyen yetiştirmediğinden dem vurur. Bir başkası Türk Beşleri ile alay eder. Kimi, Türkiye’den hâlâ bir Rimsky-Korsakof çıkmadığına ve bir Şehrazat ‘ımızın bile olmadığına hayıflanır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oHgjAon1I/AAAAAAAAAkw/qS0R0ibEK0Q/s1600/rimsky-korsakov.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="171" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oHgjAon1I/AAAAAAAAAkw/qS0R0ibEK0Q/s200/rimsky-korsakov.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;Ben de en az iki yılda bir sabırla bu suçlamaların tarihsel perspektif açısından ne denli insafsız olduğunu anlatmaya çalışırım.Bizim bir Rimsky-Korsakof’umuz yok, çünkü Korsakof (1844-1908) hayattayken henüz ülkemizde çoksesli müzik eğitimine başlanmamış. Rusların “Büyük”, bizimse “Deli” dediğimiz Çar Petro (1672-1725) Rusya’nın kapılarını, pencerelerini Avrupa’ya yani Batı’ya açtığında Osmanlı tahtında sırasıyla II. Ahmet, II. Mustafa ve III. Ahmet hüküm sürmekteymiş. Onların gündeminde Batı’ya açılmak yokmuş henüz.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Petro’nun Batı’ya açılması ve yeni kurduğu başkenti St. Petersburg’a İtalya’dan, Fransa’dan mimarlar, ressamlar, heykelciler, müzisyenler, besteciler getirmesi, zamanın sofu, tutucu, feodal Rus Beylerini pek öfkelendirmiş ama Petro, ne de olsa “deli” olduğundan onları susturmasını bilmiş ve bildiğini okumuş. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Petro’nun Batı’ya açtığı pencereyi açık tutmaya devam eden Çariçe Katerina (1729-1796), her ne kadar bizim tarihimizde çapkınlığı ile tanınsa da, Rusya’da “aydın despot” tanımıyla değerlendirilir. Onun zamanında St. Petersburg sarayına batılı yazarlar, filozoflar, sanatçılar, besteciler ve müzisyenler davet edilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oIBDQhw-I/AAAAAAAAAk4/1kxAnx_5oGg/s1600/Domenico_cimarosa.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oIBDQhw-I/AAAAAAAAAk4/1kxAnx_5oGg/s200/Domenico_cimarosa.jpg" width="156" /&gt;&lt;/a&gt;Örnekse, Casanova’nın yakın arkadaşı Baldassare Galuppi, 1765 yılında Katerina’nın sarayına müzisyen olarak girer ve St. Peterburg’da üç yıl kalır. 1787 yılında ise Domenico Cimarosa, Katerina’nın saray orkestrasına Maestro di Capella ünvanı ile müzik direktörü olarak atanır. İtalyan müzisyen davet etme geleneği devam ederken tabiatıyla bazı Rus gençler de besteciliğe merak sarar ve batı tarzı eğitim almaya başlarlar. Örneğin Galuppi ile çalışan Dmitri Bortniansky (1752-1825), Rusya’nın ilk batılı anlamda eser yazan bestecisi olarak tarihe geçer.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oIWowHh3I/AAAAAAAAAlA/CiAOcBzsrEU/s1600/DmytroBortniansky.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oIWowHh3I/AAAAAAAAAlA/CiAOcBzsrEU/s200/DmytroBortniansky.jpg" width="151" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Rusya’nın 18. yüzyılda başlayan böyle bir çoksesli müzik geçmişi var.Yani Rimsky-Korsakof gökten zembille inmiş değil. Daha da önemlisi Rusya’nın ilk konservatuarı St. Petersburg’da 1862’de, ikincisi de Moskova’da 1866’da kurulmuş. Çaykovski’ler, Korsakoflar, Glazunof’lar, Stravinski’ler, Prokofiyef’ler, Şostakoviçler bu konservatuarlarda yetişmişler. Sovyetler zamanında müzisyenlere müthiş destek verilmiş ve onların dünyada tanınmaları için her yol denenmiş.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Oysa bizim çoksesli müzik eğitimi geçmişimiz henüz 100 yaşına bile gelmedi. İlk resmi konservatuarımız olan Ankara Devlet Konservatuarı'nın kuruluş tarihi 1936'dır. Her iktidar değişikliği ile alt üst olan kültür hayatımızın genel akışı içinde yetişebilen müzisyenler arasında bugün dünyaca tanınan müzikçilerimiz var. Bestecilerimizin eserleri de belki inanmayacaksınız ama bugün en azından Avrupa’da kendi ülkemizde olduğundan daha fazla tanınıyor. Yani elmalarla armutları karıştırmayalım yine.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-2089467712508273950?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/2089467712508273950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/yine-alafranga-muzik-meselemiz-filiz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2089467712508273950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2089467712508273950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/yine-alafranga-muzik-meselemiz-filiz.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oHgjAon1I/AAAAAAAAAkw/qS0R0ibEK0Q/s72-c/rimsky-korsakov.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-2699446527913625973</id><published>2010-04-05T06:38:00.000-07:00</published><updated>2010-05-26T07:35:09.162-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7ntcPfw4_I/AAAAAAAAAkQ/aan_4yIzk8k/s1600/lucerne-4.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="131" nt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7ntcPfw4_I/AAAAAAAAAkQ/aan_4yIzk8k/s200/lucerne-4.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;LUCERNE FESTİVALİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;FİLİZ ALİ&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Lucerne, göl kıyısında beyaz kuğuların salına salına yüzdüğü, 19. yüzyıldan kalma otellerin göl kenarına kadar uzanan bahçelerindeki şezlonglarda 21. yüzyıl zenginlerinin uzanıp, içkilerini yudumladığı, beyaz yelkenlilerin ve yandan çarklı vapurların göl üzerinde sessizce gidip geldiği 70 bin nüfuslu sakin ve ufak bir İsviçre kenti. Avrupa’nın en eski müzik festivallerinden birinin de ev sahibi Lucerne. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nty_2I86I/AAAAAAAAAkY/7EU8ytsyXu0/s1600/Eva_Tribschen_1867.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nty_2I86I/AAAAAAAAAkY/7EU8ytsyXu0/s320/Eva_Tribschen_1867.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Lucerne’i müzik dünyasının haritasına yerleştiren Richard Wagner’in fırtınalı siyasi ve kişisel hayatı. Dresden Sarayı Müzik Direktörü olarak saygın bir hayat sürerken rahat durmayıp başını belaya sokan ve 1849 Mayıs ihtilâlinin elebaşıları arasında yer alan Wagner, 15 yıl süren sürgün hayatını Lucerne’de noktalamış, Tribschen semtinde bir yıllığına kiraladığı villada tam altı yıl yaşamıştı. Büyük bir park içindeki göl manzaralı bu villada, kocasından ayırıp, birlikte yaşamaya başladığı Liszt’in kızı Cosima ile evlenmiş ve ikinci çocukları Siegfried 1869’da bu villa’da dünyaya gelmişti.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu tarihten yetmiş yıl sonra, 25 Ağustos 1938’de zamanın yıldız orkestra şefi Arturo Toskanini, Nazi Almanya’sındaki Bayreuth ve Salzburg festivallerini protesto ederek, faşist yönetime karşı olan müzisyenlerle birlikte Wagner’in villasının bahçesinde bir konser düzenlemişti. Orkestra üyelerinin çoğu Suisse Romande orkestrasının üyeleriydi. Ünlü Busch Kuartet’inin üyeleri de orkestranın birinci rahlelerinde oturuyorlardı. Toscanini, Wagner’in villasına bakarak, üstadın bu villada oğlunun doğumu dolayısıyla karısı Cosima için bestelediği Siegfried-Idyll’i yönetirken acaba bir festivalin tohumunu attığının bilincinde miydi? &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nuXeSf-KI/AAAAAAAAAkg/pyPd_bfulZs/s1600/tribschen+lucerne.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nuXeSf-KI/AAAAAAAAAkg/pyPd_bfulZs/s320/tribschen+lucerne.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;1956 yılında Rudolph Buamgartner ve Wolfgang Schneiderhan Lucerne Festivali Yaylı Çalgılar Orkestrasını kurdular. 1999’da 3000 kişilik kusursuz akustikli bir konser salonuna kavuştu Lucerne. Pierre Boulez, 2004’te Lucerne Festival Akademisi’ni başlattı. Claudio Abbado ise 2003’de Avrupa’nın en iyi müzisyenlerini bir araya getiren Lucerne Festival Orkestrası’nı kurdu. Orkestra üyeleri arasında kemancı Kolja Blacher, çellist Natalia Gutman, korno solisti Bruno Schneider gibi birinci sınıf müzisyenler var. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;2009 Lucerne Festivali’nin yıldızı kuşkusuz Claudio Abbado. 76 yaşında Abbado. Epeydir kanserle mücadele ediyor. Bir deri bir kemik. Ne var ki Gustav Mahler’in Rückert Lieder ve 4. Senfonisi’nden oluşan 22 Ağustos 2009 konserini baştan sona ezber olarak, hiç bir yorgunluk alameti göstermeden yönetebiliyor. Konser salonunda iğne atsanız yere düşmeyecek ama aynı zamanda yere düşen bir iğnenin de sesi duyulabilecek. Rückert Lied’lerinin ve Senfoninin son bölümündeki solonun solisti son yıllarda yıldızı parlayan Çek mezzo soprano Magdalena Kozena idi. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nvDaiVADI/AAAAAAAAAko/cIJX9ZibQd0/s1600/lucerne_festival_2009,teaser,vga.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7nvDaiVADI/AAAAAAAAAko/cIJX9ZibQd0/s320/lucerne_festival_2009,teaser,vga.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Kozena, sarışın, uzun boylu ve ince endamlı bir şarkıcı. Eskinin tombul şarkıcılarına hiç benzemiyor. Üfleseniz uçacak gibi, Mahler yorumu da öyle. Çocuksu, yumuşak ve hafif. Ben şahsen Mahler için daha olgun ve dolgun ses arayanlardanım ama anlaşılan Abbado ve Kozena bu yeni naif yorum üzerinde anlaşmışlar. Ayrıca Kozena bu yıl Festival’in yıldız solisti. Eylül ayının ortasına kadar sürecek olan Festival’de Barok, Romantik ve İzlenimci dönemlerin eserlerini de yorumlayacağı konserler olacak. Lucerne’e yolunuz düşerse kaçırmayın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-2699446527913625973?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/2699446527913625973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/lucerne-festivali-lucerne-gol-kysnda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2699446527913625973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2699446527913625973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/04/lucerne-festivali-lucerne-gol-kysnda.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7ntcPfw4_I/AAAAAAAAAkQ/aan_4yIzk8k/s72-c/lucerne-4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7601880561647201247</id><published>2010-03-18T13:48:00.000-07:00</published><updated>2010-04-06T13:15:04.451-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;DİNLEYİCİSİZ MÜZİK KARŞISINDA DİNLEYİCİLİ MÜZİK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;19 MART 2010&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;15 Mart 2010 tarihli Radikal Gazetesi’nde Serhan Bali imzasıyla çıkan bir yazıdaki iki cümle üzerinde durmak istiyorum. Her iki cümle de şimdilerde yerli yersiz çoklukla kullanılan Zeitgeist/ Zamanın Ruhu tanımlamasına örnek olabilecek nitelikte. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İlk alıntımız şöyle: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Günümüzde “modern klasik müzik” (ki bu tanımlama ne kadar doğrudur tartışılması gerekir, ben “yeni müzik” demeyi tercih edenlerdenim, f.a.) diye tabir edilen müzik, dinleyicisiz müziktir. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Darmstad (doğrusu Darmstadt olmalı, f.a.) ekolünün modern müziğe egemen olmasıyla çağımızın müziği, günümüz dinleyicisi için neredeyse hep “anlaşılmaz müzik” olarak görülmüştür." &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7otogFwn0I/AAAAAAAAAlI/hyLeTM4glnI/s1600/Stockhausen-and-Boulez-at-darmstadt+1962.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="192" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7otogFwn0I/AAAAAAAAAlI/hyLeTM4glnI/s320/Stockhausen-and-Boulez-at-darmstadt+1962.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;20. yüzyıl, iki dünya savaşı öncesi ve sonrasını içine alan çok çeşitli müzik akımlarının birbiri ardına yaratıldığı, olağanüstü dinamik bir çağdı. 