20 Aralık 2011 Salı


MÜZİK YARATICILARININ ZAMAN İÇİNDE YOLCULUĞU


Pelin Halkacı Akın
Metin Ülkü
Kasım ayının 11’inde Borusan Müzik Evi’nde kemancı Pelin Halkacı Akın ile piyanist Metin Ülkü, ülkemizdeki 20. yüzyıl çoksesli müzik yaratıcılığına damgasını vurmuş bestecilerimizin bazılarının eserlerinden oluşan bir konser verdiler. Konserin amacı sanatçıların “Yolculuk” adını verdikleri CD’nin tanıtımı idi. CD’nin özelliği, birinci ve ikinci kuşak Türk bestecilerinin keman-piyano için besteledikleri eserlerden önemli bir kesit sunmanın yanında 2011 yılında 90 yaşına giren ikinci kuşak bestecilerimizden İlhan Usmanbaş’ın Keman-Piyano Sonatı’nın ilk kez bu CD ile kayıt altına alınmasıydı.

Emre Senan, Aykut Köksal, İlhan Usmanbaş
Son birkaç yıldır 20. yüzyılın son 20 yılında dünyaya gelmiş olan genç müzisyenlerin Türk bestecilerinin eserlerine bir başka gözle baktıklarını, birinci ve ikinci kuşak bestecilerini yeniden keşfettiklerini, akranları olan bestecilere eser ısmarlamaya başladıklarını görmekteyiz. Sonuçta biliyoruz ki, icracı bestecinin yaratıcı gücünü, besteci de icracının hayal gücünü besler.

Müzik sanatının yaratıcılarının, resim, heykel veya edebiyat sanatlarını yaratanlara kıyasla önemli bir handikapları var. Ressam veya heykeltraşın  kendinden başka icracıya ya da yorumcuya ihtiyacı yoktur örneğin. Eserini  tasarlar, belki bazen çıraklarının yardımı ile yaratır ve bitirir. Edebiyatçı ise, çırağa bile gereksinim duymadan tümüyle kendi başına tamamlar ve okuyucuya sunar yaratısını. Bestecinin durumu ise farklıdır. Onun yarattığı seslerden, ritmlerden, titreşimlerden oluşan eseri, kağıt üzerinde yazılı notalardan okuyarak, anlayarak, hissederek seslendiren icracılara ihtiyacı vardır bestecinin.

Çok eski zamanlardan 20. yüzyıla gelene kadar bestecilerin hemen hepsinin aynı zamanda icracı da olduklarını unutmayalım. Vivaldi’nin ya da Paganini’nin kendi besteledikleri keman konçertolarını, Mozart, Beethoven, Chopin, Liszt, Brahms, Rachmaninof gibi pek çok bestecinin yazdıkları piyano eserlerini, konçertoları, sonatları konserlerinde kendilerinin çalması, eşlik edecek orkestra üyelerini kendileri toparlayıp, yönetmeleri yüzyıllar boyu olağandı.

Operaya gelince: durum farklıydı tabii ki. Kalabalık sahneler, karmaşık sahne trafiği, görkemli dekorlar, pırıltılı kostümler, diktatör ruhlu rejisörler, kaprisli kadın ve erkek şarkıcılarla bestecinin tek başına başa çıkabilmesi beklenemezdi.  Zaten Wagner’in Gesamtkunstwerk yani “total sanat” fikrini uygulaması ile işler iyice zıvanadan çıkmıştı. Wagner’den sonra Gustav Mahler ve Richard Strauss gibileri, kendi orkestra eserlerini yöneten besteciler olarak 19. yüzyıl sonuna hatta, 20. yüzyıl başlarına kadar direndiler. Ancak, 20. yüzyılda, kendi işini kendi gören, yani hem yaratan hem de icra eden besteciler devri bir kaç istisna dışında büyük ölçüde tarihe karışmış oldu.

Dünya 20. yüzyılın ilk yarısında iki büyük topyekûn savaşla altüst olduğunda sanatçının konumu da, toplum içindeki yeri de, önemi de, amacı da altüst olmuştu. Geri dönülemezdi bu dönemeçten. 20. yüzyıl bestecisi ölümleri, katliamlari, yıkımı görmüş, büyük acılar yaşamıştı. Olanlara  isyan ederken, hayal dünyasında, zihninde tatlı melodiler, neşeli dans ritmleri barındırmıyordu 20. yüzyıl bestecisi. O unutmayı yeğliyorsa da bilinç altına yerleşmiş olan yıkım, yarattığı müziği de ister istemez etkisi altına alıyordu. Öte yandan gelişen teknolojiye duyduğu merak ve hayranlıkla yaratıcılığını gitgide bireyselleştirdi, icracıya muhtaç olmadan eserini seslendirme yolları ararken çoğu besteci deneyselliği kendine amaç edindi.

Yüzyıllardır süregelen geleneksel formlar, teoriler, çalgı tekniklerini birer birer parçaladı besteciler. Yepyeni formlar, ya da formsuzluklar, geleneksel çalgıların dışında ses üreten aygıtlar, teknolojik buluşların müzik üretmeye eklenmesi gibi dinleyiciyi şoke eden gelişmeler peşinde koştular. Denemelerini, araştırmalarını, yaratı süreçlerini eskinin üzerine ekleyeceklerine, eskiyi toptan reddetti çoğu.

Batı müzik dünyası yüzlerce yıllık geleneği ile böylesine cebelleşirken, çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyet’inin “müzik tahsil etsinler” diye burs verip Avrupa’ya gönderdiği genç besteciler 1920’lerden başlayarak balıklama atladıkları 20. yüzyıl müzik dünyasının yeni estetiklerine, tekniklerine hızla uyum sağlayıp eserler vermeye başlamışlardı. Doğruyu söylemek gerekirse, son yıllarda çeşitli TV kanallarında ya da yazılı basındaki “köşe”lerde ver yansın edilen, bazen küçümsenen bu 1. kuşak bestecilerimizin eserlerini uzun yıllar boyunca yerli icracılarımız da ne yazık ki ihmal etmişlerdi.

Batı’nın bin yıllık çok seslilik geleneğini bir çırpıda geride bırakıp 20. yüzyıla doğrudan uyum sağlayan bu bestecilerin aslında hiç yabancılık çekmediklerini görürüz. Bagajlarında o bin yıllık geleneğin ağırlığı olmadığından batılı meslektaşlarına oranla daha rahat hareket ettikleri bile söylenebilir. Ancak, onlar da kendilerine sunulan bu olağanüstü ayrıcalığın ilelebet süreceğini sanıp, kendilerinden sonra gelecek olan müzisyenlerin tümünün önünü açacak girişimleri örgütlemeyi akıl etmemişlerdi.

Türk Beşleri diye tarihe geçen Rey, Saygun, Alnar, Erkin ve Akses, aralarında anlaşıp bir Besteciler ve Müzisyenler Birliği kurmayı belki akıllarından geçirdiler ama gerçekleştirmediler. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek teker teker kendi kariyerlerini sağlama almayı tercih ettiler. Birinci kuşağın yararlandığı ayrıcalıkların yıllar geçtikçe azaltıldığını, ikinci ve üçüncü kuşak bestecilerimizin bu ayrıcalıklardan kademe kademe uzaklaştırıldıklarını hep gördük. Hele üçüncü kuşak bestecilerimizden olup, birbirlerinden çok farklı kulvarlarda özgün eserler veren Cengiz Tanç, Muammer Sun ve İlhan Baran bence icracılarımız tarafından en çok ihmal edilenler arasındaydılar. 

Gerçi, öyle anlaşılıyor ki herşeyin bir zamanı var. Bir de bakıyoruz, 21. yüzyıla gelindiğinde gitgide artan sayıda mesleğinde hızla ilerlemiş, yurt içinde ve dışında kendini kanıtlamış icracılarımızın sayıları katlanarak artmakta. Kimi yurt içinde kimi de yurt dışında yaşayan bu müzisyenler, genç, yaşlı, yaşayan, yaşamayan, her cenahtan bestecimizin eserleri arasından seçtiklerini hem daha çok icra ediyorlar hem de çok nitelikli CD’ler yapmaktalar.
Kemancı Pelin Halkacı Akın’ın, piyanist Metin Ülkü ile kaydettiği “Yolculuk” adlı CD de işte bu çalışmalardan sadece biri. CD, Bülent Tarcan’ın 1944-45 yıllarında bestelediği ve kırk yıl sonra 80’li yıllarda yeniden elden geçirdiği keman sonatının Sirto bölümüyle başlıyor. İkinci eser Necil Kâzım Akses’in Poéme’i. Akses, eseri Viyana’da 1930 yılında yazmış. Ardından İlhan Usmanbaş’ın Keman - Piyano Sonatı  geliyor. 1945-48 arasındaki öğrencilik yıllarının ürünü. Sırada Ahmet Adnan Saygun’un kemancılar tarafından en sevilen eseri olan Demet (1955-56) var. Kemancılar Demet’in Horon ve Sepetçioğlu bölümlerini resital programlarında çalmaya bayılırlar. Pelin Halkacı Akın ve Metin Ülkü’nün yorumladıkları son eser Ulvi Cemal Erkin’in Keman ve Piyano için Üç Parça’sı (1929-30). CD’nin kitapçığındaki etraflı eser tanıtımlarını ve yorumları Özkan Manav yazmış. Müzisyen ve müzikseverlerin CD koleksiyonlarında mutlaka bulunması gereken belge niteliğinde üstün nitelikli bir çalışma “Yolculuk”.



9 Aralık 2011 Cuma


MÜZİK EĞİTİMİ HER ÇOCUĞUN HAKKI

Antik çağların ünlü feylesofları Eflatun ve Sokrates’e göre, devlet adamı yetiştirirken öncelik müzik ve spor eğitimine verilmeliydi. Zira “müzik” ruhu, “spor” da bedeni geliştirirdi. Devlet adamı olacak çocuk, bir yandan bedenini geliştirirken, diğer yandan beyniyle ruhunu geliştirecek olan müziği içselleştirecek, güzel konuşmayı, hikaye anlatmayı, hitabeti ve tabii en önemlisi düşünmeyi öğrenecekti. Sokrates ve Eflatun öğretisine sadık kalan insanoğulları yüzyıllar boyunca müzik ve sporun yararını gördüler.

Müzik sadece devlet adamı olsun diye yetiştirelen çocukların değil dünyadaki bütün çocukların ruhlarının beslenmesi için gerekli. Hatta değil “devlet adamı”, hiç bir şekilde “adam” olamayacak koşullarda  yaşayan çocuklar için daha da çok gerekli aslında. Venezuela’da José Antonio Abreu adında bir iktisatçı/müzisyen, “adam” olmaları söz konusu bile edilemeyecek sokak çocukları ile böyle bir “mucize” yakalamış işte. 1975’de yani 36 yıl önce tohumları atılan bu mucizenin sonuçlarını İstanbullu müziksever 2011 Ağustos ayında gözleriyle görüp, kulaklarıyla duyma şansına ulaştılar.

Vaktiyle Caracas sokaklarında uyuşturucu çetelerinin, türlü çeşitli suç şebekelerinin kolaylıkla avladığı yoksul, kimsesiz çocuklara sahip çıkan “El Sistema” kısaca “Sistem”in yaratıcısı Abreu’nun sokaklardan müzikle kurtardığı çocuklar büyümüş ve koskoca bir Senfoni Orkestrasının elemanları olarak dünyayı gezer olmuşlardı. Güney Amerika’nın özgürlük kahramanı Simon Bolivar adı verilmişti bu orkestraya. Orkestranın şefi de vaktiyle Caracas’ın teneke mahallelerinde sefalet içinde yaşamaya çalışan çocuklardan biri olan Gustavo Dudamel idi.