20. yüzyıl müziğini Darmstadt Ekolü’nün içine hapsetmek hem büyük yanlışlık hem de haksızlık olur. Darmstadt’da 1951 ile 1961 yılları arasında düzenlenen Darmstadt Uluslararası Yeni Müzik Yaz Kursları’na katılarak çevrelerinde bir müridler grubu oluşturan Luigi Nono, Bruno Maderna, Luciano Berio, Pierre Boulez ve Karlheinz Stockhausen gibi bestecilerin taviz vermez “serial” besteciler olmaları müzik tarihi açısından belirleyiciydi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı geçen bestecilerin bazıları 1960 sonrası bambaşka yollardan ve deneyimlerden geçtiler. Darmstadt etkisini 1960’lardan sonra giderek yitirdi. Ne var ki bu on yıl içinde adı geçen grup tarafından yaratılan müzikler “Avrupa Yeni Müzik Hareketleri” üzerinde izini bırakmış ve belki de bir daha hiç silinmeyecek biçimde “dinlenmesi zor müzik” damgasını yemişti. Ancak, aynı mantıktan yola çıkarak Haydn ya da Beethoven’ın yaylı çalgılar dörtlülerinin de bestelendikleri dönem ve koşullarda geniş halk kitleleri tarafından “dinlenmesi kolay müzik” diye algılanmadığı gerçeğini unutmamak gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7ovi-IrtII/AAAAAAAAAlQ/5xxWafoOY_E/s1600/penderecki.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="196" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7ovi-IrtII/AAAAAAAAAlQ/5xxWafoOY_E/s320/penderecki.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Darmstadt Ekolü’nün etkisini yitirmesinde bir başka olgu rol oynamıştı. 1960’larla birlikte Doğu Avrupa’daki müzikal canlanış çok belirginleşti. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetlerin etki sahasında olan ülkelerde bir biri ardına yaşanan siyasi krizler ve başkaldırıların sonucu ulaşılan yumuşama ile 1956 yılında Varşova Sonbaharı Yeni Müzik Festivali’nin yaratılması yeni bir oluşumun habercisiydi. Alman müzik eleştirmenleri ilk kez bir Polonyalı Besteciler Ekolü’ünden söz eder oldular. Polonyalı Besteciler Ekolü, Darmstadt Ekolü’nün katı ve sert kurallarını yıkarak “yeni müziğe” taze kan getirdi. Witold Lutoslawski, Krzysztof Penderecki, Henryk Gorecki, Tadeusz Baird, Boguslav Schaeffer, Kazimierz Serocki gibi bestecilerin her biri farklı estetiklere ve tekniklere yelken açıyorlardı. Ses olgusunun ve renklerinin sınırlarını yoklayan, doku yoğunluğunun önem kazandığı, raslamsallığa, yorumcunun da yaratma sürecine katılmasına olanak tanıyan yeni anlayışlara imkan tanıyordu Polonya Ekolü. Schaeffer, elektronik müziğe yönelirken Gorecki halk müziğinden yaptığı alıntıları tanınmaz hale getirebiliyordu. Penderecki Polonya’nın komünist rejim tarafından bastırılmış Katolikliğini müziğinde su yüzüne çıkarıyor, canlandırıyordu. Sonuçta Polonyalı Besteciler Ekolü “dinlenmeyen müzik” kategorisine hiç bir zaman girmedi. Her bir Polonyalı besteci dünya çapında üne kavuştu, eserleri büyük konser salonlarında yorumlanmaya ve kaydedilmeye devam etti. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oxghew4II/AAAAAAAAAlw/c7EUtVWbHFQ/s1600/gy%C3%B6rgy+ligeti.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oxghew4II/AAAAAAAAAlw/c7EUtVWbHFQ/s320/gy%C3%B6rgy+ligeti.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;1956 yılı aynı zamanda Macar Ayaklanması yılı olarak tarihe geçti. Soğuk Savaş yıllarında György Ligeti (1923-2006) ve György Kurtag (1926-) gibi Macar bestecileri vatanlarından ayrı yaşadılar ama eserlerinde Macar ruhunu yaşatmaya devam ettiler. Her iki bestecinin de yarattıkları çok farklı estetik anlayışlardaki eserler, dünya müzik çevrelerinde tanındı. Hiç bir zaman ödün vermediler bu besteciler ama “dinlenebilir müzik” kategorisine rahatlıkla girebildi eserleri . &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Rusya-Sovyetler Birliği- sonra tekrar Rusya’ya bakacak olursak 20. yüzyıl müziğine çeşitli yol ayrımlarında makas değiştirtmiş çok önemli bestecilerin bu topraklardan çıktığını görürüz. Stravinsky, Prokofiev ve Shostakovich üçlüsünü, soğuk savaş yıllarında yaratılarını yeraltında (underground) yayan cesur ve avant-garde Sovyet bestecileri izler. Edison Denisov, Alfred Schnittke ve Sofia Gubaidulina üçlüsü, 1970 ve 80’lerin Avrupa’sını aynı Stravinsky, Prokofiev ve Shostakovich üçlüsünün yüzyılın ilk yarısında Avrupa müziğini altüst ettikleri gibi derinden etkileyen eserleri ile öne çıkarlar. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu bestecilerin istisnasız hepsi kendi geleneksel kültürlerinin binbir çeşit renkteki ögelerini malzeme olarak yaratılarının içinde eritmeyi bildiler. Yerel kültür ve sanatı düpedüz, beraberinde entellektüel ve estetik kaygılar taşımadan doğrudan kullanmak gibi bir sığlığa hiç yüz vermediler. Ancak, onları “formalist” olmakla suçlayan komünist parti merkez komitesi sekreteri Zhdanov’un ünlü 1948 nutkunda, aynı bugün Serhan Bali’nin yazısında değindiği gibi “müziğin geniş kitleler tarafından anlaşılır ve dinlenebilir olması gerektiği” savını öne sürmüş olması tarihin garip bir cilvesi olsa gerek. Vaktiyle Sovyet Komünist Parti yönetiminin bakış açısı ile bugünkü post-modern-kapitalist- popülist bakış açısının aynı noktada buluşması aslında çok ilginç.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7owL5M3zhI/AAAAAAAAAlY/vHKdz2TyTlU/s1600/cage-nancarrow.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="217" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7owL5M3zhI/AAAAAAAAAlY/vHKdz2TyTlU/s320/cage-nancarrow.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;1960 ile 1980’lerin sonuna kadar geçen 30 yıl boyunca Amerika’da gelişen elektronik müzik, John Cage, Harry Partsch, Conlon Nancarrow gibi özgün bireylerin müzikleri, Steve Reich, Phillip Glass ile başlayıp, John Adams, Brian Eno, Michael Nyman ile devam eden Minimalistler hareketi ve bu hareketin rock müziği ile yakınlaşması 20. yüzyılın dinamizminin değişik kutuplarını işaret ediyordu. Bütün bu müzik akımlarının hemen hepsi, bir iki istisna dışında “dinlenebilir müzikler”di. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oxIJx4QxI/AAAAAAAAAlo/91NkeuzWYuo/s1600/mauriciokagel.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="120" nt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7oxIJx4QxI/AAAAAAAAAlo/91NkeuzWYuo/s200/mauriciokagel.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7owny51puI/AAAAAAAAAlg/mjwf0-_D_WQ/s1600/Berio-Luciano.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" nt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7owny51puI/AAAAAAAAAlg/mjwf0-_D_WQ/s200/Berio-Luciano.jpg" width="171" /&gt;&lt;/a&gt;1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte başka duvarlar da yıkılmaya yüz tuttu. 1990’da Sovyetler Birliği ve Doğu Blok’u çöktü. Modernizm de yıkılan duvarlardan biriydi. Modernizmin yerini post-modernizm, poli-stilizm ve eklektizm aldı. Artık herşey mübahtı. Yine de post-modernizmin de dereceleri var. Örneğin Luciano Berio, Maurizio Kagel ya da John Tavener’ın post-modernizmi ile Fazıl Say’ın müziğe yaklaşımını aynı kefeye koymamakta yarar vardı.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Tam bu noktada ikinci alıntıcıklarımıza göz atalım: &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;"Modern müziğin günümüz dinleyicisiyle buluşturulmasının bir yolu da Anadolu’dan geçiyor dersek abartmış sayılır mıyız? [...] Cihat Aşkın’a Amsterdam Concertgebouw’daki konser sonrası “Biz sizlerden işte bunları duymak istiyoruz” diyen Hollandalılar [...] "&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Serhan Bali, modern müziğin zaten artık yerini post-modern müziğe bıraktığını farketmemiş olsa gerek. Ancak ikinci cümleciğin ülkemiz müzisyenlerinin en acıtıcı yarasına parmak basmakta olduğunun da farkında değil anlaşılan. Evet, ülkemiz besteci ve yorumcuları uzun yıllardır karşılarına sık sık çıkan bu “oryantalist” hatta “ırkçı” argümanı bertaraf etmeğe savaşmışlardır. Hollandalıların kastettikleri şudur aslında:&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;“Siz Doğulu, Müslüman, Avrupalı olmayan insanlarsınız. Bizim kültürümüzü bize satmaya kalkışmayın. Kendi geleneksel müziğinizden şaşmayın, sakın başka alanlara girmeye kalkışmayın. O alanlar bize aittir.” &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Batı ve Doğu’yu kültürel kutulara zorla sokmaya çalışan bu düşünce tarzına hak vererek kabullenmek yerine, tüm müzisyenlerin bu tür ayrımcılığa karşı çıkmalarını, sanatın sınırlarının bu tür bağnaz önyargılarla çizilemeyeceğini haykırmalarını istemek zorundayız. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;21. yüzyılda bestecilerin yararlandıkları malzemeler sadece müzikal malzeme ile kısıtlı değil. Görselliğin her türü, stillerin, türlerin her türlü karışımı, bestecinin emrindedir bu çağda. Kimi besteci bu çoğulculuğun içinde de kendi özgün kişiliğini bulur, kimi de Zeitgeist yani “Zamanın Ruhu”na uyarak geniş halk kitlelerinin beğenisine ve anlayışına hitabedecek eserler vermeyi uygun görür. Her iki durumda da sanatçının özgün ve özgür davranabilmesidir önemli olan.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7601880561647201247?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7601880561647201247/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/dinleyicisiz-muzik-karsisinda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7601880561647201247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7601880561647201247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/dinleyicisiz-muzik-karsisinda.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S7otogFwn0I/AAAAAAAAAlI/hyLeTM4glnI/s72-c/Stockhausen-and-Boulez-at-darmstadt+1962.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7581540628539622464</id><published>2010-03-08T11:58:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:16:20.560-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;YÜZYILIN MÜZİĞİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;“Yüzyılın en iyi 20 bestecisini sayın.” Ya da “Bin yılın en önemli Türk müzisyenleri kimlerdi?” gibi sıkıcı anket sorularına muhatap oluyor bu günlerde insan. Sayılar ya da önem sıralaması haksızlığı da beraberinde getirir. Yapacağınız en yansız listede bile mutlaka birileri eksik ya da fazla olacaktır. Oysa şu yeni yüzyılın eşiğine geldiğimiz günlerde asıl kafa kurcalayan konular bambaşka. Örneğin 1900 yılında yaşasaydık ve şöyle bir etrafımıza bakacak olsaydık eğer, eserleri konserlerde ve opera sahnelerinde sürekli yorumlanan ve popüler olan bestecilerin çoğunun henüz 40 yaşında bile olmadıkları dikkatimizi çekecekti. Debussy de Richard Strauss da henüz 30’lu yaşlarındaydılar 1900’de, ama uluslararası dağarda yer alan en önemli eserlerini çoktan yaratmışlardı. İtalyan gerçekçi operasının üç parlak bestecisi Puccini, Leoncavallo ve Mascagni ise henüz 40 yaşlarına yeni girmişlerdi. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Stravinsky, Schoenberg ve Reger, 20’li yaşlarını sürüyorlardı 1900’de ve çoktan müzik çevrelerinde tanınmaya başlamışlardı. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Oysa, yüzyılı bir çırpıda atlayıp 2000 yılının eşiğine bastığımız şu an, tablo ne kadar farklı. Bugün ün yapmış daha da önemlisi, eserleri az da olsa konser salonlarında yorumlanma şansını yakalayabilen bestecilerin en genci 50 yaşını çoktan geride bırakmış durumda. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Pierre Boulez (1925), Luciano Berio (1925), Hanz Werner Henze (1926), Karlheiz Stockhausen (1928), György Ligeti (1923), György Kurtag (1926), Kryzysztof Penderecki (1933), Philip Glass (1937), Steve Reich (1936) bugünün tanınmış gençleri sayılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5VYYNgLibI/AAAAAAAAAjY/Sy5bxK8j1gM/s1600-h/thomas-ades.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" kt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5VYYNgLibI/AAAAAAAAAjY/Sy5bxK8j1gM/s200/thomas-ades.jpg" width="189" /&gt;&lt;/a&gt;Böyle bir kireçlenme ortamına gençlik aşısı gibi gelen ve damarlarında Arap-Fransız kanı taşıyan 28 yaşındaki Britanyalı Thomas Adés’e, müzik çevrelerinin “mal bulmuş mağribî” gibi sarılmalarını yadırgamamalı. Adés, ilk operası bestelenir bestelenmez yorumlanma şansını yakalayan bir yaratıcı. Şimdi de New York Filarmoni Orkestrası ve Kurt Masur için America adını verdiği eseri ile yine uluslararası medyayı harekete geçirmiş durumda. Soprano, koro ve orkestra için yaratılan bu eser eski Maya metinlerine dayanılarak yazılmış. Adés, bir zamanlar Leonard Bernstein’ın yakaladığı rüzgârı yakalamış gibi görünüyor. Onu, “Benjamin Britten’dan sonra Britanya adalarında parlayan ilk büyük yetenek” diye nitelendirenler, bir yandan da yüzyılımızın müzik yaratıcılığı açısından ne denli inişli ve çıkışlı bir yüzyıl olduğunu itiraf etmiş olmuyorlar mı?&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Arkalarında Batı müzik endüstrisinin desteği ve dev tanıtım araçları olmasa da adlarını son iki yıldır duyuran genç Türk bestecileri Hasan Uçarsu, Özkan Manav ve Mehmet Nemutlu, bin yılın sona erdiği şu günlerde bizim de dünya müziğine taze kanla katıldığımızı göstermiyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın ilk yıllarında putları kıran yenilikçilerin rüzgârına, Stravinsky’nin Bahar Ayini ile başlayıp, Schoenberg’in tonaliteye başkaldırması ve Alban Berg’in Wozzeck operası ile devam eden o heyecanlı günlere hoyratça “dur” diyen 1. ve 2. Dünya Savaşları, yüzyılın müzik gelişiminin çok yönlü karmaşaya girmesine neden olmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ünlü müzikbilimci Paul Griffiths, 20. yüzyıl müziğinde yenilikçiliğin, öncülüğün, başkaldırının ve ilerlemenin önüne 1952’de John Cage’in “4’33”,” adlı sessiz parçası ile nokta konduğuna dikkati çekiyor ve diyordu ki: “O noktadan sonra daha ileriye gitmek olası değildi, gidilecek tek yön geriye olmasa da yanlara doğru idi.” Griffiths’e göre Boulez’in başı çektiği serialism, Steve Reich ile öne çıkan minimalism gibi akımlar bile ileri hamleler değildi. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5VZrLmvPcI/AAAAAAAAAjg/XuPuNQZRihE/s1600-h/mehmet%2Bhasan%2B%C3%B6zkan.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" kt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5VZrLmvPcI/AAAAAAAAAjg/XuPuNQZRihE/s320/mehmet%2Bhasan%2B%C3%B6zkan.jpg" width="316" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Aslına bakarsanız, yüzyılın son 30 yılında batıdaki bestecilerin ileri değil geriye gittiklerini, 19. yüzyıl tonalitesinin ve mistik müziğin şefkatli kollarının sıcaklığına özlemle döndüklerini görürüz. Oysa, Türkiye’de geriye dönecek bir 19. yüzyıl olmamasının genç bestecilerimizin önünü açması, onları batılı meslektaşlarının içine düştüğü gelenek girdabına kapılmaktan koruması belki de yeni yüzyılın bizlere sunduğu bir lütuf olabilir,öyle değil mi?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7581540628539622464?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7581540628539622464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/yuzyilin-muzigi-filiz-ali-yuzyln-en-iyi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7581540628539622464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7581540628539622464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/yuzyilin-muzigi-filiz-ali-yuzyln-en-iyi.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5VYYNgLibI/AAAAAAAAAjY/Sy5bxK8j1gM/s72-c/thomas-ades.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7551811788763298203</id><published>2010-03-08T11:52:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:17:25.656-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;30. ULUSLARARASI İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5oYNgRNGvI/AAAAAAAAAjs/vl6uqIdcLDw/s1600-h/muzik30.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5oYNgRNGvI/AAAAAAAAAjs/vl6uqIdcLDw/s320/muzik30.jpg" vt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Filiz Ali&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin otuzuncu yıl programı tıpkı afişlerde ve broşürlerin kapağında görülen keten helva gibi pespembe ve hafif. Pespembe, çünkü programların hemen tümü kimsecikleri rahatsız etmeyecek, tanınan, bilinen, kulağa hoş gelen, biraz nostaljik, biraz etnik, biraz geleneksel, biraz eğlendirici, kısaca dünyayı pespembe gösteren eserlerle dolu. Hafif, çünkü külliyen hiçbir mesajı, teması ya da belli bir amacı olmayan, içi boş bir program. &lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Programın belki de tek anlamlı konseri Otuzuncu Yıl Konseri, çünkü bu konserin içeriğinde 1930’lardan 2000’lere ulaşan “ciddi” ya da “klasik” müzik serüvenimizin en eski neferlerinden en yenilerine uzanan bir müzisyen profili yer alıyor ve bunun da Uluslararası İstanbul Müzik Festivali açısından çok önemli bir anlamı var. &lt;/div&gt;Festivalin geri kalan konserlerinde standart ve tabii ki birinci sınıf Festival toplulukları ve bu toplulukların paket programları görülmekte. Örneğin Ton Koopman’ın yönettiği Amsterdam Barok Orkestrası ve Korosu dinleyiciye sadece Handel’in eserlerini dinletecek. Claudio Scimone’nin yönettiği&lt;br /&gt;I Solisti Veneti tabii ki iki konser üstüste bol bol Vivaldi sunacak. Christopher Hogwood yönetimindeki The Academy of Ancient Music topluluğu Mozart ve Haydn’dan şaşmayacak. Sir Neville Marriner yönetimindeki Camerata Salzburg orkestrası Mozart ve Beethoven’den öteye geçmeyecek. William Christie yönetimindeki Les Arts Florissant topluluğu sadece Haydn ile yetinecek. &lt;br /&gt;Bu durumda 30. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali dinleyicisi ağırlıklı olarak Vivaldi, Haydn, Mozart ve Beethoven dinleyerek Barok özlemi ile Viyana Klasikleri tutkularını tatmin etmiş olacak. Yukarıda adı geçen topluluklar ile Ton Koopman, Claudio Scimone, Christopher Hogwood ve William Christie gibi müzisyenler, günümüz konser, festival ve CD piyasasının en geçerli, en başarılı isimleri hiç kuşkusuz. Hepsi de çok değerli, titiz, üstün beğenili, engin bilgili müzisyenler. Ne var ki yıllardır aynı ürünü bir festivalden ötekine satmaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Oysa özellikle William Christie ve Claudio Scimone müzikolojik araştırmaları sonucu çok daha ilginç prodüksiyonlar yaratan kişiler. Örneğin Scimone, 1980’li yıllarda Handel’in, Yıldırım Beyazıd ve Timur’u konu alan Tamerlano yani Timur operasını yeniden canlandırmış ve bu operanın artık koleksiyon değeri olan uzun çalarını yapmıştı. İstanbul Müzik Festivali programında Scimone’den iki Vivaldi programı yerine konser formatında bir Handel Tamerlano operası istenebilir ve Türkiye’de hiç tanınmayan bu operanın ilk kez 30. Festival kapsamında sunulması ülkemiz açısından çok daha anlamlı olabilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra Filarmoni Orkestrası da iki konser ve iki Finlandiyalı şef ile katılıyor Festivale. Şef Finlandiyalı olunca programda Sibelius’un eserlerinin yer alması kaçınılmaz görünüyor anlaşılan. Neyse ki 14 Haziran 2002 günü verilecek konserde soprano Kiri Te Kanawa, Richard Strauss’un Son Dört Şarkı’sını yorumluyor ve devamındaki Şostakoviç’in 8. Senfoni’si ile sonunda gerçek 20. yüzyıl müziğine ürkek de olsa bir adım atarak yaklaşıyoruz. &lt;br /&gt;Buraya kadar gözlemlenen bütün programların, dünyanın her hangi bir yerindeki her hangi bir festivalde karşılaşılabilen türden programlar olduğunu vurgulamak gerek. Festivalin Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da olmasının önemine hassasiyetle yaklaşan tek yabancı topluluk Zürih Oda Orkestrası. Bu özel hassasiyetin bir özel nedeni var. O da, topluluğun yönetmeni Howard Griffiths’in Türkiye’yi ve Türkleri yakından tanımasından kaynaklanıyor. &lt;br /&gt;Burhan Öçal ile birlikte verilecek olan konserde Griffiths, 17. ve 18. yüzyıllarda Batı dünyasının Türklere bakışının birer aynası olan iki eseri, Lully’nin Türk Marşı ile Haydn’ın mehter müziğinden esinlenen bölümleriyle ilgi çeken sol majör No.100 “Askeri” Senfonisini programa koyarak, yukarıda değinilen hassasiyeti gerçekleştiriyor. &lt;br /&gt;Festival, 20. yüzyılı neredeyse tümden yok sayacakken, bu eksiği Arditi Dörtlüsü ile piyanist Toros Can’ın kapattıklarını farkedip, seviniyoruz. Arditi Dörtlüsü 20. yüzyıl Fransız bestecisi Dutilleux, Alman Rihm, Macar Ligeti ve Yunanlı Xenakis’in eserlerinden oluşan bir programla, Toros Can ise Ligeti’nin Etüdler II, Hindemith’in Gecede...Rüyalar ve Deneyimler, Fazıl Say’ın Nasrettin Hoca’nın Dansları gibi eserlerini yorumlayacağı programıyla 20. yüzyılın ihmal edilmişliğini bir ölçüde kapatıyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7551811788763298203?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7551811788763298203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/30.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7551811788763298203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7551811788763298203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/30.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5oYNgRNGvI/AAAAAAAAAjs/vl6uqIdcLDw/s72-c/muzik30.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-7136373293146889631</id><published>2010-03-05T13:42:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:18:29.149-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;CENGİZ TANÇ: 10 Nisan 1933- 16 Aralık 1997&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445605908554161954" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5KtuMYjnyI/AAAAAAAAAiA/YDCpqWiFGX4/s320/besteciler.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 214px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 320px;" /&gt;Server Acim, Hasan Uçarsu, Cengiz Tanç, Filiz Ali, Özkan Manav, İpek Sonakın, Dmitri Goya, Nilüfer Saygun, Romen Soprano Margareta Ivanuş, İlhan Usmanbaş&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;7 Aralık 1991 CRR Konser Salonu&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 yıl önce 17 Aralık 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesine Cengiz’in ölümünün ardından isyan duygularıyla yazdığım yazı ne yazık ki bugün de on yıl öncesindeki kadar, belki de daha fazla geçerli. Ne demişim o zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bazı insanlar, şan, şöhret, makam, mevki ve unvan için yaşarlar. Örneğin “Devlet Sanatçısı” olmak “Sanatçı” olmaktan daha önemlidir onlar için. Cengiz Tanç gibi bazı insanlar ise bu tür etiketlerden adeta tiksinerek uzak dururlar. Cengiz Tanç, yaşamı boyunca kendini insanların ve hayatın hoyratlıklarından soyutlamaya çalışmış, gereksiz itişme ve kakışmalardan uzak durmuş, karşılığında da ülkesinde pek tanınmama, değeri bilinmeme gibi bir bedel ödemişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Tanç kırılgandı, çabuk incinirdi. Onu en çok meslektaşlarının anlayışsızlığı ve ilgisizliği üzmüştür. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın yeni bestelediği bir eseri programa almasına rağmen, konser öncesi yalan yanlış iki prova yaptıktan sonra konser programından çıkartması gibi görülmemiş bir kabalığın onu ne kadar incittiğini ve belki de hayata küstürdüğünü çok iyi bilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445271382564948498" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5F9eN9iShI/AAAAAAAAAhw/wjknUQNb4Wc/s200/cengiz+tan%C3%A7.