El Sistema’nın bunca başarılı olmasında ve bütün kıtaya hatta dünyaya yayılmasında Abreu’nun iktisatçı/müzisyen kimliğinin yanı sıra devletle kurduğu ilişkilerin isabetli olması da rol oynuyor. El Sistema başından beri Venezuela Kültür veya Eğitim Bakanlığı’na değil Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı. Bugün sadece Venezuela’da 102 Gençlik 55 de Çocuk Orkestrası var. Aşağı yukarı yüz bin genç El Sistema programı kapsamında müzik eğitimi ile suça eğilimli çocuk ve gençleri rehabilite etmekte. Program, Aile, Sağlık ve Spor Bakanlığı denetiminde hizmet veriyor. Hugo Chavez hükumeti yıllardır programın arkasındaki en büyük destek.
1975 yılında ilk kez uygulanmaya başlanan El Sistema’nın yetiştirdiği gençlerin dünya müzik merkezlerine ulaşabilecek seviyeye gelmeleri tam 32 yıl sürmüş. Burada sabır ve kararlılık çok önemli. Bütün dünya ancak 2007 yılında New York’da Carnegie Hall, ve Londra’da BBC Proms konserlerinden sonra bu Venezuela mucizesini öğrenmiş. Uzun lafın kısası öyle “armut piş, ağzıma düş” işi değil bu iş.

Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler Güher & Süher Pekinel ile Sahnede
Gelelim memleketimize. Geçtiğimiz Ekim ayının 11’inde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda özel bir konser vardı. Konserin başlığı Güher ve Süher Pekinel ile Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’di. Pekinellerin 2006 yılından bu yana başlatıp sürdürdükleri üç projeden birinin halk huzurundaki ilk denemesiydi bu konser. Üstün yetenekli çocukların en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü olanağı sağlamak amacıyla 1948 yılında kanun çıkaran Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2000’li yıllara gelindiğinde üstün yetenekli çocuklarla, müzikle, sanatla, kültürle ilgilenmekten vazgeçmişti. Nüfusu 26 milyon olan Venezuela’da 100.000 yetenekli çocuğa ulaşılabiliyorsa, 70 milyonluk ülkemizde en az 100 yetenekli çocuğun elinden tutulur diye düşünüyor insan.
Bugün üstün yetenekli çocukların doğru yolda eğitilmesinin ne denli önemli olduğunu en iyi bilenler arasında ilk akla gelen isimler Güher ve Süher Pekinel. Çünkü onlar, devletin vaktiyle önayak olduğu ama zaman içinde vazgeçtiği müzik eğitimi seferberliğine üç farklı ama birbirini tamamlayan proje ile başlamış durumdalar. Dördüncü proje de yolda. Bu yazıda ilk iki projeden söz etmek istiyorum.

Filmi geriye saracak olursak, Pekineller’in bu serüvene Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi’nden 2006 yılında aldıkları bir davet üzerine başladıklarını görüyoruz. Türkiye’nin her köşesinden seçilmiş üstün yetenekli çocukların eğitildiği Tevitöl öğrencilerinden çok etkilenen Pekineller, okulda bir müzik bölümü açmaya karar verdiler. Burada önemli olan Pekineller’in bölümün hem yönetimi hem de finansmanını üstlenmeleriydi. Verdikleri konserlerin gelirlerini bu projeye aktardılar. Öğrencilerin bu yeni yönetim anlayışı ile kısa zamanda elde ettikleri başarı düzeyi okul yönetimini de projeye kaynak sağlamaya yöneltti ve bölüm MEB müfredatı kapsamına alındı. Pekineller, kendi dünya çapında kariyerleri konusundaki titizliği hem müzik okulunun öğretmenlerinin seçiminde, hem de eğitimin sürekli denetiminde uyguladıklarından sonuç çok şaşırtıcı oldu. 4.5 yıl içinde 200 çocuk konser verebilecek düzeyde bir veya birkaç müzik aleti çalabilmeyi öğrendiler.

Pekineller’in ikinci projesi “G&S Pekinel Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler” burs programıydı. Projenin ana sponsoru Onduline Avrasya desteğiyle ülkenin bütün konservatuarlarında okuyan gençler arasında bir seçim yapıldı. Maksat, seçimi yapan jürinin seçtiği on genci dünyanın önde gelen müzisyen ve pedagogları ile buluşturmaktı. 1948 yılında İdil Biret’in Nadia Boulanger, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff gibi büyük müzisyenlerle buluşmasını hedefleyen “Harika Çocuklar Kanunu”nun sağladığı olanakları bugün Venezuela örneğinin tersine devlet değil özel sektör üstlenmek zorunda gözüküyor. Özetlemek gerekirse devletimizin 60 yıl önce şaşırtıcı bir ileri görüşle sorumluluğunu üstlendiği çocukları bugün şahıslar veya kurumlar desteklemek durumunda.

Yetenekler bir arada
11 Ekim 2011 akşamı Pekineller ve bir jüri tarafından seçilmiş olan, Onduline Avrasya’nın desteklediği 10 genç müzisyen tanıdık Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Dünyaya açılan bu genç yetenekler sırasıyla Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu Viyolonselist Dorukhan Doruk, ki Köln Yüksek Müzik Okulu’nda şimdi. Bilkent’ten Piyanist Yunus Tuncalı, Brüksel Koninklijk Konservatuarı’na devam ediyor. Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Viyolonselist Yusuf Çelik, Bremen Yüksek Müzik Okulu’nda Alexander Baillie’nin öğrencisi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan Piyanist Eren Aydoğan, eğitimine Tel Aviv’de Mehta-Buchanan Müzik Okulu’nda devam ediyor. Kemancı Kıvanç Tire, Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu. Şimdi Leipzig’de Mendelssohn-Bartholdy Yüksek Müzik Okulu’nda okuyor.

İki de klarinet sanatçımız var. Ege Banaz, İzmirli. 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun. Paris’teki Edgar Varése Konservatuarı’na kabul edilmiş. İkinci klarinetçimiz Yağızcan Keskin de İzmirli. O da 9 Eylül Ü. D. K.’da Ender Gülenler’in klarinet sınıfında yetişmiş. O da Paris’te şimdi. Seçilen yeteneklerin en genci 1997 Ankara doğumlu kemancı Elvin Hoxha. Babası da müzisyen Elvin’in. Elvin eğitimini Bilkent Üniv. Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’nda sürdürürken bir yandan da  aldığı bursla Zürich Yüksek Müzik Okulu’nda ünlü keman Profesörü Zakhar Bron ile çalışmakta. 1996’da Adana’da doğan Veriko Tchumburidze ise hem Mersin Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda 9. sınıfta annesi Lili Tchumburidze ile çalışmaya devam ediyor hem de Viyana Yüksek Müzik Okulu’nda ders veren dünyaca ünlü keman pedagogu Profesör Dora Schwarzberg’den ders alıyor.

12 Ekim’de Ankara’da Bilkent’te, 13 Ekim’de de İzmir’de Sabancı Kültür Merkezi’nde tekrarlanan bu konserlerde kendilerine yapılan yatırımı son kuruşuna kadar hakkettiklerini gördüğümüz bu genç yeteneklerin en iyi koşullarda eğitilmelerini sağlayan hayırseverlere bravo.
















26 Kasım 2011 Cumartesi

Venezuela Gecekondularının Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası

Simon Bolivar Gençlik Orkestrası
“El Sistema”, başının üzerinde doğru dürüst damı, sofrasında ekmeği, ayağında pabucu olmayan, sefalet, suç ve uyuşturucu batağından başka bir geleceğin ufukta görünmediği gecekondu çocuklarını müzikle kurtarmak amacıyla 1975 yılında Venezuela’nın Caracas kentinde başlatılıp bütün ülkeye yayılan idealist bir müzik eğitimi programı. “Sistem”in yaratıcıları toplumun sadece üst-orta sınıfının çocuklarının keman çalabileceği efsanesini yıkmayı başarmışlar. 
José Antonio Abreu
Amatör müzisyen ve iktisatçı José Antonio Abreu tarafından başlatılan “El Sistema” programı, gecekondu çocuklarının ellerine orkestra çalgıları vermekle kalmıyor, onların okula gidebilmeleri için gerekli olan burs ve yol parasını da sağlıyor. Küçük yaştan itibaren şiddet ortamında yaşamaktan başka bir dünya bilmeyen bu çocuklar, teneke mahallerinden çıkıp okullarının kapısından içeri girdiklerinde bir müzik aleti çalarak bambaşka bir dünyaya adım atıyorlar. Venezuela’da yaşayan yarım milyona yakın yoksul çocuk haftanın altı günü saat 14.00’den 18.00’e kadar normal okullarında klasik müzik dersi görüyorlar. “Sistem” anaokulu yaşındaki çocukları birlikte şarkı söyleyerek, çalgı çalarak, dans ederek, resim yaparak müzik dünyasına yöneltiyor. Kimisi dört yaşında keman çalmayı öğrenmeye başlıyor, kimisi ağzında emziğiyle gelip toplu derslere katılıyor. Yaşları büyüdükçe üfleme veya vurmalı çalgılara da yöneltiliyorlar. Trompetiyle veya klarinetiyle “Daha dün annemizin kollarında yaşarken...” şarkısını çalmaya çalışan ufaklık belki akşam teneke mahallesine döndüğünde sofrada ekmek bile bulamayacak ama onu bekleyen parlak bir gelecek olmasının umuduyla yaşayacak.
“Sistem”in bir özelliği de müzik öğrenmenin kollektif bir uğraş olarak algılanması. Çocuklar arasındaki masum rekabet engellenmese de asıl amaç birlikte müzik yaparak takım ruhunun canlı tutulması. Burada amaç en iyi olmak değil, yapabildiğinin en iyisini yapmak ve takımın başarısı için çalışmak.
“El Sistema”, 1975’den bu yana Venezuela toplumunun en alt kademelerinden yetişip dünya çapında müzisyen yetiştiren bir proje olarak Kuzey Amerika ve Avrupa müzik çevrelerinin de ilgisini çekmiş durumda. İlk konserini 11 genç ile 1975 yılında veren Simon Bolivar Ulusal Gençlik Orkestrası, 2006’dan bu yana Edinburgh Festivali, Londra Prom’s Konserleri, Lucerne Festivali, New York/Carnegie Hall’da verdiği konserlerle müzik dünyasında müthiş enerji yüklü bir fırtına estirmiş durumda.


Gustavo Dudamel
 “Sistem”in yetiştirdiği orkestra şefi Gustavo Dudamel, 1981’de doğmuş. 11 yaşında keman çalmaya başlamış, 19 yaşından beri bu orkestrayı yönetmekte. Orkestranın konserlerinin programı Mahler’le başlayıp, Salsa ile bittiğinde hem orkestra üyelerinin hem de dinleyicinin ayağa kalkıp dans ettikleri bir ortam. Enerjisi, neşesi, yeteneği ile ciddi müzik çevrelerinin üzerindeki ölü toprağını silkeleyen Dudamel, 2009’dan itibaren Los Angeles Filarmoni Orkestrası’nın müzik direktörü ama Simon Bolivar Gençlik Orkestrasını hiç terketmeyecek. 


Gustavo Dudamel
 Orkestra’nın Edinburgh Festivali’nde verdiği konserlerden sonra İskoçya Sanat Konseyi, İskoçya’nın yoksul mahallelerinde, Venezuela’nın “Sistem” projesini uygulamaya karar vermiş. Böylece Latin Amerika ülkelerinin bir zamanlar en yoksullarını barındıran Venezuela’da yaratılan bu müzik projesinin, Avrupa’nın sözde refah içindeki bir bölgesinde yaşayan gençleri kurtarmak için benimsenmesi konusunda “kıssadan hisse” çıkarabiliriz diye umuyorum.

18 Ekim 2011 Salı

İSTANBUL’U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI



İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı olmuş, bir o kadar da eleştiriye çanak tutmuştu. Aradan zaman geçti, sular duruldu. Yeniden geçmişe doğru bir göz atmakta yarar var. Güncel sanatlar arasında hep üvey evlat gibi köşeye itilen güncel müzik nasıl temsil edildi 2010 Avrupa Başkenti İstanbul’da. Görkemli konserler düzenlendi ama bu konserlerde güncel müziğimiz ne kadar temsil edildi? Yoksa müzikte çağdaşlığı bir türlü kabul edemeyenlerin manasız, bilgiye muhtaç, ön yargılı polemikleriyle yerin dibine mi batırıldı? “Güncel sanatta” bu denli cesur, atak ve şoke edici eserlerin yaratılmasına hiç itirazı olmayan sanatsever aydınlarımız neden iş “güncel müziğe” gelince yüzlerini buruşturarak itiraz etmeyi kendilerinde hak gördüler hep?