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 132px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 200px;" /&gt;&lt;br /&gt;Kendi memleketinin orkestralarının çalışmaya, anlamaya ve çalmaya üşendiği eserlerinin çoğunu yurt dışındaki ciddi müzisyenler saygı ve ciddiyetle ele almış ve mükemmel icralar çıkarmışlardı. Bazı orkestralarımızın küçümsediği çağdaş Türk bestecilerinin eserlerine değer veren orkestralardan biri de Northern Sinfonia idi. Howard Griffiths’in yönettiği bu orkestranın çaldığı ve CD olarak çıkardığı Türk eserleri arasında Cengiz Tanç’ın Flüt, Obua ve Yaylı Çalgılar için Lirik Süiti (1983) de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciddi bir partisyon okuma ve iyi niyetli icra olunca Türk bestecilerinin eserlerinde şimdiye kadar fark edilemeyen renk, doku ve tını özelliklerini de duyuyor ve eserlere farklı yaklaşabiliyorsunuz. Oysa baştan savma birkaç okuma ile çağdaş bir eserin esprisine ulaşmanın mümkün olmadığını bizim orkestralar da gayet iyi bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz’le ölümünden yedi ay önce Sicilya’da düzenlenen Akdeniz Müzik Konferansı’na katılmıştık. Davetli bestecilerden biriydi Cengiz Tanç. Oda Orkestrası ve Çello için Konçertosu’nun dünyada ilk çalınışı Palermo’da gerçekleşmişti. Çelloyu o sırada henüz Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda öğrenci olan Karolin Ölçer çalmış, Orchestra da Camera Gli Armonici orkestrasını da Umberto Bruno yönetmişti. Cengiz’in hiç de kolay olmayan bu eserini zerre kadar mızıklanmadan çalan orkestra üyeleri, solist ve bestecisi ayakta alkışlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5F99zRrj0I/AAAAAAAAAh4/iT_zPfo_t-k/s1600-h/cengiz+tanÃ§+2.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445271925157498690" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5F99zRrj0I/AAAAAAAAAh4/iT_zPfo_t-k/s200/cengiz+tan%C3%A7+2.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 130px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de besteci olmanın ne kadar “absurd” bir şey olduğunu söyler dururdu hep Cengiz ve bestecinin yalnızlığının, ihmal edilmişliğinin sıkıntısı ile bunalırdı. İşte bu yüzden Sicilya’da hem meslektaşlarından hem de dinleyiciden gördüğü bu ilgi ve beğeniye pek şaşmış ve belli etmese de çok mutlu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Tanç’ın ölümünden bu yana geçen 10 yıl boyunca müzik çevrelerinin duyarsızlığı, umursamazlığı, vurdumduymazlığı devam etti. Onun Türk çağdaş senfonik müziğine kattığı eşsiz güzellikteki Sentez (1975), Yankılar (1978), Doğaçlama (1978) bu süre içinde bir kez bile yorumlanmadı. Çello ve Viyola konçertoları ile Lirik Süiti de yeniden yorumlanmayı bekleyen başeserleri. Cengiz’in eserleri, üzerlerine serpilmiş olan on yıllık ölü toprağından arınmak istiyor artık.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-7136373293146889631?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/7136373293146889631/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/cengiz-tanc-10-nisan-1933-16-aralk-1997.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7136373293146889631'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/7136373293146889631'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/03/cengiz-tanc-10-nisan-1933-16-aralk-1997.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S5KtuMYjnyI/AAAAAAAAAiA/YDCpqWiFGX4/s72-c/besteciler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-8694770652141797563</id><published>2010-02-26T13:46:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:20:09.618-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;TÜRK BEŞLERİ VE BULANIK SUDA BALIK AVLAMAK&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;FİLİZ ALİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hC5sbxvLI/AAAAAAAAAgw/pq3BSG8UzO0/s1600-h/ulvi+cemal+erkin.jpg" style="clear: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442673708624886962" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hC5sbxvLI/AAAAAAAAAgw/pq3BSG8UzO0/s200/ulvi+cemal+erkin.jpg" style="float: right; height: 128px; margin: 0px 0px 10px 10px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Bin yıl düşünsem gün gelip defalarca Türk Beşler’ ini savunmak zorunda kalacağım aklıma gelmezdi ama ne çare ki bilir bilmez bir takım kişiler durup dururken Türk Beşler’ ine, özellikle de Ulvi Cemal Erkin’e saldırınca çileden çıkıveriyorum. En son saldırı Hadi Uluengin’den geldi. (Hürriyet, 5 Şubat 2000). (daha önceki saldırıların müellifleri arasında Fazıl Say bile vardı)&lt;/div&gt;Erkin adı Hadi beye ne hikmetse sadece “Süpürgesi Yoncadan” türküsünün çok sesli versiyonunu çağrıştırmış. Erkin’i ve dolayısıyla Beş’leri sıradan, vasat, hatta vasat altı buluyor yazar. Okumuş yazmış takımımızın büyük bir bölümü yıllardır bu türkü armonizasyonlarından gıcık kapıp dururlar. Nedense ayni Erkin’in 20. yüzyıl dünya standartlarının bile üstündeki eseri, “Senfonik Bölüm”ünü büyük bir ihtimalle burun kıvırıp, önyargılara gark olduklarından dolayı dinlememişlerdir, gerçi dinleseler de değerlendirebilecek oranda müzik bilgisine ve beğenisine sahip olduklarından kuşkuluyum.&lt;br /&gt;Yazar, Erkin ve Beş’lerin öneminin “..belirli bir süreçte ‘öncü’ olmuş olmalarından..” kaynaklandığını iddia ediyor ve “bugün ülkemizde de, dünyada da çoktan aşılmış ve aşınmışlardır” diyerek noktayı koyuyor. Evet, doğrudur. Onlar öncüdürler. Çünkü onlar Stravinski gibi, Rus Beşleri, Glinka, Çaykovski, geleneğinden gelmemişlerdir. Arkalarında dayanacakları beş yüzyıllık bir çokseslilik geleneği yoktur. 20. yüzyıl müziğine balıklama atlamak zorunda kalmışlar ve tıpkı 1940’lı yıllarda Anadolu’yu gezerek yurt manzaraları resmeden Cumhuriyet ressamlarımız gibi onlar da kendi halk geleneği malzemelerinden kimi zaman başarıyla kimi zaman da başarısızlıkla yararlanmışlardır.&lt;br /&gt;Tıpkı Finlandiyalı besteci Sibelius gibi. Ne var ki ufacık İskandinav ülkesi Finlandiya, tek bestecisi Sibelius’u bütün dünyaya tanıtmak için dünya çapındaki keman virtüozu Heifetz’i finanse ederken, Türkiyede hem devletin senfoni orkestraları, hem de yeni yeni kurulan holding orkestraları, değil Türk Beşlerinin, onları belki de aşan ve evrenselliği hak etmiş sonraki kuşakların bestecilerinin eserlerini bile çalmamak için direnirler.&lt;br /&gt;Örneğin yeni kurulan ve kurulduğundan beri destek verdiğimiz Borusan Filarmoni Orkestrası, bütün bir konser programını İspanyolların Aranjuez konçertosu ile tanınan popüler bestecisi Rodrigo’suna ayırmakta bir mahsur görmez ama bugüne kadar hiçbir programına bir Türk bestecisinin eserini koyma yürekliliğini de göstermez.&lt;br /&gt;Aslında, 18. ve 19. yüzyıl Avrupa müziğinin başeserlerinin berbat yorumlarla sunulmasını müziksever konser izleyicisi yutmuyor çoktandır. Devir öyle bir devirdir ki bu çağların müziğinin en mükemmel yorumlarının binbir çeşidini CD’lerde yakalayıp, dinleme olanağına sahiptir bugünün müziksever dinleyicisi.&lt;br /&gt;Sanılanın çok ötesinde sofistike zevklere sahibolan bir konsere gider kitle oluşmuştur büyük kentlerimizde. Onlara yeni, ilginç ve değerli eserler, kendi bestecilerimizin ya da çağdaş yabancı bestecilerin eserlerinin özenle hazırlanmış yorumları ile döşeli programlar sunmak zorundadır resmi ve özel müzik kurumları. Dinleyiciyi ciddiye alma zamanı gelmiştir bugün.&lt;br /&gt;Bu arada, okur-yazar-sözde aydın takımımız genellikle konsere monsere gitmez. Onlar “süpürgesi yoncadan”a gıcık olma aşamasında takılıp, pop müziği ile iştigal eden bir takım kişileri besteci diye baş tacı etmeye dünden hazır ve teşnedirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-8694770652141797563?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/8694770652141797563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/02/turk-besleri-ve-bulanik-suda-balik.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8694770652141797563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8694770652141797563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/02/turk-besleri-ve-bulanik-suda-balik.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hC5sbxvLI/AAAAAAAAAgw/pq3BSG8UzO0/s72-c/ulvi+cemal+erkin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-2488595263269077410</id><published>2010-02-14T07:12:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:21:10.950-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S31lsB2CVbI/AAAAAAAAAes/zof5oQ0X_C0/s1600-h/AtatÃ¼rk+1924.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439615732017157554" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S31lsB2CVbI/AAAAAAAAAes/zof5oQ0X_C0/s200/Atat%C3%BCrk+1924.jpg" style="cursor: hand; float: right; height: 200px; margin: 0px 0px 10px 10px; width: 146px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;CUMHURİYET’İN MÜZİK DEVRİMİ VE 20. YÜZYIL MODERNİZMİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra, yani 1924 yılında “Musiki ve Temsil Akademisi” başlıklı bir yasa tasarısı hazırlatması ve bu tasarının meclisten geçerek yasalaşması, şimdi içinde bulunduğumuz ortamdan geriye baktığımızda çok şaşırtıcıdır. Demek ki, Osmanlı İmparatorluğu yerine kurulan yeni Cumhuriyet’in öncelikleri arasında aydınlanma felsefesi temeline dayalı, batıya dönük ve çağdaş bir müzik projesi bulunmaktadır ve daha 1924 yılında bu proje neredeyse alelacele yürürlüğe konulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki Atatürk’ün, yasanın insan yetiştirilmeden yürürlüğe konulmasının doğru ve yeterli olmadığını süratle kavradığını görürüz. Musiki Muallim Mektebinin kurulması, İstanbul’daki Mızıka-i Hümayûn orkestrasının Ankara’ya nakledilip Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası adını alması ve orkestra üyelerinin okulun ilk öğretmenleri olmaları bu eksiği hızla kapatma çabalarının ilkidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1925 yılında Avrupa’ya müzik öğrenimi görmek üzere öğrenci gönderilmeye başlanır bu proje kapsamında. 1925 ile 1928 arasında Fransa, Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya’ya gönderilen öğrenciler müzik teorisi, bestecilik, orkestra ve koro şefliği, piyano, keman, müzikoloji, folklor araştırmaları dallarında eğitim görürler.&lt;br /&gt;1927’den itibaren birer ikişer yurda dönen bu gençler çağdaş müzik atılımı projesinin ilk Batı eğitimi almış öğretmenleri, yaratıcıları ve yorumcularıdır. 1934 yılına gelindiğinde Atatürk’ün öngördüğü deneme süreci yaşanmış ve müzik devrimini gerçekleştirecek kadro görece olarak yetişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1934 yılında zamanın Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen, bu genç kadro ile bir kongre topladı. Kongre sonunda “Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi’nin Ana Hatları” başlıklı bir rapor hazırlandı. Tabii bakan, isabetli bir kararla Türk müzikçilerin görüşleri yanında yabancı uzmanların da görüşlerine başvurmayı uygun buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, o yöneldiğimiz batı, pencerelerimizi açtığımız Avrupa 1934 yılında son derece tehlikeli bir geleceğin eşiğindeydi. Bir yıl önce 30 Ocak 1933 de Alman Ulusal Sosyalist İşçi Partisi lideri Adolf Hitler, iktidarı ele geçirmişti. Toplumun her kesimini ilgilendiren akıl dışı uygulamalarından müzik de nasibini almaktaydı. Sadece Beethoven, Richard Wagner, Richard Strauss ve Anton Bruckner iyi Alman müziğini temsil ediyorlardı Nazilere göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felix Mendelssohn, Arnold Schoenberg, Franz Schreker, Gustav Mahler, Ernst Krenek, Anton Webern, Kurt Weill, Hanss Eisler gibi dünya çapında besteciler “dejenere”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn1" name="_ftnref1" style="mso-footnote-id: ftn1;" title=""&gt;[1]&lt;/a&gt; müzisyenler olarak damgalandılar. Yüzlerce müzisyen, Yahudi, komünist, sosyalist, yarı Yahudi, çeyrek Yahudi, Yahudi ile evli, Çingene, ya da sadece Nazi partisi üyesi olmadığı gerekçeleriyle kademe kademe işlerinden atıldılar, başka iş bulmaları engellendi, hatta yasaklandı, toplama kamplarına gönderilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S31kSkTZTNI/AAAAAAAAAek/QXt5Mg9WHoU/s1600-h/cevat.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439614195078876370" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S31kSkTZTNI/AAAAAAAAAek/QXt5Mg9WHoU/s200/cevat.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 152px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Tarihin hem hazin hem de umutlu bir buluşması sonucunda Almanya’nın kaybı, Türkiye Cumhuriyet’inin kazancı olmuştur bir bakıma. 