Aslında güncel sanatın alıcısı ve bir piyasası var ondan mı acaba? Oysa güncel müziği ne kadar allayıp, pullasanız yine de pek alıcısı çıkmıyor. Fazıl Say’ın basında sürpriz çıkışlarla, polemiklerle yer almasını bu nedenden anlıyorum. Zira onun bu çıkışları olmasa bestelediği müziğe ilgi çekmesi hiç de kolay olmayacak. Fazıl Say, hiç olmazsa tanınmış bir piyanist olmasının avantajı ile eserlerini hem yurt içinde hem de yurt dışında belirli sıklıkla duyurabiliyor. Halbuki, güncel müzik dünyamızın içine hapsolmuş çok sayıda bestecimizin eserlerini duyurma olasılığı çok sınırlı. Ancak, işte bu noktada İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi güncel müziğe gönül vermiş müzisyenlerin bazılarına çarpıcı projeler yaratmak üzere ilham verdi. Edebiyat ve müziği birbirlerine yakınlaştıran şiirin ve şairin ilhamıydı bu. Orhan Veli’nin,

İstanbul’u dinliyorum. Gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı

şiiri hem arpist Şirin Pancaroğlu’nun İstanbul’un Ses Telleri, hem de piyanist Seda Röder’in Listening to Istanbul başlıklı CD albümlerinin ilham perisiydi.

Duymak, dinlemek, ama asıl ses, müziğin temeli. Bir zamanlar duymaya alışık olduğumuz sesler, mesela Orhan Veli’nin şiirindeki sucunun ya da yoğurtçunun çıngırak sesi çıktı artık hayatımızdan. Sandalların küreklerinin boğazın sularına batıp çıkarken oluşturdukları şıpırtılı sesler, ya da sahile vuran dalgaların sesi de çoktan tarihe karıştı. Bülbül sesi duyan var mı İstanbul’da? Orhan Veli’nin dinlediği ve duyduğu İstanbul romantik ve nostaljik bir geçmişe ait. Bugünün sesleri ise farklı. Milyonlarca insanın sürekli devinim halinde olduğu, makinaların, arabaların, motorların, gemilerin, uçakların, helikopterlerin susmamacasına sürekli ses ürettiği, ses yükselticilerin birbirleriyle yarışırcasına çığırttığı kakafonik müziklerin sokakları, caddeleri işgal ettiği bir büyük metropol İstanbul. Böyle kakafonik bir kentte doğan ve yaşayan güncel müzik yaratıcısının geçmiş yüzyılların özlemiyle kaybedecek, oyalanacak zamanı yok. Bugünün bestecisinin hayatında tatlı melodilerin duyulduğu dingin bir İstanbul yerine binlerce güzel ve çirkin sesin üretildiği uçsuz bucaksız bir megapolün sesleri var. Çoğu 1970’ler ve sonrasında dünyaya gelmiş bestecilerin eserlerini bir araya getirip yorumlayan piyanist Seda (Sesigüzel) Röder de onların dünyasının yabancısı değil.

Seda Röder, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduktan sonra Salzburg Mozarteum’da eğitimine devam etmiş, ardından Münih Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde ünlü Beethoven ve Brahms yorumcusu Gerhard Oppitz ile çalışmış; çalışmalarının ardından kazandığı başarıları çeşitli burslar ve ödüllerle değerlendirilmiş bir piyanist. Son zamanlarda Harvard Üniversitesi Müzik Bölümü’nde çalışmakta. Asıl derdi “Güncel Müzik’in” daha çok dinleyiciye ulaşmasını sağlamak. www.newmusicistanbul.com sitesinde bu uğurdaki çalışmalarını yaymakta Seda Röder.

Seda Röder’in Listening to Istanbul adlı CD’sinde yer alan eserlerin hemen hepsinin ortak noktası piyanonun alışık olduğumuz tekniklerinin dışına kayan çalma becerilerine yönelmiş, öte yandan piyanodan yine duymaya alışık olmadığımız tını, titreşim, yankılanma arayışlarına girmiş olmaları. CD’nin ilk bestecisi Tolga Tüzün, temel olarak ele aldığı bir Süryani ilahi melodisini soyutlayarak ve bu soyutlanmış melodiden çıkardığı binbir çeşit doğaçlamaya yönelik hareket ile dikkati çekiyor. Tolga Tüzün 40 yaşında bugün. Genç sayılır. İTÜ MİAM’daki çalışmalarının ardından dünyadaki güncel müzik hareketlerini Columbia Üniversitesi’nde Tristan Murail, Paris’te Philippe Leroux gibi ustalarla çalışarak pekiştirmiş.

Along the Wall “Duvar Boyunca” adlı, şeytani virtüoziteye dayanan solo piyano eserinin bestecisi Zeynep Gedizlioğlu daha genç bir besteci. MSGSÜ Devlet Konservatuarı’nı bitirdikten sonra kapağı Almanya’ya atmış, orada Almanya’nın önemli güncel bestecilerinden Wolfgang Rihm gibi ustaların sınıflarından yetişerek yarattığı eserlerle çeşitli festivallere katılmakta. Zeynep, artık tanınan ve kendisine eser ısmarlanan bir besteci yurt dışında. Şu sıralarda Paris’teki IRCAM müzik araştırma merkezinde elektro-akustik müzik üzerine çalışıyor.

CD’nin en genç bestecisi Turgut Erçetin. Zamanın Katmanları Arasında Sürüklenme diye Türkçeye çevirebileceğimiz Drifting Through the Layers of Time adlı eserinde besteci, piyanistin piyanonun telleri arasında ıslık çalmasını, bir yandan da Alman Şair Rainer Maria Rilke’nin bir şiirini fısıldamasını istiyor. E-Bow denen ufak bir gereç piyanoya yaklaştırıldığında ise seslerin titreşiminin ve tınısının uzaması sağlanıyor. Erçetin’in piyano ses dünyasını kullanış biçimi şaşırtıcı ve düşündürücü. Genç besteci şu sıralarda bir yandan Stanford Üniversitesi’nde tanınmış İngiliz bestecisi Brian Ferneyhough ile çalışıyor, bir yandan da bilgisayar müziği ve akustik araştırmalarına devam ediyor.

Murat Yakın, Turgut Erçetin gibi İTÜ MİAM ‘da yetişmiş önce. Pieter Snapper, Kamran İnce, Reuben De Lautour ve Hasan Uçarsu gibi ustalarla çalışmış. Şimdilerde Başkent Üniversitesinde bestecilik dersleri veriyor. Lacrymae adını verdiği eserinde piyanonun telleri dahil her tarafından çıkabilen sesleri canlı-elektronik seslerle destekliyor, büyütüyor, renklendiriyor.

Tolga Yayalar’ın eserinin adı Temporal Gardens. Acaba Zamansal Bahçeler diye mi çevirsek Türkçeye? Şu sıralarda Bilkent Üniversitesi öğretim görevlisi olan Tolga Yayalar, Berklee Müzik Koleji’nde Caz müziği eğitimi almış, Harvard Üniversitesi bestecilik bölümünden de bestecilik doktorası var. Çok sayıda ödül sahibi. Bagajı hayli ağır anlaşılan. Eserini açıklarken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirlerinden, zaman ögesinin değişgenliğinden dem vuruyor besteci. Bana sorarsanız ses dünyası fazla kalabalık, üstelik kalabalığın çoğu da tanıdık.
Gelelim CD’nin son eseri olan Movement 6, yani Altıncı Bölüm’e. Bestecisi Özkan Manav. Manav, her eserinde olduğu gibi dinleyeni meraklandırmayı iyi biliyor. Burada bizi 19. yüzyıl İstanbul’una, Hacı Arif Bey’in ses dünyasına taşıyor besteci. Piyanodan mikrotonal sesler elde edebilmek, Uşşak, Neva, Hüzzam gibi makamları aslına uyguna yakın duyurabilmek için çalgının tiz seslerinin akordu ile oynamayı ön görüyor. Eser, dinleyeni geçmişin dingin, tefekkür alemine doğru bir gezintiye götürmekte.

Kuşağının en verimli bestecilerinden biri sayılan Manav’ın da pek çok ödülü var ve eserleri hem yurt dışında hem de yurt içinde seslendirilen şanslı bestecilerimizden biri.

Son söz olarak, Güncel Sanatlarla ilgilenen, uğraşan tüm sanatçıları ve sanatseverleri Seda Röder’in yarattığı bu olağanüstü CD’deki bütün güncel bestecilerimizi tanımaya, dinlemeye ve anlamaya davet ediyorum.









15 Eylül 2011 Perşembe

İDİL BİRET ARŞİVİ VE BEETHOVEN PROJESİ


Üne, ünlülüğe ve ünlülere tapınma yüzyıllardır alışageldiğimiz bütün sanatsal değerleri altüst eden, yozlaştıran, önemsizleştiren, sıradanlaştıran bir 21. yüzyıl fenomeni. “Baş ol da istersen soğan başı ol” özdeyişimize uygun biçimde “Ünlü ol da neyin ünlüsü olursan ol” aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Mesleğinin ne olduğu bilinmeyen, yeteneği, becerileri var mı yok mu belirsiz bir “İkoncan ol” istersen, ününden geçilmesin. Servetini hangi yollarla kazandığı şüpheli ama “ünlü iş adamının” sevgilisi olursan hayattaki amacına ulaşmış sayılırsın mesela. Öte yandan görsel medyanın yarattığı “ünlü sanatçılar” var. Kimi “ünlü” ne idüğü belirsiz bir tür müziğin duayeni, kimi “ünlü” sahnelerin divası, kimi henüz civciv ama kanal kanal gezerken yolda birden “ün”leniveriyor.

Kempff, Biret, Keilberth
 İdil Biret, dünyadaki bu yeni ünlülerden biri değil. O, üç yaşından beri dikkatleri üzerinde toplayan, hayatı boyunca klasik müzik dünyasının hayranlığını, saygısını kazanmasına rağmen hiç istifini bozmadan “olduğu gibi olmayı” başaran bir yeni zaman fenomeni. Ailesinin üstün yeteneğini fark ettiği şanslı çocuklardan biri. Eğitimini eğil ellerde almasını sağlayan özel yasa sayesinde devam eden şansını boşa çıkarmayan, yirminci yüzyılın ermiş hocalarının hepsinden başka özellikler kapan, başka sırlar öğrenen, daha 16 yaşındayken konser turnelerine çıkarak dünyayı tanıyan ve dünyanın da onu tanımasını normal karşılayan bir çocuk.

Kariyerinin başlangıcındaki bir olay onun kişisel özelliklerini bütün açıklığıyla ortaya koyar. 21 Kasım 1963 günü Birleşik Amerika’daki “debut” yani ilk konserini Boston Senfoni Orkestrası eşliğinde verecektir. Orkestrayı Erich Leinsdorf yönetmektedir. İdil, Rachmaninof’un hem teknik hem de müzikal açıdan en zor konçertosu sayılan 3. Piyano Konçertosunu yorumlayacaktır. 21 Kasım doğum tarihidir İdil’in. 22 yaşına girecektir o gün. Orkestra provada “Happy Birthday” müziğini çalar. Her şey çok güzeldir. Konser saati geldiğinde İdil bir tuhaflık sezer. Şef Leinsdorf bir ara kireç gibi yüzle kapıdan başını uzatır, bir şeyler söylemek ister gibidir, sonra vazgeçer, gider. Dakikalarca süren gerilimden sonra esrar çözülür, İdil’in babası odaya gelerek Başkan Kennedy’nin öldürüldüğünü ve orkestra yönetiminin konsere devam edip etmemeye karar veremediğini anlatır. Uzun bir bekleyişten sonra Boston Senfoni Orkestrası Vakfının Yönetim Kurulu Başkanı Henry B. Cabot sahneye çıkar, sesi titreyerek kendi babası öldüğü gün Boston Senfoni Orkestrası’nın konserine büyük üzüntüsüne rağmen yine de geldiğini ve müziğin teselli edici gücüne inandığını söyler ve seyirciye konsere devam etme kararı aldıklarını açıklar.

İdil Biret, yıllar sonra “Herkesin morali çok kötüydü ama yine de çaldık. Benim Birleşik Amerika’daki ilk konserim için trajik bir başlangıç oldu” der. 2000 yılında Boston Globe gazetesi müzik yazarı Richard Dyer, o günü dün gibi hatırladığına değindiği yazısında Boston Senfoni Orkestrası’nın bu olağandışı konserinden söz ediyordu. Dyer, konserin, Kennedy’nin ölümü dolayısıyla Beethoven’in 3 numaralı Eroica Senfonisi’nin “Cenaze Marşı” bölümü ile başladığını; ardından 22 yaşındaki genç piyanist İdil Biret’in konçertoyu büyük bir olgunlukla, piyanistik ateşini alev alev yansıtarak yorumladığını anlatıyordu.

Aradan yıllar geçti. İdil Biret, kendi kulvarında ilerlemeye devam ederken, bazı başka piyanistlerin hedef değiştirip popülerlik kulvarına kaydıklarını gördü. O istifini hiç bozmadan inandığı ustaların, inandığı bestecilerin yolunda kendini geliştirmeye devam etti. İdil Biret, gerçek piyanistler arasındaki sessiz ama ortak uzlaşma ile saygınlığına saygınlık kattı. Hem birinci sınıf konser kariyerine devam etti hem de ondan konser isteyen memleketlilerine hiç gocunmadan her koşula ayak uydurarak yanıt vermeye çalıştı. Dünya çapında piyano yarışmalarının jürilerine çağrıldı. Jürilerin politik ortamlarında adaletli duruşundan hiç ödün vermedi.

İdil Biret, piyanistler dünyasında olağanüstü repertuarı ile de tanınıyordu. Tanrı vergisi üstün yeteneği onun piyano edebiyatının neredeyse tüm eserlerini belleğine kaydetmesini sağlamıştı. 1960’lı yıllardan itibaren plak kayıtlarına başladı. Finnadar/Atlantic, EMI, Decca ve Vega firmaları için kaydettiği sayısız eser bugün İdil Biret diskografisinin ilk yıllarını açıklıyor. 1980’lerden itibaren Naxos firması ile başlayan beraberliğinin ilk yıllarında Biret, Liszt, Çaykovski, Ravel, Saint-Saens, Schumann, Grieg, Franck ve Massenet’in bütün piyano konçertolarına ek olarak Piérre Boulez’in 3 Sonatı’nı, György Ligeti’nin Etude’lerini, son olarak da Berlioz’un Senfoni Fantastik ve Harold in Italy’sinin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamalarını kaydetmişti. Naxos firması ile başladığı ikinci projede İdil Biret, Brahms, Chopin ve Rachmaninof’un bütün piyano eserlerini kaydetti. Böyle büyük işlere benim diyen her piyanistin kalkışmadığını biliyoruz. Zaten Chopin’in bütün eserlerini kaydetme cesaretini gösteren bir İdil Biret var bu dünyada bir de Vladimir Ashkenazy.

Ancak asıl büyük proje daha yeni bitti. 22 yıllık bir süreç bu. Bu süreç içinde İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel İdil Biret Arşivi IBA markası altında İdil’in daha önce yapılmış bütün kayıtlarını toplamaya başladı. Öte yandan dev Beethoven projesinin ilk adımları 1985 yılında atılmış oldu. 1985 ve 86 yılları boyunca İdil Biret, Beethoven’in Liszt tarafından piyanoya uyarlanan dokuz senfonisini EMI firması için kaydetti. Kayıtlar Brüksel yakınındaki Chamont’da bulunan St. Bavon Kilisesi’nde yapıldı. Altı plaklık bir kutu olarak Liszt’in 100. ölüm yılı 1986’da piyasaya çıkan Beethoven/Liszt Senfoniler müzik dünyasında büyük yankı yaptı. 1986 Montpellier Festivali’nde İdil, bütün senfonileri dört ayrı akşam verdiği resitallerde yorumladı. Konserler Fransız Ulusal Radyosu tarafından naklen yayınlandı ve tabii ki yer yerinden oynadı.

8 Eylül 2011 AIMA Konseri, Ayvalık
 Sırada Beethoven’in 32 Sonatı vardı. Biret ve Büyükyüksel çiftinin 1985 yılında tanıştıkları Belçikalı ses mühendisi Michel Devos ile kayıtları yine St. Bavon Kilisesi’nde yapmaya devam ettiler. Konçertolar ve Piyanolu Koral Fantezi kayıtlarını Ankara Bilkent Konser Salonu’nda ses mühendisi Günther Appenheimer gerçekleştirdi. Bilkent Senfoni Orkestrasını, Varşova Filarmoni Orkestrası Şefi Antoni Wit yönetiyordu. İdil Biret Beethoven Edisyonu kayıtları 2008’de sonuçlandığında İdil Biret, dünyada Beethoven’in 32 Piyano Sonatı’nı, 5 Piyano Konçertosu ve Piyanolu Koral Fantazisi’ni, Dokuz Senfonisi’nin Liszt uyarlamasını kaydeden ilk piyanist olarak tarihe geçmişti.

İçinde 19 CD ve 1 DVD bulunan İdil Biret Beethoven Edition kutusu, Ekim ayından itibaren satışa çıkacak. Şefik Büyükyüksel’in söylediğine göre bu kutu İstanbul’da imal ediliyor. Naxos firması ise kutuları Almanya’ya ithal edip oradan dünya dağıtımını yapacak. Türkiye’den Almanya’ya kutu ile Beethoven ihraç ediliyor. “Ne ilginç değil mi?” diyor Şefik. “İşte Cumhuriyet’in müzik devrimleri bizlere bunları yapma imkânını verdi” diye devam ediyor. Almanya’da buna ilaveten Naxos üç ayrı kutuda Sonatlar (10 CD), Senfoniler (6 CD) ve Konçertolar (3 CD) imal edip yayınlayacak. Böylece Ekim ayında dört ayrı kutu satışa sunulacak. İsteyen beğendiğini alacak.

İdil Biret’in bu dev projesini taçlandıran DVD’nin adı:

Making of the Beethoven Recordings

A Musical Odyssey 1985–2008.

Beethoven Kayıtlarının Yapım Serüveni. Yöneten Eytan İpeker.

DVD’de dev projelerin alçak gönüllü gerçek sanatçısının ağzından müzik üzerine düşündüklerini de öğreniyor ve Beethoven’in piyano konçertolarını canlı olarak seyredebiliyor ve dinliyoruz.





28 Haziran 2011 Salı


GÜHER & SÜHER PEKİNEL “LIVE IN CONCERT” DVD
Filiz Ali
Küçük Wolfgang Amadeus ile ablası Nannerl, bilinen en eski piyano ikilisiydi. Leopold Mozart’ın üzerlerine titrediği üstün yetenekli bu çocuklar, babalarıyla çıktıkları konser turnelerinde soyluların, hükümdarların saraylarındaki klavyeli çalgıların önündeki tabureye çoğu zaman yan yana oturarak küçük Wolfgang’ın bir çırpıda besteleyiverdiği dört el sonatları icra eder dinleyenleri hayranlıklara garkeder, hayretlere düşürürlerdi. Aradan geçen yıllarda küçük Wofgang, babasıyla turnelere devam ederken, ablası Nannerl, Salzburg’daki evde kalmaya başladı. Ne kadar üstün yetenekli olursa olsun bir kızın müziği meslek olarak düşünmesine asla izin verilemezdi o devirde. Ne var ki Wolfgang 23 yaşına gelip, babasının itirazlarına rağmen Salzburg’dan ayrılmaya ve Viyana’ya gitmeğe karar verdiğinde yaptığı son beste ablasıyla birlikte çalacağı Mi bemol Majör No. 10, K. 365,  İki Piyano için Konçerto idi.
İşte o gün bu gün, Mozart’ın ablasına veda duyarlığı taşıyan bu güzel eser, piyano ikilisi repertuarının vazgeçilmezidir.

Güher & Süher Pekinel kardeşler de ilk kez halk huzuruna 9 yaşındayken Ankara Radyosu’nda Mozart’ın bu ünlü konçertosu ile çıktılar. Rahmetli Hikmet Şimşek’in yönettiği Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde verdikleri bu ilk konserden sonra uzun yıllar sürecek çok zorlu ama verimli bir eğitim sürecinin içene girdiler. Anneleri, ikizlerinin ulaşabilecekleri en iyi eğitimi alabilmeleri için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadı. Onlar da müzik aşkı, disiplin, öğrenme açlığı ile besledikleri eğitim süreçleri sonucunda dünyanın önde gelen “Piyano İkilileri” arasındaki en üst basamağa tırmandılar.

Bundan bir süre önce, kariyerlerinin onları zirveye taşıyan serüvenini birlikte anlattıkları, hayata, sanata, topluma bakışlarını dile getirdikleri, birbirinden nefis konser ve prova kayıtlarının yer aldığı Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri ile hayatlarının her aşamasında uyguladıkları mükemmeliyetçiliği gözler önüne sermeye karar verdiler. Karşımıza burada da Wolfgang Amadeus Mozart’ın İki Piyano Konçertosu ile çıkıyordu Pekineller. Londra’daki Cadogan Hall’da 2007 yılında gerçekleştirilen konser kaydında orkestra bu kez İngiliz Oda Orkestrası ve şef Sir Colin Davis. Dokuz yaşında ilk kez çaldıkları bu konçertoyu olgunlaştırarak her seferinde eserin farklı derinliklerini, renklerini keşfederek yeniden yeniden yorumlayarak ulaştıkları düzey tarifsiz. Aralarındaki inanılmaz uyumu, dokunuşlarının güzelliğini, iç dinamiklerinin coşkusunu, konser sırasında kaçırdığımız ayrıntıları bu DVD’de yakalamamız mümkün.

Güher & Süher Pekinel Live in Concert DVD’leri sanatçıların hayatlarının ve kariyerlerinin enfes bir retrospektifi. Double Life başlığı ile seyrettiğimiz portrede bu olağanüstü yetenekli, kararlı, titiz, mükemmeliyetçi ikiz kardeşlerin çocukluktan bu güne ilmik ilmik dokudukları hayatlarını, entellektüel ve sanatsal gelişimlerini izliyoruz. Öte yandan, Pekinellerin çocukluklarından beri tekrar tekrar keşfetmeye doyamadıkları Johann Sebastian Bach, burada bambaşka kılıklara bürünmüş olarak karşımıza çıkıyor. Bach, oldum olasıya örneğin Dave Brubeck, Herbie Hancock, Keith Jarrett, Chick Correa gibi caz piyanistlerini cezbetmiş bir ustadır. Ancak bu piyanistlerin hiçbiri Fransız piyanist ve besteci Jacques Loussier gibi kafayı toptan Bach’a takmamıştı. Loussier, 1959 yılında Play Bach Trio’yu kurduğunda henüz 25 yaşındaydı. Play Bach Trio ile Bach’ın eserlerini temel alarak namütenâhî yani ucu bucağı olmayan doğaçlamalar yapıyordu.

Jacques Loussier ile konser sonrası.