1931 ile 35 yılları arasında Berlin’deki Türkiye Öğrenci Müfettişi Cevat Dursunoğlu adında bir zattı. Erzurumlu Dursunbeyoğlu ailesinin üyesi olan Cevat Bey, 1911 ile 1914 yıllar arasında Almanya’da Jena Üniversitesi’nde Almanca, felsefe, sosyoloji ve pedagoji eğitimi almış, 1919’da Erzurum Kongresi’ne katılarak Mustafa Kemal’i yakından tanımış, ama 1920’de Mustafa Suphi’nin topladığı Bakü-Türkiye Komünist Teşkilatlarının 1. Kongresi’ne de katılmış enteresan bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu Dursunoğlu, 1934 yılında Berlin’de öğrenci müfettişi iken Atatürk’ün talimatı ile Türkiye’de başlatılan “müzik devrimi”nin gerçekleşmesi için yararlı olacak uzmanlar aramaya girişti. O sıralarda müzik dünyasının göz bebeği olan ünlü şef Wilhelm Furtwængler,&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn2" name="_ftnref2" style="mso-footnote-id: ftn2;" title=""&gt;[2]&lt;/a&gt; Hitler ve propaganda bakanı Goebbels’in de gözdesiydi. Cevat Dursunoğlu zekice bir planla Furtwängler’le tanıştı ve onun tavsiyelerini dinleyerek o sıralarda gözden düşmekte olan Paul Hindemith ile anlaştı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qHQtDtNLI/AAAAAAAAAeM/b6X3RescNoQ/s1600-h/hindemith.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5438808221046092978" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qHQtDtNLI/AAAAAAAAAeM/b6X3RescNoQ/s200/hindemith.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 159px;" /&gt;&lt;/a&gt;Berlin Devlet Yüksek Müzik Okulu’nda bestecilik dersleri vermekte olan Hindemith bu teklifi kabul ettiğini okul müdürü Bay Stein’a 21 Şubat 1935 tarihinde yazdığı mektupta şu sözlerle açıklamaya çalışıyordu:&lt;br /&gt;“…Türk hükümetinden yeni bir müzik okulunun kurulması için gerekli temelleri hazırlamak üzere onur verici bir davet aldım. Bu amaç için 3,4 haftalık bir Türkiye gezisi yapmak zorundayım. Sizden sadece bilgilendirme amacı taşıyan bu geziyi okula veya Almanya’ya karşı bir hareket olarak değerlendirmemenizi rica ediyorum. Öteki ulusların teklifi karşısında Türkiye gibi bir ülkede kültürel etki kazanmanın Almanlar için avantaj olmasını da diğer bir taraftan önemsiyorum ve kendi açınızdan (gerekli makamların incelemesinden sonra) girişimi desteklemek isteyeceğinizi umuyorum.”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn3" name="_ftnref3" style="mso-footnote-id: ftn3;" title=""&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul Hindemith’in Milli Eğitim Bakanlığı ile yaptığı ilk sözleşme bir aylıktı. Mektupta bahsettiği “öteki ulusların teklifi” hakkındaki bilgiyi de müdüre Ankara’dan&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn4" name="_ftnref4" style="mso-footnote-id: ftn4;" title=""&gt;[4]&lt;/a&gt; yazdığı mektupta okuyoruz. Belli ki Ankara’nın müzik alanındaki batıya açılış, müzikte çağdaşlaşma projesi başka ulusları da ilgilendirmekte o sıralarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Hindemith telaşla bilgilendiriyor müdürü:&lt;br /&gt;“Rus hükûmeti, orkestra şefleri, şarkıcılar, kemancılar ve dansçılardan oluşan ve bu meydan savaşını kazanabilecek yaklaşık 15 kişilik bir grup gönderdi. Ve ben zavallı tavuk, hiçbir destek olmaksızın burada oturuyor ve kendi kendime dövünüyorum… Şimdi Furtwängler, Kulenkampff ve birkaç iyi insan burada olmalıydı, o zaman sonuçlarını 10 yıl boyunca hissedeceğimiz bir zafer kazanırdık.”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn5" name="_ftnref5" style="mso-footnote-id: ftn5;" title=""&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindemith’in Ankara’da Ruslarla böyle bir yarışmaya girmesine sebep, gelenlerin müzik dünyasındaki önemi olsa gerek. Rusların 1935 Ankara çıkarması gerçekten şahaneydi. Rus konuklar arasında kemancı David Oistrakh, piyanist Lev Oborin, besteci Dmitri Şostakoviç ile Dmitri Kabalevsky başı çekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442675807727035922" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hEz4MuphI/AAAAAAAAAg4/vWMgRFTJ-iI/s200/petro1.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 200px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 161px;" /&gt;&lt;br /&gt;Rusya 18. yüzyılın başında Çar Büyük Petro’nun delice vizyonu ile batıya yani Avrupa’ya pencere açmıştı. Petro, Rusya’nın hem dış hem de iç görünüşünü değiştirmeye kararlıydı. Mimarlarını, ressamlarını, heykelcilerini, müzisyenlerini, Fransa’dan ve İtalya’dan ithal etti. Bataklıklar üzerine kurduğu Avrupa kenti için kendine Venedik’i örnek almıştı. Avrupalı gibi giyiniyor, Rus boyarlarına da kaftanlarını çıkarıp, Avrupalılar gibi giyinmelerini emrediyordu. Yani kılık-kıyafet kanunu konusunda öncü sayılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hFTg8YsvI/AAAAAAAAAhA/zl6TW7Bz3s4/s1600-h/catherine+the+great.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442676351240286962" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4hFTg8YsvI/AAAAAAAAAhA/zl6TW7Bz3s4/s200/catherine+the+great.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 157px;" /&gt;&lt;/a&gt;Rusya’nın Petro’dan sonra gelen ikinci reformcu hükümdarı Çariçe Katerina’ya gelince, o zaten Prusyalı yani Avrupalı bir prensesti. Avrupalı zevkleri vardı. Sarayında o zamanın modasına uygun olarak İtalyan müzisyenler görevlendirirdi. 1765’de Baldassare Galuppi ve 1787’de de Domenico Cimarosa, St. Petersburg’a gelerek yıllarca sarayda müzisyen olarak görev yaptılar ve bazı Rus gençleri de batı tarzında besteciliğe bu İtalyanlar sayesinde merak sardılar. Örneğin Galuppi ile çalışan Dmitri Bortniansky (1752-1825) Rusya’nın ilk batılı anlamda eser yazan bestecisi olarak tarihe geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın 18. yüzyılda başlayan böyle çoksesli bir müzik geçmişi vardı. St. Petersburg ve Moskova Konservatuarları 19. yüzyılda kuruldu örneğin. Demek istediğim şu ki, batıya, aydınlanma felsefesi temelinde çağdaş olmaya yönelim konusunda Rusya bizden çok önce davranmıştı. O yüzden Hindemith’in işi hiç de kolay olmayacaktı. O da bunun farkındaydı. 1935 yılında hazırlayıp Milli Eğitim Bakanlığına sunduğu ilk raporun kapsamının genişliği, hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan bütüncüllüğü bizleri bugün bile hayrete düşürebilir. Hindemith bu ilk raporunda bugün artık doğal saydığımız müzik kurumlarının hemen hepsinin planını yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senfonik orkestranın tüm gereksinmeleri, çalgıların tellerine, kamışlarına varıncaya kadar tüm ayrıntıları ile bu raporda yer alıyordu. Müzik Yüksek Okulu kuruluş planında bölümlerin en ince ayrıntısına inildiği görülüyor, okul mimarisinin ve odaların yalıtımının bile nasıl olması gerektiği belirtiliyordu. Raporun en ilginç bölümleri ise “Kamuya Açık Müzik Hayatı” başlığını taşımaktaydı. Burada Hindemith, okullarda müzik hayatı, halkın müziğe katılımı, halk ve işçi koroları, askeri müzik ve bandolar, radyo yayınları, konser organizasyonları, müzik ve nota kitaplıkları gibi akla gelebilecek tüm ayrıntıları tek tek maddeler halinde irdelemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hindemith her fırsatta Türklerin çok yetenekli olduklarından söz etmekteyse de ruhumuzun bazı özellikleri karşısında zorlandığı da bir gerçek. Örneğin Cevat Dursunoğlu’na gönderdiği 29 Mayıs 1935 tarihli mektupta kibarca belirttiği gibi Türkler “olağanüstü iddialı ve çok az insan onları gerçekten büyüleyebilir.” Mektuplarındaki ve raporlarındaki satır aralarından Hindemith’in Türkiye’deki bazı müzik adamlarının engellemeleriyle de mücadele ettiğini anlıyoruz. Örnekse Dinçer Yıldız’ın Doğumunun 100. Yılında Ahmed Adnan Saygun kitabında iddia ettiği gibi 1936 yılında Ankara’da bir Hindemith-Necil Kâzım Akses ve karşısında Bela Bartok-Adnan Saygun klikleşmesi var güya. Oysa Cevat Dursunoğlu’na yazdığı 3 Ocak 1938 tarihli mektupta Hindemith, Necil Kazım Akses ile hiç de aynı fikirleri paylaşmadıklarını açıklıkla belirtmektedir. Ancak bu tür dedikodular, polemikler bu güne bile yansımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Dünya Savaşı öncesi Avrupalı müzisyenlerin de can havliyle kendilerine güvenli bir yer bulma arayışına girdiklerini göz önüne alacak olursak bu tür kültürler arası yarışmaların doğal olduğunu da kabul etmemiz gerek. Hindemith için de bu arayış söz konusuydu ve Almanya’daki durumunun gittikçe tehlikeli boyutlara geldiğini biliyoruz. Onu hep korumuş olan Berlin Devlet Yüksek Müzik Okulu müdürünün Alman makamlarına yazdığı 22 Aralık 1936 tarihli bir yazıda “Hindemith buradan hâlâ Ankara’daki yüksek müzik okulunun kaderini tayin ediyor. 15 Alman müzisyeni oraya yerleştirdi… Bütün eğitim araçlarını ve çalgılarını kendi insiyatifi ile Almanya’dan gönderdi ve Türk müzik hayatı üzerinde güçlü bir etki kazanmak için büyük çaba gösteren Rus ve Fransızları bu alanda yenmeyi başardı”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn6" name="_ftnref6" style="mso-footnote-id: ftn6;" title=""&gt;[6]&lt;/a&gt; diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası Hindemith, 1938 yılına gelindiğinde bütün bu engelleri bertaraf edip temelini attığı ve ilk meyvelerini veren müzik kurumlarını kendisine projenin başından beri her türlü kolaylığı sağlayan iki Cevat’a, Cevat Dursunoğlu ve Cevat Memduh Altar’a emanet etti. Ne var ki Atatürk’ün ölümünün ardından projeye verilen destek eskisi gibi güçlü değildi artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Eylül 1939 tarihli son mektubunda Cevat Dursunoğlu’na şu satırları yazıyordu Hindemith: “Size Berlin’i terk ettiğimi bildirmek isterim. Umut dolu planlarımızın kötü bütçe nedeniyle suya düşmesi beni çok üzdü. Ama çoğunluğu ileriki dönemde yine de gerçekleşebilir. En ciddi endişem, iyi planlanmış, sarsılmaz bir düzenin başlangıcıyla tartışmasız şekilde birbirine bağlı olan yeni öğretmen okulunun açılışıdır. Türkiye’nin müziğe ne kadar gönülden bağlı olduğu ya da bağlı olup olmadığı bu genç müzik öğretmenlerinin bir sonraki kuşağına bağlıdır.”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn7" name="_ftnref7" style="mso-footnote-id: ftn7;" title=""&gt;[7]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O genç müzik öğretmenlerini Hindemith’in önerisi ile Ankara’ya gelen ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünü kuran ve ölümüne kadar yöneten Eduard Zuckmayer yetiştirmiş ve onların özverili çalışmalarına hem tanık hem de destek olmuştu. 