Fakat herhalde Jacques Loussier, günün birinde Play Bach fikrinin boyutlarının alabildiğine genişleyip Bach’ın Üç Piyano için Re Minör Konçerto’sunu Türk piyano ikilisi Pekineller ile çalmaya varacağını aklına hiç getirmemişti. Ancak Pekinel kardeşlerin inandıkları konularda tuttuklarını koparan kararlılıklarını hesaba katmamıştı anlaşılan. Sonuç muhteşem olmuştu. 2001 Schwetzingen Festivali konseri, Jacques Loussier Trio ve Güher & Süher Pekinel piyano ikilisi işbirliğinin büyük başarısı ile sonuçlandı. Konserin canlı kaydında Bach’ın Do Minör iki piyano ve yaylılar için Konçertosunu Pekinel ikilisi önce Jacques Loussier’in iki piyano, bas ve davullar için alışılmadık bir caz ve klasik karışımı düzenlemesi ile yorumluyorlar. Ardından da bestecinin Re Minör Üç Piyano için Konçertosunu üçü birden yine Loussier’nin caz düzenlemeleriyle çalıyorlar.
DVD’lerin en güzel sürprizi ise Pekinellerin 2007 yılında Londra Cadogan Hall’da verdikleri konserin ikinci yarısında Bach’ın İki Piyano için Konçertosunu bu kez vaktiyle Bach’ın yazdığı gibi yaylılar orkestrası eşliğinde yorumlamaları.

İki piyanistin bir araya gelip bir konser ikilisi oluşturmaları 1900’lerin başından itibaren evli çiftlerin birlikte konser verme arzularına bağlanabilir. Örneğin 20. yüzyılın başlarında Avrupa’ın başkentlerinde çok başarılı solo konser kariyerini sürdürmekte olan Rus piyanist Josef Lhevinne, 1908’de Moskova Konservatuarını başarıyla bitiren genç piyanist Rosina Bessie ile evlenip, solo kariyerine eşiyle birlikte oluşturdukları piano ikilisini de eklemişti. 1919’da New York’a göçen çift hem piyano ikilisi hem de Juilliard Müzik Okulu’nun efsanevi öğretmenleri olarak tarihe geçmişlerdi.

Ditta Pasztory ve Bela Bartok
Macar besteci ve piyanist Bela Bartok da 1940 yılında savaştan kaçarak New York’a geldiğinde, karısı Ditta Pasztory ile verdikleri konserlerde iki piyano için bestelediği eserlerini yorumlayarak yeni dünyada yepyeni bir kariyer yapma umudunu taşıyordu. Fransız piyanist çift Gaby & Robert Casadesus, Rus asıllı Fransız Genia Nemenoff & Pierre Luboschutz, 1930 ile 40’lı yıllarda Avrupa ve Amerika’nın her köşesinde verdikleri konserlerle ün kazanan yine Rus asıllı Vitya Vronsky & Victor Babin çifti, evli piyano ikililerinin popülerleşmesine ve yeni eserlerin bestelenmesine yol açmışlardı.

1950 ile 60’lı yıllarda Ankara ve İstanbul’da da pek çok konser veren Alfons & Aloys Kontarsky kardeşler ise çağdaş bestecilere eser ısmarlayarak, ya da var olan çağdaş eserleri yorumlayarak ün kazanmışlardı. Polonyalı besteci ve piyanist Witold Lutosławski’ye gelince, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali sırasında ekmek parası kazanmak uğruna meslekdaşı Andrzej Panufnik ile Varşova kahvelerinde iki piyano ile dans müziği çalıp, can sıkıntısından doğaçlamalar yaparken yarattığı bir başeserle, Paganini Çeşitlemeleri ile Güher & Süher Pekinel DVD’sinde yer almakta. 
Süher, Zubin Mehta ve Güher Pekinel
 Güher & Süher Pekinel 1984 yılında Herbert von Karajan tarafından keşfedildiler. Karajan, Berlin ve Viyana Filarmoni Orkestralarının  şefi, Salzburg Festivali’nin yöneticisi, Deutsche Grammophone plak firmasının baş danışmanı, tek bir işareti ile müzisyenlerin kariyerlerini yüceltebilen ya da yok edebilen bir güç. Böyle bir gücün Pekinel kardeşleri Salzburg Festivali’ne davet etmesi hiç kuşkusuz onların uluslararası kariyerlerinin en tepe noktada başlamasına yardımcı olmuştu. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Berlin, Viyana, Londra, New York, Los Angeles, İsrail, Tokyo Filarmoni Orkestraları ile konserler; haftalar, hatta aylar süren kıtalar arası turneler; festivaller; hep en önemli konser serilerinde yer almalar, Zubin Mehta ile verilen konserler. Birbiri ardına çıkan CD’lerle iki piyano edebiyatının bütün klasiklerini kaydederek kusursuz ve eksiksiz bir diskografi yaratmak, sonunda da DVD’ler ile Bach, Mozart, Brahms, Rahmaninof, Francis Poulenc, Darius Milhaud ile Witold Lutoslawski’nin orkestra eşlikli ya da solo eserlerinden seçilmiş görsel ve işitsel bir şölen.

Uluslararası müzik dünyasında böyle bir noktaya ulaşmak hangi milletten olursa olsun binlerce müzisyenin rüyasıdır. Ne var ki bu noktaya ulaşmak çok az sayıda müzisyene nasibolur. Zirveye vardıktan sonra, oradan inmemek de ayrı bir çaba, kararlılık, inanç ve disiplin ister. Pekinel kardeşlerin bunu başararak, isimlerini dünya müzik tarihine bir daha silinmemek üzere yazdırmış olmaları Türkiye açısından dikkate alınması gereken, övünülecek bir olaydır.

12 Haziran 2011 Pazar

Bu söyleşiyi gazeteci SerhanYedig, Müzik Söyleşileri adlı web sitesinde yayınlamıştı. Ben de kendi yazımı onun sitesinden ödünç alıp blog okuyucularımla paylaşmak istedim.

Filiz

FİLİZ ALİ / Memleket için bir şeyler yapmak görevimdi, böyle yetiştirilmiştim

Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi'nin kurucusu, müzikolog Prof. Dr. Filiz Ali, 2011’de kurumun 14’üncü yaşını kutladı. Kurumsal destek alamamaktan şikayetçiydi. "Gönüllülüğün de bir sınırı var" diyordu. Şubat ayında Koç Vakfı’nın ödülünü alması önemli bir destek oldu. Bu vesileyle yapılan söyleşide Filiz Ali, gazete yazılarını ve radyo programlarını bırakma nedenini de anlatıyor.



Bundan 14 yıl önce Ayvalık'ta ilk Boynerlerin evinde başlattıkları çalışmaları, bugün deniz kenarındaki pembe evde, klasik müzik alanında önemli sanatçıların eğitim verdiği iddialı bir akademi düzeyine gelse de bunun değerini bilenlerin sayısı çok az. Vehbi Koç Vakfı'nın Türkiye'nin gelişimine katkıda bulunan kişi ve kurumlara verilen ödülü alması nedeniyle konuştuğumuz Prof. Dr. Filiz Ali'ye "Bu yola küçük bir ekiple çıkmıştınız. Şimdi kaç kişi çalışıyor sizinle" dediğimde haklı olarak o kadar güldü ki, vaziyeti anlamak için bu yeterliydi. Öğrencisi olan Dr. İlke Boran ile başlattıkları Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi çalışmalarını, şartlar gereği hâlâ sadece ikisi sürdürüyordu. Sabancı Üniversitesi'nde ders vermeye devam eden Filiz Ali'yi dinlerken, kendini bir ideale adamanın nasıl bir kararlılık istediğini bir kez daha anlıyorsunuz.

Eski öğrencilerimle Facebook’tan haberleşiyoruz

50 yıldır klasik müzik alanında ders veriyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda 'Niye Amerika ya da İngiltere'de kalmadım,' gibi 'keşke'leriniz var mı? Türkiye'de klasik müziğe verilen değeri siz çok daha iyi biliyorsunuz çünkü...

- Doğrusu hiç keşkelerim yok. Ama eğitim sistemimizin iyiye gideceğine kötüye gitmesi beni üzüyor. Tek başıma da Türkiye'nin eğitim sistemini düzeltemeyeceğime göre bazen ümitsizliğe kapıldığım oluyor. Yurtdışında kalmayı istemezdim. Benim görevim bu memlekette bir şeyler yapmaktır, diye eğitilmişiz. Gerçekten sıkı bir eğitimmiş ki vazgeçmeden, verebileceğimin azamisini vermeye çalıştım. Pek çok öğrenci yetiştirdim. Bu öğrencilerin arasında çok iyi yerlere gelen oldu. Kimisi belki çok başarılı olamadı ama beni hayal kırıklığına uğratmadı. Şimdi Facebook sayesinde uzak kaldığımız öğrencilerimizle de temas edebiliyoruz. Öğretmenlik beni gerçekten mutlu etmiştir. Öğrenciler ve öğretmenlikle hiçbir sorunum olmadı. Benim sorunum genel olarak sistemle ve sistemi yanlış uygulayan idareciler, politikacılarla oldu.

Çok engel aşmak zorunda kaldınız mı?

- Hep oldu. En iyisini yapmak istersiniz ve yaparsınız da bir süre... Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yöneticilik yaparken Bedrettin Dalan ve ekibi benim önümü açmıştı. Bana açık kart verdiler. Sonradan gelen ekip o açık kartı kullanmama izin verdi. Fakat hiç ummadığım şekilde sonra gelen ekip, hem Cumhuriyet Halk Partisi'ydi hem Hilmi Yavuz gibi sanatsever olması gereken şair kişilerdi, onlarla çalışmalarımda çok büyük zorluklar çektim. Anlayışsızlıkla karşılaştım. O zaman bakıyorsunuz, gerçekten idealistsen ve yaptığın işin en iyisini yapmaya çalışıyorsan, her zaman mükafatlandırılmıyorsun. Bir de atasözü var biliyorsunuz: Ne gibi iyi işler yaptın da şimdi cezalandırılıyorsun, derler. Onun için alışıyor insan. Eğitim hayatımızda da buna benzer olaylar oldu. Hep mehter takımı adımları... Bir adım ileri giderseniz iki adım geri gidiyorsunuz. Radyoculukta da bunu gördüm. 25 yılın üstünde radyo programı yaptım. Her gelen yeni müdürün çeşitli yasaklarıyla karşı karşıya kaldık. Darbelerden sonra bir müdür gelir, kullandığınız kelimelere karışır. Bir başka müdür gelir, o sıralarda Bulgarlarla aramız iyi değildir, Bulgar müzikleri çalamazsınız. Bazen de düşünüyor insan: Türkiye'nin gerçekleri budur ve mücadele etmek gerekiyordu, ettik ve etmeye de devam ediyoruz.

Radyo-3’ün haline çok üzülüyorum

TRT Radyo-3'ü hâlâ dinliyor musunuz? Klasik müzik yayını yapan neredeyse bir iki kanaldan biri olduğu halde uzun süre verici sorunu yaşadı ve artık bazı illerde hiç yayın yapılmaz hale geldi. Yayınların internete kaydırılacağı iddiasını nasıl yorumluyorsunuz?

- O kadar üzülüyorum ki... Çünkü ben gerçekten TRT'nin insanıyım. Daha TRT, TRT değilken Ankara il radyosunda yayın yapmaya başladım. Ne kadar büyük bir idealizm ve profesyonel anlayışla TRT'nin kurulduğunu, iyi eğitimli kişiler olduğunu biliyorum. TRT-3'ü senelerce yaşatan ve kalitesini düşürmeyen bizleriz... Gerçekten hala büyük bir dinleyici kitle vardır. Bunun anketini yapmadan, dinleyici profilini bilmeden yukarıdan karar vermek ne kadar antidemoktarik bir davranış.

Klasik müzik yayını yapan bir radyo açmak çok mu zor?

- Kültür işleri para getirmez. Artık bu kapitalist dünyada her şey parayla ölçüldüğü için, 'Reklam almıyor,' diyorlardır. Ama devlet radyosunun reklamla ne işi var? Liberal ekonomiyle yönetilen ülkelerin hepsinde devlet radyoları ve kültür sanat programları var. Bu programları yapmak devletin görevidir. BBC'yi, bütün Almanya ve Fransa'daki radyoları düşünün...

Ayvalık'ta kurduğunuz ve yüzlerce öğrenciye eğitim verilen müzik akademisinin bu yıl 14’üncü yılı... Hayal ettiğiniz noktaya geldi mi?

- Her yıl bir yenilikle devam ediyoruz. Koç Vakfı'nın verdiği ödül büyük bir motivasyon oldu. İnsanın yapmak istediklerinin hepsini gerçekleştirmesi o kadar kolay değil.


AIMA'nın mikro ekibi ve yönetim kurulu üyeleri: İlke Boran, Lale Tuluy, Fatma Kürşat, Filiz Ali, Rahmi Gencer , Halil Kantarcı. Aysel Namlı bu resimde yok.
 Küçük bir ekiple akademiyi ayakta tutuyorsunuz değil mi?

- İki kişiyiz biz. İlke Boran ve ben. Bizim ekibimiz mikro. İkimiz de 14 yıldır gönüllüyüz. Bir ara Nejat Eczacıbaşı Vakfı bize iki-üç yıl maaş ödemişti. Ama artık o da yok. Ama makro düzeyde ufak tefek destekçilerimiz çok.

Zarar ettiğimizde dostlarımız destek oluyor

Akademiyi nasıl ayakta tutabiliyorsunuz bu şartlarda?

- Master class için belli bir ücret alınıyor. O ücretin karşılığında gelen hocalara ücret ödeniyor. Öğrencilerin ücretine pansiyon da dahil. Bu arada mutlaka öğrencilere bir parti ya da gezi yaparız. Bazen ucu ucuna gelir, bazen zararda oluruz. O zaman bizim sevgili dostlarımız var. Paraya ihtiyacımız olduğunda onlardan rica ediyoruz. Bin-iki bin avro gibi.. Öğrencilere burs veren hayırsever dostlarımız var. Bu hayırseverler de çok varlıklı değil. Müziğe, gençliğe, eğitime ve bize inanmış insanlar.

Daha büyük adımlar atmak için kâr edilemiyor mu?

- (Filiz Ali burada epey gülüyor...) Kar hiçbir zaman söz konusu değil.

Kışın da konserler devam ediyor mu?

- Bu yıl mali sıkıntımız çok olduğu için yapamadık. Ama bundan önceki üç yıl her ay bir konser verdik. Mazot parasını verip binayı ısıtamayacağımız için bu yıl kış konseri yapmadık. Ama 15 günde bir sinema kulübümüzün sinema klasikleri gösterimi oldu. Hatta !f İstanbul'un gösterimlerinden bazıları da internet üzerinden orada yapıldı. Kış faaliyetleri tamamen finansmana bağlı.

Ayvalıklılar destek oluyor mu?

- Tabii çok.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın Ayvalık'taki bir binayı daha size vermek üzerine bir sözü vardı. Bu gerçekleşti mi?

- Olmadı maalesef. Bakanın üç yıl önce verdiği sözü, şu ana kadar yerine gelmedi. Zaten Kültür Bakanlığı'na ait olan kilisenin restorasyonu için bir ihale açılacaktı. Sanırım açıldı ama sonra ne oldu, bilmiyorum. Bizim yaşayabilmemiz için gerçekten bir veya iki ciddi kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Benim de en nihayet bir sabır çizgim var. İlke Boran, genç bir insandır, kendi mesleği var. Gönüllülüğün de bir sınırı var. Kurumsal desteğe ihtiyacımız var. Ayvalık'ta büyük sanayi yatırımları var. Dünyada bu tür kültür ve eğitim etkinliklerine mutlaka yerel yönetimler, devlet yardımcı olur. Biz şimdiye kadar destek istemedik. Çünkü belediyemiz maddi açıdan zor durumda. Ama olması gereken budur. Akademi, Türkiye'de ilktir. Bizden sonra açılan oldu ama devam edemediler. Uluslararası anlamda devamlılığı olan ve kurumsallığı doğru giden bir başka faaliyet yok.

AKM çürümeye bırakıldı

Artık gazetelerde konserlerle ilgili eleştiri yazılarınızı niye göremiyoruz?

- Bloguma yazıyorum arada bir. Vaktim yok. Bir de yaz yaz, nereye kadar? Hiçbir şey olmuyor ki... AKM için yazdığım yazıların haddi hesabı yok. Kimsenin umurunda değil. Bir Kültür Başkenti'nde konser merkezi, opera binası nasıl olmaz? O zaman Kültür Başkenti olarak ortaya çıkma, niye çıkıyorsun? Sen var olan binanı kapatmışsın. Kullanılmayan binaların ne hale geldiğini görüyoruz. Bu bina çürüyecek, istenen bu mu? 'Artık bunu yıkmak lazım,' diyecekler. O da 10 yıl sürecek. Bu arada İstanbul gibi bir metropol, kendi orkestrası, balesini halkına gösterebilecek bir yere sahip olmayacak. Utanç verici bir şey bu.

(Figen Yanık / Mart 2011 / Sabah Gazetesi)

3 Haziran 2011 Cuma


RENEE FLEMING
Filiz Ali
19.05.2011
Renée Fleming
Maria Callas
Yüzlerce opera şarkıcısı arasından sıyrılıp en tepeye tırmanabilmenin sırrı ne olabilir acaba? Böyle bir sorunun yanıtını bulmak için opera dünyasının derinliklerine inmekte yarar var. BBC Müzik Dergisi 2007 yılında bir anket yapmış ve 20 opera eleştirmenine 20. yüzyılın en tepedeki 10 sopranosunun isimlerini alt alta sıralamalarını istemiş. 20 opera eleştirmeninin de oy birliği ile zirveye yerleştirdiği soprano tabii ki Maria Callas olmuş. Ancak aynı eleştirmenler Maria Callas’ın 20. yüzyılın en pürüzsüz sesi olmadığında da hem fikirmişler. Ne var ki Callas’ın ses rengi çok özel, sahnesi de mükemmeldi. Ayrıca 1950’lerden itibaren kalitesi gitgide gelişen plak kayıt teknolojisi, onun bu dönemde yaptığı komple opera kayıtlarıyla milyonlarca dinleyiciye ulaşmasını sağlamıştı. Maria Callas’ın özel hayatı, Yunanlı armatör Onassis ile yaşadığı büyük aşk, ardından Onassis’in onu terketmesi, üstelik bir suikasta kurban giden Amerikan Başkanı Kennedy’nin dul eşi Jacquline Kennedy ile evlenmesi, opera dünyası ile hiç ilgisi olmayan geniş bir meraklı kitlesinin de Callas’ı tanımasına yol açmıştı.
Jacquline Kennedy ve Onassis

Anket sonuçları yayınlandıktan sonra opera severler arasında kıyasıya bir kavga başladı. İlk 10’a giremeyenler arasında Renée Fleming de vardı. Ama üzülmeye gerek yok , çünkü ilk 10 arasında Leyla Gencer de, Jessye Norman da, Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko da yoktu. Youtube’da yayınlanan yorumlarda, listeye giren falanca sopranonun, filancanın ellerine su bile dökemeyeceği söyleniyor, tartışmalar kimi zaman hakaretlere varan ifadelerle ateşleniyordu.

Faustina Bordoni
Opera şarkıcılarının, hele özellikle sopranoların böyle ateşli takipçileri olması her devirde merak konusuydu. Örneğin 18. yüzyıl Londra opera sahnelerinde Handel’in bestelediği ve yönettiği operaların baş kadın rolleri konusundaki rekabetlerini saç saça, baş başa kavgaya döndüren Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni’nin, aynı zamanda seyircilerini de iki rakip kampa böldükleri biliniyordu. Maria Callas ile Renata Tebaldi arasında var olduğu basın tarafından sürekli işlenen rekabet konusu büyük ihtimalle her iki sopranonun plak satışlarını harekete geçirmeyi tetiklemek maksadıyla yapılmaktaydı. Divaların nasıl yetiştiğini, en tepeye ne denli çetin bir ses ve beden işçiliği sonucu ulaştıklarını göz önüne aldığımızda onların elde ettikleri başarıyı kıskançlıkla koruma iç güdüsüyle davranmalarını da doğal karşılamalıyız.

Renée Fleming
ÇAĞDAŞ DİVA


Renée Fleming, çağdaş bir Diva. Geniş repertuarı, dünya opera sahnelerinin en çok aranan ve hayran olunan sopranolarının başında gelmesi, kariyerinin zirveye ulaştığı dönemde yapmakta olduğu video kayıtları ile opera tarihinin en gözde eserlerini belgelemesi dolayısıyla parıldamakta. Bütün bu parıltıların altında neler olduğunu ise ona sormalıyız. Kısa bir zaman önce yaptığı televizyon belgeselinde Renée Fleming, başarıya ulaşmanın insanın sırtına büyük bir yük bindirdiğini, yıllarca azimle çabalayarak arzu ettiği yere geldiğinde fena halde korkuya kapıldığını söylüyordu. Konuşmayı öğrenmeden şarkı söylemeyi öğrenen Fleming, çok içe kapanık, utangaç ve anti-sosyal bir genç kız olduğunu, kendini sadece şarkı söyleyerek ifade edebildiğini anlatıyordu. Kariyerinin ilk on yılı boyunca çok fazla çalışmış Fleming. O geniş repertuarını her opera sezonu 10 yeni opera öğrenerek elde etmiş. Zaten lisedeki adı da “Bayan Mükemmel”miş. 

HEM OPERA HEM SOFT ROCK

Cher
Ne var ki başarının bedeli besbelli ağır bir Diva için. “Hem birinci sınıf bir kariyer, hem evlilik, hem çocuklar bir arada ne yazık ki yürümüyor” diyen Renée Fleming kocasından ayrıldıktan sonra bir süre opera sahnelerini bırakmayı, sadece çocukları ile ilgilenmeyi ve ders vererek mesleğini sürdürmeyi düşünmüş ama onun gibi dünyaca ünlü bir sopranonun kariyerinin en tepe noktasında sahneleri bırakmasına kimsenin gönlü razı gelmediği belli. Zaten iki kızını da başarıyla büyütmüş, hatta onlarla birlikte Dark Hope adlı bir “indie rock” albümü ortaya çıkarmış Fleming. Albümde yer alan Peter Gabriel şarkısı In Your Eyes’ı dinlerken opera yıldızı Renée Fleming gidiyor yerine yılların pop şarkıcısı Cher’in o sanki derin bir kuyunun dibinden gelen koyu ses rengini bile gölgede bırakan başka bir Renée geliyor.

MUHTEŞEM BİR OPERA KARİYERİ

Angela Gheorghiu
Renée Fleming tam anlamıyla dolu dolu bir “Lirik Soprano”. Yani eskilerden Elisabeth Schwarzkopf, Montserrat Caballé, Mirella Freni, Kiri Te Kanawa, yenilerden Angela Gheorghiu ve Anna Netrebko gibi sopranoların arasındaki kuşakta yer alan fakat yeni gelen gençlere rağmen ışığı hiç sönmeden daima parlayan bir yıldız. O, Verdi’nin La Traviata’sının aşkı uğruna kendini feda eden “Kamelyalı Kadın”ı; Otello’nun deli gibi kıskanıp boğduğu günahsız ve tertemiz “Desdemona”sı; Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasının hüzünlü “Kontes”i. O, Richard Strauss’un Der Rosencavalier “Güllü Şövalye” operasının olgun soylu kadını “Marschallin” rolünü, eserin bestelendiğinden bu yana bütün ihtişamı ile canlandıran birkaç sopranodan biri.

Fleming’in sesinin renk paleti az sopranoya nasibolacak derecede pürüzsüz. Söz gelimi Maria Callas’ın sesi üç değişik bölgeye ayrılır ve her bölgede renk değişirdi. Kimi lirik sopranonun sesinin orta ve tiz bölümü pürüzsüz giderken, alt seslerde gücünü ve rengini yitirdiğini görürüz. Ya da tam tersi olur. Oysa Fleming’in sesi bir uçtan öteki uca aynı dolulukta ve güzelliktedir. Müthiş sağlam bir tekniği vardır, nefes aldığını bile hissetmezsiniz. İtalyan ve Alman repertuarındaki rahatlığını Fransız ve Rus repertuarında da devam ettirir. Örnekse, Fransız bestecisi Massenet’in Manon’u onun hem ses tekniğini hem de oyunculuk gücünü sergilediği operalardan biridir. Nitekim, Rus olmayan bir sopranonun Çaykovski’nin Evgeniy Onegin operasının kadın kahramanı “Tatiana”yı Rusların en ünlü baritonu Dmitri Hvorostovsky’nin “Onegin”i karşısında bu denli kusursuz ve etkileyici yorumlayabilmesi Rus eleştirmenleri bile soluksuz bırakmıştır.