1980 sonrasında ise bütün bu yapının çöktüğüne hep birlikte tanık olduk ve müzik öğretmenliği de genel olarak öğretmenlik mesleğinin karşılaştığı büyük sorunlarla baş başa kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938 yılında Hindemith’in eşi Gertrud’un Yahudi kökenli olduğu Nazilerin Düsseldorf’ta açtıkları “Dejenere Müzik” sergisinde vurgulanınca Hindemith’lerin İsviçre’ye iltica ettiklerini görürüz. Kendi yaşamındaki bu çok önemli travma sırasında bile sorumluluğunu üstlendiği projeyi ortada bırakmamıştı Hindemith. Artık iş, tavsiye ettiği ve Türkiye’de çoğu II. Dünya Savaşı süresince kalan, kimi de savaş sonrasında bile Ankara’da kalmaya devam eden yabancı uzmanlara ve onlarla birlikte çalışan yerli müzisyenlere düşüyordu. Hindemith’in kurduğu sistem çok sağlamdı. Sonradan eleştirilse de, Hindemith yerine Bartok gelseydi polemikleri günümüze dek yapılsa da temel ve kurgu o denli ileri görüşlü ve ayrıntılar o denli kapsayıcı idi ki, bu sistem Türkiye’deki müzikte devrim projesini amacına ulaştırmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksikler yok muydu? Tabii ki vardı. Müzik halka Hindemith’in hayal ettiği biçimde yayılamadı. Amatör öğrenci, halk ve işçi koroları kurulamadı. Halkevleri ve Köy Enstitülerinde bu yöntemler denendi ve başarılı oldu ama sonradan engellendi. Müzik eğitimi veren kurumlar çoğaldı, enstrüman ve ses eğitimi gelişti, orkestralar, operalar, baleler kuruldu ama bestecilik yani yaratıcılık bir türlü tam olarak rayına oturtulamadı. Çağdaş Türk bestecisi, Hindemith’in çok şikâyetçi olduğu bireysellikten kurtulamadı. Bu bireysellikten kasıt, birlik olamamak, “her koyun kendi bacağından asılır” inancı yüzünden örgütlenememek demekti. Eserlerin partisyonlarını kopyalayıp yayınlamak ve yaymak için ortak karar almak, yurt dışı ilişkileri organize etmek ve telif haklarını korumak gibi pek çok konu ancak meslek birlikleri kurmakla olurdu. Ne var ki bu ortaklığa razı gelen yaratıcımız pek çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Hindemith’in rüzgârının etkisi henüz geçmemişken yetişen ikinci kuşak bestecilerden Bülent Arel ve İlhan Usmanbaş’ın gerçekleştirdikleri bir hareket vardı ki bu atılıma özellikle değinmek gerek. Her iki besteci de lise eğitiminden sonra müzisyen, özellikle de besteci olmaya karar vermişlerdi. Bülent Arel 1939, İlhan Usmanbaş ise 1942 yılında Ankara Devlet Konservatuarı kompozisyon bölümüne girdiler. Arel 1947 yılında Necil Kazım Akses’in, Usmanbaş ise 1948’de Adnan Saygun’un kompozisyon sınıflarından mezun oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul yıllarında ve daha sonraki yıllarda çok yakın dost oldular, birbirlerinin yazdıklarını hep merakla incelediler ve eleştirdiler. Müziğin dışında sanatın bütün dallarıyla ilgilendiler. Savaş sonrası Avrupa’sında filizlenen tüm sanat akımlarını birlikte neredeyse gün be gün izleme yolları aradılar. Okuduklarını paylaştılar. 1950’li yıllarda Avrupa ve Amerika’da oluşan “Modernist” eğilimler her ikisini de yakından ilgilendiriyordu. Türk Beşleri diye adlandırılan hocalarının, yani ilk kuşak cumhuriyet bestecilerinin doğu-batı sentezi estetiğine çok sıcak bakmıyorlardı. Hindemith’in tavsiyesi ile Ankara’ya gelip, savaştan sonra geri dönmeyen Zuckmayer, Markowitz, Lico Amar gibi çok değerli Avrupalı hocaların bakış açısıyla dünyaya daha geniş bir perspektiften bakmayı öğrenmişlerdi öğrencilik yıllarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, 1930’lar ve 40’larda savaş ve kıyımdan bin bir zorlukla kurtulup Amerika’ya göçebilen Hindemith, Stravinsky, Schoenberg, Bartok gibi besteciler Amerikan müzik yaşamına büyük bir dinamizm getirmişlerdi. Onların öğrencileri ve müritleri yeni müzik dilleri peşindeydiler. Avrupa sahnesindeyse, savaşın yangınından canlı kurtulanların yarattığı başka bir dinamizm söz konusuydu. İşte 1950’ler sanat dünyası küllerinden yeniden doğan Zümrüt-ü Anka kuşları ile doluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arel ve Usmanbaş bu dünyanın dışında kalan bir ülkede doğmuş olmalarına rağmen yabancısı değildiler. Nitekim Arel’in elektronik müzik alanındaki öncülüğü Amerika ve Avrupa’daki gelişmelerle eş zamanlıydı. Usmanbaş’ın raslamsalları, açık uçlu yapıtları, grafik notasyonu, mikro tonalite kullanımı onu da 1950 ve 60’lı yılların Avrupa modernizminin eş zamanlı bestecilerinden biri olarak tanımamızı sağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki besteci de Hindemith’in 1937 raporunda değindiği ve yanıtını da verdiği “Büyük Türk Sanat Müziği Nasıl Yaratılır?” öğütlerine zıt bir yönde geliştirdiler müziklerini. Hindemith, “Besteci hangi kompozisyon tekniğini kullanayım kaygısı yerine kendimi halkıma nasıl anlaşılır kılarım kaygısı ile yaratmalıdır eserini” diyordu. Ve şöyle devam ediyordu: “Anlaşılır olmak mantıksızlığa ve kötü zevke prim vermek değildir.”&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn8" name="_ftnref8" style="mso-footnote-id: ftn8;" title=""&gt;[8]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oysa Hindemith’in de Almanya’dan ayrıldıktan sonra yukarıdaki fikirlerine uygun eserler yazmadığı zamanlar olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen bunca yıl sonra dünyada olduğu kadar Türkiye’de de aydınlanmacı yönelimlerin sonucu olan “modernizm”den post-modernizme kayıldığı görülmekte, sentez, kolaj, kültürler arası kaynaşma, özüne dönme, popüler olma eğilimleri güç ve önem kazanmaktadır. Müzik devriminin kurumlarından yetişen genç kuşaklar da bu yeni arayışların içinde dünya ile bağlarını güçlendirmeye ve anlaşılır olmaya çalışmaktalar bugün.&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftn9" name="_ftnref9" style="mso-footnote-id: ftn9;" title=""&gt;[9]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref1" name="_ftn1" style="mso-footnote-id: ftn1;" title=""&gt;[1]&lt;/a&gt; 'Entartete Musik’&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref2" name="_ftn2" style="mso-footnote-id: ftn2;" title=""&gt;[2]&lt;/a&gt; Istvan Szabo’nun, Taking Sides, “Taraf Tutma” adlı filminde Furtwængler’in Hitler ve Nazilerle ilişkisi ele alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref3" name="_ftn3" style="mso-footnote-id: ftn3;" title=""&gt;[3]&lt;/a&gt; Paul Hindemith Mektupları ve Raporları: Cevat Dursunoğlu &amp;amp; Cevat Memduh Altar arşivi. Hindemith Vakfı arşivi. Almancadan çeviren: Elif Damla Yavuz. Basılmamış belgeler.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref4" name="_ftn4" style="mso-footnote-id: ftn4;" title=""&gt;[4]&lt;/a&gt; a.g.b. 1935 yılı Paskalya tatilinde Ankara’da İstanbul Palas Otelinden.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref5" name="_ftn5" style="mso-footnote-id: ftn5;" title=""&gt;[5]&lt;/a&gt; a.g.b.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref6" name="_ftn6" style="mso-footnote-id: ftn6;" title=""&gt;[6]&lt;/a&gt; a.g.b.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref7" name="_ftn7" style="mso-footnote-id: ftn7;" title=""&gt;[7]&lt;/a&gt; a.g.b.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref8" name="_ftn8" style="mso-footnote-id: ftn8;" title=""&gt;[8]&lt;/a&gt; a.g.b.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3677845101213272357#_ftnref9" name="_ftn9" style="mso-footnote-id: ftn9;" title=""&gt;[9]&lt;/a&gt; Metinde yer alan Hindemith mektupları ve raporlarından seçmeler Cevat Memduh Altar ve Hindemith Vakfı arşivlerinde bulunmaktadır. Çevirileri yapan Elif Damla Yavuz’a ve bu metinleri kullanmama izin verdiği için Cevat Memduh Altar’ın kızı İnci Kut’a teşekkür ederim.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-2488595263269077410?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/2488595263269077410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/02/cumhuriyetin-muzik-devrimi-ve-20-yuzyil.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2488595263269077410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/2488595263269077410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/02/cumhuriyetin-muzik-devrimi-ve-20-yuzyil.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S31lsB2CVbI/AAAAAAAAAes/zof5oQ0X_C0/s72-c/Atat%C3%BCrk+1924.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-6890362409564186385</id><published>2010-01-31T09:21:00.001-08:00</published><updated>2010-04-06T13:22:36.986-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;BERLİN DEVLET OPERASI’NDA&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;“KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN” OPERASI&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Filiz Ali&lt;/span&gt; &lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435156654224158130" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22OLimhrbI/AAAAAAAAAdM/ep5y9GxBvlA/s320/kanuni+suleyman.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 320px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 206px;" /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 250 yıl önce Prusya kralı Büyük Frederick, Berlin’i Prusya’nın kültür merkezi yapmaya karar vermiş, hemen ardından da Saray Opera binasını Unter den Linden yani ıhlamur ağaçlı cadde üzerine inşa ettirmeğe başlamıştı. Frederick için kültür, müzikte İtalyan; edebiyat, felsefe &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22REooUgWI/AAAAAAAAAdc/12l7vvfAqRY/s1600-h/Berlin_staatsoper_1832.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435159834118095202" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22REooUgWI/AAAAAAAAAdc/12l7vvfAqRY/s200/Berlin_staatsoper_1832.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 142px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;ve güzel sanatlarda Fransız kültürü demekti. Staatsoper Unter den Linden’in ilk genel müzik direktörlerinin çoğu ya İtalyan ya da İtalyan eğitimli Almanlardı. Saray opera orkestrasının ilk genel müzik direktörü Gasparo Spontini idi. Daha sonra bu göreve Mendelssohn ve Meyerbeer gibi Alman besteci ve şefler getirildi. Yirminci yüzyıla gelindiğinde Staatsoper’in ünü bütün dünyayı sarmıştı artık. 1922’den bugüne kadar Furtwaengler , Erich Kleiber, Georg Szell, Otto Klemperer, Clemens Krauss, Hans Swarowski, Herbert von Karajan gibi Alman kültürünün kalbur üstü orkestra şeflerinin müziğini yönlendirdiği operanın 1992’den bu yana genel müzik direktörlüğünü dünya müzik çevrelerinin yakından tanıdığı piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim yapıyor. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22O7paE22I/AAAAAAAAAdU/gBUGhDk6tKQ/s1600-h/Johann_Adolf_Hasse.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435157480684706658" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22O7paE22I/AAAAAAAAAdU/gBUGhDk6tKQ/s200/Johann_Adolf_Hasse.jpg" style="cursor: hand; float: right; height: 200px; margin: 0px 0px 10px 10px; width: 161px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 700. yılını Berlin Staatsoper, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından 300 yıl sonra 1753’de Dresden Saray Bestecisi Johann Adolf Hasse tarafından bestelenen ve Migliavacca adındaki bir İtalyan yazarın Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatının bir kesitinden esinlenerek librettosunu yazdığı “Solimano” operasını sahneye koyarak kutluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam anlamıyla uluslararası bir kadro tarafından gerçekleştirilen bu tarihi müzik olayının çok genç kahramanları var. Kanuni Sultan Süleyman rolünü üstlenen İngiliz tenor Thomas Randle daha 30 yaşında, oğlu Şehzade Selim’i ise 29 yaşındaki Alaskalı kızılderili mezzo-soprano Vivica Genaux canlandırıyor. İran Şahı’nın kızlarını Romen soprano Ana Camelia Stefanescu ile İtalyan mezzo-soprano Graciela Oddone oynuyorlar. Acomate’yi yani haberci Ahmet’i canlandıran Richard Crowe Amerikalı bir erkek soprano. O da 28 yaşında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22R3LEQjLI/AAAAAAAAAdk/liz7jQEhuMI/s1600-h/rene+jacobs.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435160702355541170" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22R3LEQjLI/AAAAAAAAAdk/liz7jQEhuMI/s200/rene+jacobs.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 132px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Kadronun en yaşlısı Concerto Köln Orkestrasını yöneten ve Solimano projesinin yaratıcısı Belçikalı Barok müzik uzmanı René Jacobs. Onun yaşı pek belli değil. Ancak günün yirmi dört saatinin yirmi saatini bu projenin her türlü girdisi ve çıktısıyla uğraşmakla geçirdiği halde pek yorulmuş gibi gözükmediğine göre, o da genç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Provalar bazen beş bazen altı saat sürmesine rağmen genç kadro dikkatinden ve neşesinden bir şey yitirmiyor görünürde. Hepsi rollerini uykuda bile söyleyebilecek kadar iyi bellemişler. Hepsi İtalyanca, Almanca, İngilizce ve Fransızca’yı ana dili gibi konuşabiliyor. Hepsi ipincecik, sağlıklı ve sporcu yapılı. Hepsi alçak gönüllü ve esprili. Yepyeni bir operacı tipi ile karşı karşıyayız anlayacağınız. “Sesim kısılır, üşürüm, yorulurum” demeden keyifle müzik yapan, inanılmaz ses tekniği ve ustalıklarla donanmış, çeşitli müzik stillerine kolaylıkla adapte olabilen yeni bir operacı kuşağı yetişmiş dünyada da bizim pek haberimiz olmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz ne yazık ki elli yıldır berbat baş - rejisör, berbat baş - dekoratör ve berbat solistlere tahammül etmeye mahkûm edilmişiz. Sonra da şaşmışız “neden ülkemizde opera yeterince sevilmiyor?” diye. Oysa sıkıntılı ben, üç gün üst üste dört - beş saat ayni operayı seyretmek ve dinlemekten bıkmadığıma göre demek ki bu işin bir sırrı var. Suç operayı sevmeyenlerde değil, bunca yıl ellerindeki bütçeyi ve olanakları beceriksizce ve bilgisizce berbat prodüksiyonlara harcayıp, operayı sevdirmeyenlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22TEvzI2-I/AAAAAAAAAds/i8bzy7py86E/s1600-h/ingres.