RENEE FLEMING VE MODA

Kiri Te Kanawa
Renée Fleming opera sahnelerinde zaferden zafere koşarken konserlerini de ihmal etmez. Onu dünyanın her köşesinde verdiği konserlerde birbirinden şık gece elbiseleri içinde görebilirsiniz. Sahnede şıklığı ile göz kamaştıran opera şarkıcısı çok azdır. Çoğu rüküş denecek derecede zevksiz giyinir nedense. Kiri Te Kanawa’nın karpuz kollu tafta tuvaletleri ya da Monserrat Caballé’nin cüssesine bakmadan giydiği geniş omuzlu pelerinleri zevksizlik örnekleri olarak tarihe geçmiştir bir zamanlar. Konser sahnesinde şıklıkları ile tanınan iki önemli sopranodan biri Maria Callas, öteki de  Leyla Gencer’di. Her iki soprano da şık giysilerini aynı zamanda söyledikleri aryaların duygusunu yansıtan aksesuarlar olarak kullanırlardı.
Fleming 

Renée Fleming’in sahne giysileri en az sesi ve yorumu kadar dikkat çekici. Yıllar önce Strauss’un Vier Letzte Lieder “Dört Son Şarkı”sını yorumlarken giydiği bir tarafı duman rengi, öte tarafı açık gri Issay Miyake elbisesini aynı Callas ve Gencer gibi şarkılarına eşlik ettirmişti. Ünlü modacı Gian-Carlo Ferré 1998 yılından ölene kadar Fleming’in hem konser giysilerini hem de gündelik kıyafetlerini tasarlayan kişiydi. Ancak, Fleming tek bir tasarımcı ile yetinmiyor ve her konser için çok farklı elbiselerle seyircisinin karşısına çıkıyor. Onu biraz garip bir Vivien Westwood giysisinin içinde de görebiliriz, kıpkırmızı strapless bir Angel Sanchez tasarımında da. Ya da Obama’nın Başkanlık töreninde eksi otuz derecede “You’ll Never Walk Alone” şarkısını söylerken giydiği kırmızı Bill Blass Paltosu ile. Renée Fleming’in sahne kostümlerini de ünlü moda tasarımcıları hazırlıyor. 2008 yılı Metropolitan Operası Açılış Galası’nda Fleming, La Traviata operasının ikinci perdesi için sanatçı Christian Lacroix’nın yarattığı iki ayrı kostümü giymişti. Manon operasında ise kostümlerini Chanel’in ünlü tasarımcısı Karl Lagerfeld hazırladı. Richard Strauss’un Capriccio operasının son sahnesinde Fleming, John Gallino’nun bir tasarımını giymişti. Moda dünyası ile opera dünyasının buluşması idi bu.
Renée Fleming için hayranlarından biri “Yarabbim, onun başaramadığı ne var?” diye soruyor. Renée Fleming ise başarısının bedelinin ağır olduğunu düşünmekte. O, opera seyircilerini mestetmek için kendi özel hayatını büyük bir zevkle feda eden opera kahramanlarından biri aslında.   

9 Şubat 2011 Çarşamba

AIMA’DAN AKSV’YE



1998

1998 Eylül’ünde Ayvalık Cunda adasının zeytinlikleriyle denizi arasında kalmış kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde henüz telefonu bile bağlanmamış iki taş evde başladığımız “Ayvalık Yaylı Çalgılar ve Oda Müziği Uzmanlık Kursu” aradan geçen süre içinde büyüdü, zamana yayıldı “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi” yani AIMA’ya dönüştü. Sonunda da 2011 yılı Ocak ayında AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI “AKSV” kuruldu.


Boyner evleri 1998

O telefonu bağlanmamış evler Ümit ve Cem Boyner’e aitti. Restorasyon çalışmaları yeni bitmiş olan bu iki taş evi daha kendileri bile kullanmadan bizim projemize tahsis etmeleri gerçekten mucizeydi. Evlerin deniz kıyısına yakın olanı iki katlıydı. Üst kattaki odalardan birinde bay ve bayan Viktor Pikaizen, ötekinde de Ayla Erduran kalıyordu. Alt katta ufacık açık mutfağa açılan ufacık yemek odası, yanında da ufacık oturma odası vardı. Dersler, ya o ufacık oturma odasında ya da odaya açılan terasta yapılıyordu.


Nina ve Mikhail Khomitzer, Viktor Pikayzen, Valeri Oistrakh, Ayla Erduran, Filiz Ali, Nimet Tan 1998
 İkinci ev arkada zeytinliklere daha yakın tek katlı şirin bir evdi. Buradaki iki odanın birini İsrail’den gelen ünlü Rus viyolonselist Mikhail Khomitzer eşi Nina ile paylaşıyordu. Öbür odadaysa David Oistrakh’ın torunu Valeri Oistrakh kalıyordu. Bu kadar önemli üç Rus müzisyeni nasıl bulup, Cunda adasının böyle ücra bir köşesine getirebilmiştik? Bu ne cesaretti böyle? Şimdi düşünüyorum da cahil cesareti bu olsa gerek. Hem Ayla Erduran hem de ben hiç bir güvencemiz olmadan balıklama atlamıştık bu denize. İlk yıl olmasına rağmen 25 öğrenci gelmişti. Bunda Ayla Erduran’ın çekici gücünü yabana atmamamız gerekiyordu. Öğrencileri Cunda merkezdeki Cunda Oteli’ne yerleştirdik. Otelin sahipleri Ayvalık’ın yerlilerinden Ahmet ve Şebnem Süner bize indirim yaptılar. Öğrencilerimize sahip çıktılar.

Ayvalık’ın dillere destan eski belediye başkanı Ahmet Tüfekçi, beni epey bir terlettikten sonra öğrencileri Cunda merkezden Boynerlerin evine taşıyacak otobüsleri tahsis ederek en önemli sorunumuzu halletti. Daha ilk günden beri yanımda olan ve o gün bu gündür benim sağ ve sol kollarımın tümü olan sevgili öğrencim ve meslektaşım İlke Boran, o günleri Mitos Diyarında Çağdaş bir Kültür Odağı adlı kitabımızda şöyle anlatır:

“Masterclass’ın ilk günü öğrencileri derslerin yapılacağı mekâna götürdük. Deniz kenarına yakın olan evde Ayla Erduran ders yapıyordu. Ben de dersler yapılırken zamanımı değerlendirmek için halen üzerinde çalıştığım Usmanbaş partisyonlarını deniz kenarındaki ahşap masa üzerine açmıştım ki birden Bach’ın sol minör keman Partita’sının Prélude bölümü duyulmaya başladı. Deniz kenarındaki o hafif esintili günü hiç unutmadım. Önümde deniz, rüzgâr ve Bach Partita...AIMA serüveni o gün başlamıştı.”


Khomitzerler, İlke Boran, Anya ve Lukas David, Hartmut Lindemann 1999

Masterclass’lar tam on yıl Boyner’lerin evlerinde ve o muhteşem bahçede devam etti. İlk yıl Ayla’nın şansına yokluklarla dolu bir yıldı. Sineklerden, telefonsuzluktan, arabasızlıktan, köpeklerden, ıssızlıktan çok çekti Ayla. Ertesi yıl koşulların iyileştiğini söylesem de onu ikna edemedim. 1999’da olağanüstü usta kemancı ve hoca Lukas David ile tanıştık. O gün bu gündür Lukas David ve eşi piyanist Anya her yıl geliyorlar Ayvalık’a. Anya müthiş bir eşlikçidir. 12 yıldır konserlerimizde sadece kemancılara değil, bütün çalgılara eşlik eder, hem deşifresi müthiştir hem de repertuarı çok geniştir.

AIMA’DA HAYAT

Gündelik hayatın şehrin gürültüsünden uzak olması, denizden esen tatlı meltem, hocaların hoşuna gidiyordu. Ümit Boyner hocalara hizmet edecek bir hanım ayarlamıştı. Her sabah erkenden gelip kahvaltıyı o hazırlıyor, ortalığı toplayıp, temizliyor, aralarda kahve çay servisi yapıyordu. Hocaların öğle yemekleri için Cunda’da bir anne ile üç kızının işlettiği Ada Lokantası ile anlaşmıştık. Hergün tencereler bir taksinin bagajına yükleniyor, zeytinliklerin tangır tungur yollarında sallana sallana Boynerlere gidiyordu. Akşamları hocaları yine taksilerle Cunda’ya taşıyorduk. Lukas David daha ilk günden Taş Kahve’nin tiryakisi olmuştu. Bütün öğrencilerini de etrafına toplayıp adaçayı eşliğinde sohbeti koyulaştırıyordu orada.


Filiz Ali, Tanya Masurenko, Suna Kan ve Ginger 2000
 1999’dan itibaren her yıl Lukas David’in yanına ikinci bir keman öğretmeni daha davet etmeye başladık. İki yıl üstüste Suna Kan geldi örneğin. Lukas David’in Almanya’dan öğrencisi olan Çiğdem İyicil, üçüncü yılımızdan itibaren arada boşluklar olsa da her yıl bizimle oldu. Talich Kuartet’inin kurucusu ve birinci kemanı Jan Talich ve Bohuslav Matousek ile geleneksel Çek keman ekolünü öğrencilerimize tanıştırdık. I Musici topluluğunun eski başkemancısı Mariana Sirbu’yu davet ettik bir yıl. Viola öğretmenlerimiz de Ayvalık ve Cunda’yı çok sevdiler. Hartmut Lindemann, Tatjana Masurenko, Ulrich Eichenauer, Vladimir Bukac, hepsi tekrar tekrar geldiler bizimle çalışmaya. 2011’de de Ruşen Güneş gelecek inşallah.

Prof. Khomitzer’i 2001 yılındaki Masterclass’tan kısa bir süre sonra kaybettik. Khomitzer çok hoş bir insandı. Müthiş bir virtüozdu. Zamanında David Oistrakh ve Svyatoslav Richter’le çalmış bir çellistti. Ne yazık ki sağlığı bozuktu, diyabet hastasıydı ve böbrek yetmezliği vardı. İsrail’de yaşadığı ve kendisi de Yahudi olduğu halde İsrail’lileri sevmiyordu. Orada sadece Rusça konuştuğunu, İbranice öğrenmeye hiç niyeti olmadığını, sağlık sigortası çok iyi olmasa İsrail’de bir gün bile durmayacağını söyleyip duruyordu. İnsanın doğup büyüdüğü memleketinden kendi isteğiyle de olsa ayrı düşmesi çok acıydı.


Vieri Bottassini, İlke Boran, Tanya, Filiz ve Julian Milkis
 İlk yıllarda masterclass süresi on gündü. Arada bir gün tatil veriyorduk. O gün Cundalı Girit kökenli Memetali Kaptan’ın ufak teknesiyle adalara geziye çıkardık. Memetali Kaptan dünyanın en lezzetli sübye yahnisini yapardı. Parmaklarınızı yerdiniz. Karşılığında içtiği biraların haddi hesabı yoktu tabii ki. Hocalarımızı bu geziler mestederdi. Yeniden Ayvalık’a gelmeyi isteme nedenlerinin başında bu geziler ve yemeklerin lezzeti olabilirdi.
Ayvalıklı dostlarımız ilk günlerden başlayarak projemize katkıda bulunmaya başladılar. Öğretmenlerimize çay saatinde kendi elleriyle yaptıkları pastaları, kekleri getirirler, bahçelerinde bütün öğrenciler ve hocalar için yemekli partiler verirler, konser biletlerimizi satmaya yardımcı olurlardı. Konserlerimizi hep derneklerle, başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere Ayvalık’taki sosyal ve kültürel yaşama destek olmak için çalışan bütün derneklerle işbirliği yaparak düzenledik.