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435162035065773026" src="http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22TEvzI2-I/AAAAAAAAAds/i8bzy7py86E/s200/ingres.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 157px;" /&gt;&lt;/a&gt;“Solimano” operası kusursuzluğu hedefleyen ve hedefine ulaşan bir prodüksiyon. Salonun ışıkları karardığında sahnenin önündeki yarı saydam perdeye Fransız ressam Antoine de Favray ‘in (1706-1798) “Padişah Otağı” tablosunun dev benzerinin yansıtıldığını görüyoruz. Müzikle birlikte perde kalktığında sahnede, sedefli nalınları ile gezinen cariyeler, buharlar içinde yıkanan harem ahalisi ile yüz yüze geliyoruz. Sanki Jean-August Dominique Ingres ‘in “Türk Hamamı” tablosu ile karşı karşıyayız. Bir sonraki sahnede ise yine harem dairesindeki bir &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4g_G6SHDJI/AAAAAAAAAgo/o8EIMAnrwHg/s1600-h/antoine+de+favray+residence.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442669537634225298" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S4g_G6SHDJI/AAAAAAAAAgo/o8EIMAnrwHg/s200/antoine+de+favray+residence.jpg" style="cursor: hand; float: right; height: 76px; margin: 0px 0px 10px 10px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;odanın pencerelerinden Antoine de Favray’in “Boğaz Manzarası”nı seyrediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılıyor ki “Solimano”yu sahneye koyan ve ayni zamanda Staatsoper’in şimdiki intendantı yani yönetmeni rejisör Georg Quander ile dekor ve kostümlerin yaratıcısı Herbert Kapplmüller, Avrupalı orientalist ressamların eserlerini, ayrıca Osmanlı minyatürlerini ayrıntılı biçimde inceleyerek hem mizanseni hem de mizansene yardımcı olacak görsel malzemeyi çok ince bir zevkle stilize etmişler. Kostümler sade ama belli ki en güzel ipekler, en güzel kadifeler, en güzel atlaslar kullanılmış. Oluk oluk para dökülmüş bu prodüksiyona ama gösterişten kaçınılmış. Gösteriş yerine 18. yüzyıl sanat beğenisinin çağdaş bir yorumunu yaratmak için çaba gösterilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat ayının sonuna kadar Berlin Staatsoper’de sahnelenecek olan “Solimano”,&lt;br /&gt;22 Mayıs 1999’da eserin 1753 yılında ilk temsilinin verildiği Dresden’de, neredeyse 250 yıl sonra yeniden canlandırılacak. Avrupalı gözüyle Osmanlı’nın ne olduğunu merak eden, yolu Berlin’e ya da Dresden’e düşecek olan sanatseverlere duyurulur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-6890362409564186385?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/6890362409564186385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/berlin-devlet-operasinda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6890362409564186385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/6890362409564186385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/berlin-devlet-operasinda.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22OLimhrbI/AAAAAAAAAdM/ep5y9GxBvlA/s72-c/kanuni+suleyman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-9081913110577689649</id><published>2010-01-31T09:18:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:24:38.888-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S216LgRJIoI/AAAAAAAAAcc/iHl4jowYCfs/s1600-h/figaro"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;“YARIM BARDAK SU" VE AYHAN AYDAN&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Filiz Ali&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435135552533700786" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S216_QreILI/AAAAAAAAAck/fq6wBVaONk0/s320/figaro%27nun+d%C3%BCg%C3%BCn%C3%BC,+orhan+g%C3%BCnek,+ayhan+aydan,+vedat+g%C3%BCrten,+necdet+demir.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 214px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 320px;" /&gt;&lt;br /&gt;Tarık Günersel’in yazdığı, Ayda Aksel’in opera sanatçısı Ayhan Aydan’ı, Can Gürzap’ın da Başbakan Adnan Menderes’i canlandırdığı “Yarım Bardak Su” adlı oyun hakkında basında çıkan yazılardan birinde Ayda Aksel, Ayhan Aydan’la ilgili araştırmalar yaptığını ama fotoğraflarını bile bulamadığını söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayhan Aydan, Atatürk’ün belki de çağdaşlığa yönelik en önemli projesi olan Müzik Devrimi’nin hiç yoktan yarattığı opera mucizesinin ilk yıldız sanatçılarından biriydi. Onun sahne fotoğraflarının Devlet Opera ve Bale kurumlarının arşivlerinde bulunmamasını anlamak çok güç. Bunca yıl sadece Adnan Menderes’in “Bebek Davası” ile basında anılan Ayhan Aydan’a yapılan haksızlığın boyutları üzerinde düşünmek bile istemiyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk yıldır hep aynı teraneyi duymak zorunda kalıp, başından geçen bu korkunç dramı tekrar tekrar yaşamak zorunda bırakılan bu insanın bir zamanlar yeni kurulan Devlet Operası’nın en gelecek vadeden yıldızı olduğunu bugünün okurlarının da bilmek hakları sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S36QESviH8I/AAAAAAAAAe0/l4SQRepUwb8/s1600-h/ayhan+aydan.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439943803335221186" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S36QESviH8I/AAAAAAAAAe0/l4SQRepUwb8/s200/ayhan+aydan.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 127px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;Ayhan Aydan, 1943-44 ders yılı sonunda Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Opera bölümünden mezun oldu. Konservatuar 1936 yılında kurulmuş ve ilk mezunlarını da 1939-40 ders yılında vermişti. Ayhan Aydan öğrenciliği boyunca o zamanlar Tatbikat Sahnesi adıyla önce Cebeci’deki Konservatuar Binasında, daha sonra da eski Halkevi Binasında verilen opera temsillerinde, örneğin Mozart’ın ilk gençlik yılları bestelediği Bastien ve Bastienne gibi operalardaki ufak tefek rollerde sahneye alışmış ve öğretmenlerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22yM7t8DEI/AAAAAAAAAd0/38T6ubRf67o/s1600-h/carl+ebert.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435196260564601922" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22yM7t8DEI/AAAAAAAAAd0/38T6ubRf67o/s200/carl+ebert.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 200px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 137px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu öğretmenlerden en önemlisi Berlin Devlet Operası yöneticisi iken Hitler’in uygulamalarına karşı geldiği için ülkesini terk etmek zorunda kalarak Türkiye’ye gelen ünlü tiyatro ve opera yönetmeni Carl Ebert’ti. Carl Ebert, Ayhan Aydan’da gördüğü cevheri değerlendiren, ona Avrupa’nın kapılarını açacak olan yolu gösteren kişiydi. Aydan’ın Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” operasındaki Susanna rolü ile gerçek opera sanatçılığı dünyasına attığı ilk adımdaki başarılarını, Smetana’nın “Satılmış Nişanlı” operasındaki Marjenka ve Puccini’nin “La Bohéme”operasındaki Mimi rolleri izlemişti. Ayhan Aydan, bir yandan sahne üzerindeki enerjisiyle, sempatikliğiyle, bir yandan da lirik soprano sesinin güzelliği ile Carl Ebert’in gözdesi olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş bittikten sonra Carl Ebert önce Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya gitti, Avrupa’daki ilk durağı İngiltere’deki Glyndebourne Opera Festivali idi. Savaş öncesinde 1934’de kendisi gibi bir mülteci olan ünlü orkestra şefi Fritz Busch ile Sussex’deki bir malikanenin opera sever sahiplerinin desteğiyle kurdukları mücevher değerindeki küçük “boutique” operada önceleri sadece Mozart operaları sahneye koyuyorlardı. Savaş dolayısıyla devam edemeyen Festival savaştan sonra yeniden canlanmıştı.&lt;br /&gt;Carl Ebert, Festival’in savaştan sonraki ilk sezonunda Ayhan Aydan’ı Mozart’ın “Figaro’nun Düğünü” operasındaki Susanna rolü için Glyndeboune’a götürerek genç Türk sopranosunun eline dünyaya açılması için gerekli anahtarını vermişti. Ne var ki bu anahtarı kullanmadı ya da kullanamadı Ayhan Aydan.&lt;br /&gt;Belki devlete olan zorunlu hizmeti dolayısıyla yurt dışında angajman almak için izin alamadı, belki o sıralarda evlendiği orkestra şefi Hasan Ferit Alnar, karısının Glyndebourne’a gitmesine izin vermedi. Fakat, sebebi ne olursa olsun Türk operası Ayhan Aydan’ın kaderindeki bu yol ayırımında seçtiği yön nedeniyle dünya çapında olabilecek bir sanatçısını yitirdi, ve bugün Ayhan Aydan adı sadece Adnan Menderes bağlamında hatırlanan bir ad ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf:&lt;br /&gt;Ankara eski Halkevi sahnesi: Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operası sırasında,&lt;br /&gt;Ayhan Aydan, Orhan Günek, Ruhi Su (fotoğraf Sabahattin Ali arşivi)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-9081913110577689649?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/9081913110577689649/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/yarm-bardak-su-ve-ayhan-aydan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9081913110577689649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/9081913110577689649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/yarm-bardak-su-ve-ayhan-aydan.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S216_QreILI/AAAAAAAAAck/fq6wBVaONk0/s72-c/figaro%27nun+d%C3%BCg%C3%BCn%C3%BC,+orhan+g%C3%BCnek,+ayhan+aydan,+vedat+g%C3%BCrten,+necdet+demir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-8496583550869129452</id><published>2010-01-31T09:12:00.000-08:00</published><updated>2010-04-06T13:25:57.926-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;strong&gt;ARTURO TOSCANİNİ: 1867-16 OCAK, 1957&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FİLİZ ALİ&lt;br /&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435147479542617202" src="http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22F1gP_VHI/AAAAAAAAAcs/4M_K3FKyHz0/s320/toscanini2.jpg" style="cursor: hand; display: block; height: 320px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 269px;" /&gt;&lt;br /&gt;Arturo Toscanini 1957’de öldüğünde 90 yaşındaydı ve son konserini 87 yaşındayken kurucusu olduğu NBC Senfoni Orkestrası ile vermişti. 20. yüzyıl müziğine damgasını vuran bu deli fişek İtalyan orkestra şefi hayatı boyunca Avrupa, Güney ve Kuzey Amerika müzik ortamında fırtına gibi esmişti. Asıl kalıcı ününü ses kaydı teknolojisi ile çok erken başlayan yakın ilişkisi sayesinde kazanmış olan Toscanini’nin hayatı zaten hep ilklerle doluydu. Wagner ve Debussy operalarını Milano La Scala operasında ilk defa İtalyan dinleyicisine sunan oydu. Puccini’nin La Bohéme, La Fanciulla del West ve Turandot operalarının ilk temsillerini o yönetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927’de New York Filarmoni Orkestrası’nın başına getirildiğinde Şostakoviç, Prokofief, Kodaly, Morton Gould, Samuel Barber gibi o zaman için çok yeni olan bestecilerin eserlerinin ilk çalınışlarını gerçekleştirmişti. Wagner operalarını sadece Alman şeflerin yönettiği Bayreuth’a davet edilen ilk İtalyan şefti. 1931’de Mussolini’nin Faşist kabadayılarına ilk karşı çıkan müzisyen de oydu. Faşist rejim boyunca vatanı İtalya’ya ayak basmama kararını uygulayan da o. 1933’de Nazilerin Bruno Walter’i Leipzig ve Berlin’deki şeflik görevlerinden azletmesi ve yine Berlin’de Otto Klemperer’in Nazi gençler tarafından tartaklaması üzerine Toscanini, Hitler’i protesto amacıyla Bayreuth Festival’ine katılmaktan vazgeçmiş ve Winifred Wagner’e yazdığı mektupta bu protestosunun katiyen üstat Wagner’e karşı olmadığının özellikle altını çizmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toscanini doğduğunda Rossini, Verdi, Wagner, Brahms hayattaydı. Mahler, Puccini ve Debussy yaşıtı sayılırdı. Oysa Toscanini adı hep kendinden en az bir kuşak sonra dünyaya gelen Bruno Walter, Otto Klemperer ya da Wilhelm Furtwaengler ile yani 20. yüzyılın en önemli şefleri arasında anıldı. Çünkü o müzik dünyasındaki asıl ününü 70 yaşından sonra başına geçtiği NBC Senfoni Orkestrası ile yaptığı plak, radyo ve televizyon kayıtlarına borçluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon teknolojisi daha emekleme dönemindeyken Amerika’nın iki dev yayın şirketi NBC ve CBS, programlarına kalite katmak amacıyla senfonik müziğe yönelmişlerdi. 1937’de NBC yöneticisi General David Sarnoff kesenin ağzını açmış, Amerika ve Avrupa’nın en iyi orkestra müzisyenlerini neredeyse satın almıştı. Başlarına da şef olarak Toscanini’yi getirince bu kusursuz orkestra klasik müzik repertuarının tüm önemli ve hatta önemsiz eserlerini kaydedip, plak, radyo ve televizyon kanalıyla dünyaya yaymaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toscanini 17 yıl NBC Senfoni Orkestrası’nı yönetti. En önemli kayıtların yapıldığı bu yılların sonuna doğru Maestro, 80’li yaşlarına girmişti bile. Bugün Toscanini’nin NBC Senfoni Orkestrası ile yaptığı kayıtlar RCA tarafından 71 albümde, 82 CD olarak, televizyon kayıtları da 2 albümde toplanmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wagner müziğini en iyi yorumlayan İtalyan olarak da tarihe geçen Maestro Toscanini’nin Beethoven’in 9 Senfonisi’nin değişik zamanlarda yapılmış çok farklı kayıtlarını da bu albümlerde bulmak mümkün. Ayrıca Arthur Rubinstein, Rudolf Serkin, ya da damadı (kızı Wanda ile evliydi Horowitz) Vladimir Horowitz gibi 20. yüzyılın efsaneleşmiş piyanistleri ile, kemancı Jascha Heifetz, soprano Renata Tebaldi, Zinka Milanov, ya da Licia Albanese gibi 20. yüzyılın unutulmaz müzisyenleri ile yaptığı tarihi kayıtlar bugün koleksiyonerlerin listelerinin başında yer alıyor. Ölümünden bu yana 50 yıl geçmiş olmasına rağmen Toscanini bütün zamanların en tanınmış orkestra şefi olmaya devam ediyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-8496583550869129452?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/8496583550869129452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/arturo-toscanini-1867-16-ocak-1957.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8496583550869129452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/8496583550869129452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/arturo-toscanini-1867-16-ocak-1957.html' title=''/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22F1gP_VHI/AAAAAAAAAcs/4M_K3FKyHz0/s72-c/toscanini2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-444158398651515772</id><published>2010-01-29T06:00:00.000-08:00</published><updated>2010-02-06T07:11:34.806-08:00</updated><title type='text'>IGOR STRAVINSKY 125 YAŞINDA</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22GjlDVNxI/AAAAAAAAAc0/UGaL5v0zunI/s1600-h/stravinsky.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435148271105685266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 218px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22GjlDVNxI/AAAAAAAAAc0/UGaL5v0zunI/s320/stravinsky.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;29 Mayıs 1913 akşamı genç bir Rus besteci Paris’teki Champs-Elysées Tiyatro’sunda çağın ilk müzikal skandalını gerçekleştirdi. Bestecinin adı Igor Stravinsky, eserin adı ise Bahar Ayini idi. Eserin ilk ölçülerinde dinleyiciler arasında bulunan Fransızların tanınmış bestecisi Camille Saint-Saens homurdanarak paldır küldür salonu terk etti. Ardından protestolar, “yuh” sesleri orkestranın sesini bastırdı. Dinleyiciler arasında kavgalar patlak verdi ve böylece müzikte “Modernizm” başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris skandalının kahramanı Stravinsky, 17 Haziran, 1882’de St. Petersburg civarında dünyaya gelmiş, çocukluğu opera şarkıcısı olan babasının peşinde kulislerde geçmiş, besteciliği, özellikle zengin orkestra renklerini kullanmayı Rimsky-Korsakov’tan öğrenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman Rus sanatının Avrupa’ya açılma zamanıydı. Serge Diaghilev’in kurduğu Rus Balesi, Paris’i kasıp kavurmakta ve Diaghilev bu baleyi besleyecek genç yetenekler keşfetmek derdindeydi. Stravinsky’yi 1910’da Paris’e bale kumpanyası için besteler yapmak üzere davet etmesi ile müzik dünyası Ateş Kuşu, Petruşka ve Bahar Ayini gibi “Modern Müzik” kavramının ilk yaratılarını kazanmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluk kısa ömürlü oldu ne yazık ki. Stravinsky, 1910 ile1917 yılları arasında babasını, iki erkek kardeşini ve Rusya’yı kaybetti. Sürgün olarak yaşamaya tahammül edebilmek için Rusya’yı unutmaya karar verdi. O güne kadar bestelediği eserlerdeki “Rus” özelliklerini inkâr etmeye kadar vardırdı işi. Paris’in entelektüel sanat çevrelerinin aranan adamı oldu. Cocteau, Proust gibi yazarlar, Poulenc, Ravel gibi besteciler ve Picasso ile Coco Chanel gibi görsel sanatların dâhileri ile düşüp kalkıyor, kendisini “ben bir kozmopolitim” diye tanıtıyordu artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeni Klasik” üslubu benimsemesi de bu “kozmopolit” olma isteğinin bir sonucuydu kuşkusuz. Hatta 1927’de bestelediği Oidipus Reks opera-oratoryosunda kendi dili Rusça yerine Latinceyi kullanarak Rusya ve Rusça ile bağlarını koparma gayreti içine girmişti. Ne var ki 1962’de 80 yaşına geldiğinde artık vatan hasretine dayanamayıp Rusya’ya gitmeye karar vermiş ve uçaktan iner inmez Sovyet basınına “Hayatım boyunca Rusça konuştum, Rusça düşündüm, kendimi Rusça ifade ettim, müziğimde Rus karakteri hep var oldu” diye demeç vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917’den sonra önce İsviçre sonra Fransa’da sürgün hayatı yaşayan bestecinin göçebeliği II. Dünya Savaşı dolayısıyla Amerika’da önce Hollywood sonra New York’da devam etti. Amerika’da yine kendisi gibi bir Rusya sürgünü olan koreograf George Balanchine ile yaptığı işbirliği sonucu bale ve müzik dünyası Orpheus (1948) ve Agon (1957) gibi çok sayıda eser kazandı. Uzun yaşamı boyunca denemediği müzik biçimi kalmamıştı Stravinsky’nin. Senfoniler, konçertolar, oratoryolar, dünya kadar koro eseri ve tabii bale müzikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stravinsky, 6 Nisan 1971’de 88 yaşında New York’da öldü ama yeryüzünde St. Petersburg’a benzeyen tek kent olarak sevdiği Venedik’te San Michele adasında Diaghilev’in de mezarının bulunduğu mezarlıkta yatmayı vasiyet etti ve oraya gömüldü.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3677845101213272357-444158398651515772?l=filizali.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://filizali.blogspot.com/feeds/444158398651515772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/igor-stravinsky-125-yasinda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/444158398651515772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3677845101213272357/posts/default/444158398651515772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://filizali.blogspot.com/2010/01/igor-stravinsky-125-yasinda.html' title='IGOR STRAVINSKY 125 YAŞINDA'/><author><name>Filiz Ali</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11874016585368582224</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='21' src='http://2.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/TN5Om7P6zbI/AAAAAAAAAyw/aGUVDvbEFB0/S220/roussiko%2527da%2Bfa.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S22GjlDVNxI/AAAAAAAAAc0/UGaL5v0zunI/s72-c/stravinsky.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3677845101213272357.post-4956918126734159891</id><published>2010-01-28T08:31:00.000-08:00</published><updated>2010-03-06T11:54:42.029-08:00</updated><title type='text'>KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE MÜZİK DEĞERLENDİRMESİ VE ELEŞTİRİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qKLBrXrbI/AAAAAAAAAec/3jZjBRTNYfg/s1600-h/adorno.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5438811422036831666" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 199px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qKLBrXrbI/AAAAAAAAAec/3jZjBRTNYfg/s200/adorno.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;TÜRKİYE FELSEFE KURUMU’NUN “FELSEFE AÇISINDAN SANAT” KONULU İSTANBUL SEMİNERLERİ KAPSAMINDA 30 KASIM 2002 TARİHİNDE SUNULAN BİLDİRİ METNİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Theodor W. Adorno (1903-69), 1944 yılında Max Horkheimer ile birlikte hazırladığı ve ancak 1947’de Amsterdam’da yayınlayabildikleri Dialektik der Aufklarung /Aydınlanma Diyalektiği adlı kitabında, kapitalizmin toplumu “gerçek sanat” yerine “kültür endüstrisi”nin ürünleriyle beslediğini ve böylece kitleyi edilginleştirerek doyurduğunu, politik bakımdan uyuşturduğunu; popüler kültürün insanları edilgin doygunluğa sürüklediğini ve kapitalist sistemi alaşağı etmek dürtüsünü yitirmesine yol açtığını da savunur. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qJoH8KzEI/AAAAAAAAAeU/Exnb8kR7GsI/s1600-h/horkheimer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5438810822422481986" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 168px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_ac2tZ1JI56o/S3qJoH8KzEI/AAAAAAAAAeU/Exnb8kR7GsI/s200/horkheimer.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kültür endüstrisi halka, anlaşılması belki ilk ağızda zor olan ama eleştirel yapısı ile insanları sosyal hayatlarını sorgulamaya yöneltecek “gerçek sanat” biçimleri yerine, incelikten yoksun, âdileşmiş duygusal ürünler sunar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür endüstrisi, yapay gereksinimler yaratır. Kapitalist sistem tarafından yaratılan bu yapay gereksinimler, yine kapitalist sistem tarafından doyurulur. İnsanların gerçek gereksinimleri olan özgürlük, kendini ifade gücü ve yaratıcılığı, gerçek yaratıcı mutluluk; yerini yapay mutluluklar ve güdümlü bir yaşam tarzına bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tüketim malı fetişizmi”, pazarlama, reklam ve medya endüstrileri yoluyla insanların toplumsal ilişkileriyle kültürel deneyimlerinde ölçüyü ve değerlendirmeyi parayla ayarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Popüler medya ve müzik ürünleri tek tip olmalarıyla dikkat çekerler. Bu ürünler birbirlerinden farklı görünmekle birlikte temelde birbirlerine benzer biçimde formüle edilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kültür Endüstrisi ürünleri çok duygusaldır. Ne var ki, Adorno bu duygusallığın aslında bir katarsis olduğunu iddia eder. Acıklı ve duygusal bir film seyrettiğimizde ya da böyle bir şarkı dinlediğimizde gözlerimiz dolar, hatta belki hıçkırarak ağlayabiliriz. Ama bu duygu geçicidir, geçtikten sonra da kendimizi eskisine oranla daha iyi hissederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno ve Horkheimer’e göre “popüler müzik” kitlenin “dikkatini dağıtma”, kitlenin işsizlik, parasız kalma, veya savaş korkularını, endişelerini rahatlatma, konsantre olma zorunluğunu kaldırma görevlerini üstlenir. Popüler müziğe kitle iki türde tepki verir. Bunlardan biri “ritmik boyunduruk”, öteki ise “duygusal boyunduruk”tur. “Ritmik boyunduruk”, kitlenin otoriter kollektivizme masoşist bir yaklaşımla ayak uydurmasıdır. Adorno’ya göre: “Dinleyicinin kendi mutsuzluğu ile barışmasına, gözyaşı dökmesine izin veren, böylece toplum baskısını bir an için unutup içindekini dökmesini sağlayan müzik” ise “duygusal boyunduruk”dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, öz