NEDEN AYVALIK VE CUNDA?

Ayvalık, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Kuzey Ege’de zeytinyağ ve sabun fabrikaları, deri tavlama atölyeleri ile küçük ama zengin bir sanayi merkezi imiş. Burada üretilen mallar batı ülkelerine ihraç edilir, ticaret limana gelen gemilerle yürütülürmüş. İlçenin nüfusu memurlar ve askerler dışında tümüyle İmparatorluğun Rum hıristiyan tebaasından oluşurmuş. İlçedeki görkemli kiliseler, kilise meydanlarına bakan görkemli taş konaklar, Akademisi, Hastanesi ile sosyal ve kültürel hayatın düzeyinin yüksekliği Rumların zenginliğinin kanıtıymış. Önce Balkan savaşı, ardından 1. Dünya Savaşı, son olarak da Kurtuluş Savaşı, Ayvalık’ın o eski zengin ve görkemli günlerinin sonu olmuş. 1924’deki nüfus mübadelesi sonucu ilçedeki Rumların hepsi Yunanistan’a gönderilmiş. Derlerki: Rumlar giderken geri geleceklerini düşünerek evlerinin duvarlarına, bahçedeki kuyulara altınlarını saklamışlar. Mübadeleyle gidenlerin yerine Girit, Midilli, Selanik ve civarından Türkler gelmiş. Onlar da ardlarında köklerini, mallarını, anılarını bırakıp gelmişler. Ayvalık’ta kendilerine verilen evleri, zeytinlikleri kimi iyi değerlendirmiş, kimi de bu görkemli konakların yaşam tarzına uyum sağlayamamış. Çarnaçar, o güzelim pempemsi Sarımsak taşından yapılmış evler, konaklar ya yıkılmaya terkedilmiş ya da depo olarak kullanılmaya başlanmış. Gel zaman, git zaman Midilli kökenli bir aileden gelip Ayvalıklı olan Teoman Madra’nın gayretleri sayesinde Ayvalık ve Cunda’nın, sit alanı olarak korunması kararı alınmış. Böylece Ayvalık’un özgün mimarisi bugüne kadar yok olmaktan kurtulmuş.

YENİDEN KEŞFEDİLEN BİR KASABA


Melin evi kış bahçesinde Vivaldi Mevsimler 2005
 Yirminci yüzyılın son on yılında Ayvalık yeniden keşfedildi. Kasabanın o kendine özgü mimari dokusu, gündelik hayatın neredeyse yüz yıl önce olduğu gibi devam etmesi, o eski kasaba havasının bozulmamış olması Ayvalık’la bir biçimde bağı olan insanları kendine çekiyordu. 1995’te ben de bir ev satın aldım burada. Evin içinde uzun yıllar kimse yaşamamıştı. Zeytin zamanı zeytin tayfasının kaldığı, iyice bakımsız bir ev ve koskoca bakımsız bir bahçe. Binnaz ve Ergun Melin de birkaç yıl sonra benim evden bir sokak ötede eski görkemli sarımsak taşı konaklardan birini satın aldılar. O ev de aynı benimki gibi yıllarca metruk kalmıştı. Alt katı berbat durumdaydı, orası da yıllar yılı tepeleme zeytinyağı tenekeleri deposu olarak kullanılmış, pislik içinde bir yerdi. Melin’ler yakın arkadaşları Güney Afrikalı iç mimar ve tasarımcı Bevan Christie ile birlikte evi mucizevi bir biçimde onardılar, yandaki çatısı çoktan çökmüş dört duvarı enfes bir kış bahçesine dönüştürdüler. Onun yanındaki bir bölüme ektikleri portakal, limon ve greypfrut ağaçları ile inanılmaz bir“orangerie” yarattılar. Evin asıl geniş bahçesini binbir gece masallarındaki cennet bahçesine benzettiler.


Peter Bruns çello sınıfı 2003
 2001 yılında işte bu güzelim Ayvalık evini on gün için AIMA’nın kullanımına tahsis etti Melinler. İlk kez masterclass sayısını çoğaltmaya ve yaylı çalgılara başka çalgıları da katmaya aynı yıl karar vermiştik. Arpist Şirin Pancaroğlu ile İtalyan flütist Vieri Bottassini böylece derslerini bu tarihi mekânda vermeye başladılar. Ertesi yıl Leipzig Mendelssohn-Bartholdy Konservatuarı viyolonsel profesörü Peter Bruns ilk kez Ayvalık’a geldi ve Vieri ile birlikte Melin’lerin evinde kaldılar. Dersleri de bu harika mekânın çeşitli bölümlerinde verdiler. Bir yıl sonra AIMA ailemize Rus asıllı Kanadalı klarinet virtüozu Julian Milkis katıldı. Giderek büyüyen ailemizle birlikte masterclass sonunda verdiğimiz konserlere ilgi her yıl artmaktaydı. Yaz aylarını Körfez bölgesinde geçiren İstanbullular, Ankaralılar, Ayvalık’ta evleri olan Avrupalı ve Amerikalılar, konserlerimizi kaçırmıyorlardı.

Filiz, Ayşen Ulucan, Suna Kan, Ayşen'in annesi
Tabii dikensiz gül olmadığı gibi bizim de başımıza gelmeyen kalmamıştı bu arada. İkinci yılımızda Suna Kan bir gece karanlıkta merdivenlerden düşmüş ve yüzünü çok fena yaralamıştı. Onu ambulansla İzmir’e 9 Eylül Üniversitesi Hastanesine götürüşümüzü hiç unutmam. Şans eseri Suna’yı Türkiye’nin en tanınmış plastik cerrahlarından biri ameliyat etti ve yüzü kurtuldu. Aynı yıl viyola hocamız Hartmut Lindeman, bize danışmadan kiraladığı eski püskü bir motosikletle kaza yaptı. Allahtan kendine bir şey olmadı. Bir başka yıl Midilli adası üzerinden müthiş bir hortum geldi, etkisi geçtiğinde Ayvalık’taki çatıların yarısından fazlası uçmuş, fabrika bacaları ve minareler yıkılmıştı. Neyse ki hocalarımıza ve öğrencilere bir zarar gelmedi, ama ödümüz kopmuştu.
Başımıza gelen en akıllara ziyan olay taksici boykotuydu. 2004 ya da 2005 yılında Cunda taksicileri, Ayvalık’tan gelen taksicileri kıskanıp Boynerlere gitmeyi boykot ettiler. Boynerlerde kalan hocalarımızı orada mahzur bırakarak hesapta bizi cezalandıracaklardı. Ama yağma yok, oyuna gelmedik. Derhal bir araba kiraladık. Şoförlüğü de iki metre boyundaki keman hocamız Bohuslav Matousek üstlendi. Arabaya sığmakta zorlanıyordu ama taksicilere muhtaç olmama özgürlüğü bütün hocaları çok memnun etmişti o yıl. Bu şekilde geleneksel Türk misafirperverliğine güzel bir anti-propaganda yapmış oldu Cundalılar.

PEMBE EV

2003 yılında bir mucize oldu. Ayvalık sokaklarını gezerken dikkatimi çeken bir ev vardı, “bu ev tam bize göre” derdim içimden. Mimarisi Ayvalık evlerine benzemezdi bu pembe evin. Balkonların kavsi, demir parmaklıkların tasarımı Art Deco stilindeydi. Kim derdi ki bir gün bu ev AIMA’nın yuvası olacak? Evin sahibi Haluk Barutçuoğlu ile eşi Tınçay Hanım’ı hiç tanımıyordum. Meğer onlar evlerini bir hayır kurumuna bağışlamak isterlermiş ama bir türlü karar veremiyorlarmış. Nasıl olmuşsa bizim konserlerimizden ve çalışamalarımızdan etkilenerek evi AIMA’nın kullanması koşuluyla Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişler. Barutçuoğlu ailesi ile beni Melih Fereli’nin arkadaşı olan Vakfın Genel Müdürü Alp Orçun tanıştırdı. Başımıza böyle bir talih kuşunun konmasına bir türlü inanamadım başta. Ne var ki Haluk Bey ve Tınçay Hanımla tanıştıktan sonra ikisinin de sıradan insanlar olmadıklarını, kaderin bizi melekler sınıfından ayrıcalıklı varlıklarla tanıştırdığına inandım.


Pembe evin rıhtımı

Vakıf, Haluk Bey’in arzusu üzerine AIMA’yı maddi olarak destekleyecek, evin bakımını üstlenecek, kurumsallaşmasına yardımcı olacaktı. Haluk Bey ne yazık ki evi bağışladıktan bir yıl sonra vefat etti. Evin onarılması ve Vakıf ile AIMA ilişkilerinin düzene konulabilmesi de bir yıl sürdü. İlk kez 2005 yılında Carlo Domenico’nin Gitar Masterclass’ı ile pembe ev, AIMA’nın yeni yuvası oldu. 2008 yılına kadar hem Boynerlerde, hem de yeni binamızda masterclass sayısını arttırarak çalışmaya hız verdik. Pınar Kür ile iki yıl üstüste Yazarlık; Avusturyalı besteci Klaus Ager, Özkan Manav, Hasan Uçarsu ve İlhan Usmanbaş ile üç yıl Bestecilik Atölyeleri düzenledik. Ufkumuzu genişleterek dünyaca ünlü çellist Maria Kliegel ve Fransız keman virtüozu Pierre Amoyal’i Ayvalık’a gelmeye razı ettik.


İdil Biret derste 2007

İdil Biret ile bir piyano masterclass yapma fikri içimizde bir özlem olarak durup duruyorken her sıkıntımızda Hızır gibi yetişen sevgili Tıncay Barutçuoğlu bize yepyeni bir Yamaha baby grand piyano bağışladı. Kısa bir süre sonra yıllar önce hayata gözlerini yuman sanatçı dostu Muazzez İpar’ın konser piyanosunu kızı Ümit Ersan, AIMA’ya bağışlayınca, piyano masterclass düzenleme fikrine iyice yaklaştığımızı farketmiştik. Yokluğuna hâlâ alışamadığım sevgili Gönül Kayra, ölmeden önce piyanosunu AIMA’ya vasiyet etmişti. O piyanonun da bir öyküsü vardı. Gönül Kayra, Cahit Kayra ile evlenmeden çok önce adı Gönül Çanga iken Cemal Reşit Rey’in en yetenekli öğrencilerinden biriymiş. Evlendikten sonra da piyano çalmayı bırakmamış. Uzun yıllar Cahit Bey’in görevi nedeniyle Paris’te yaşarlarken oradaki konserleri hiç kaçırmadan takibettiğinden olsa gerek çok geniş bir müzik kültürü vardı. Hayatının sonunda AIMA’ya vasiyet ettiği piyanosunu da İsviçre’de yaşayan piyanist Ömer Refik Yaltkaya’nın yardımıyla bir çok piyano arasından seçerek almış. Bugün Gönül Kayra’nın piyanosu AIMA’da onun anısını yaşatmaya devam ediyor. Bir başka hayırsever olan Gönül Yarar, çok genç yaşta ölen oğlu Süleyman Tolga İnal’ın piyanosunu AIMA’ya bağışladı. Şimdi Tolga’nın piyanosunda piyanist olma yolundaki öğrenciler çalışıyorlar.

AYVALIK’LILARLA BİRLİKTE KURULAN İLK VAKIF “AYVALIK KÜLTÜR VE SANAT VAKFI”

Enis Batur ve edebiyat atölyesi 2010
 10. yılımızda AIMA’mız Haluk Bey’in öngördüğü gibi genişlemeye ve gelişmeye devam ediyordu. AIMA’nın grafik tasarımlarını kızı Ayşe ile birlikte gönüllü olarak yaratan Sadık Karamustafa’nın önerisiyle bir kitap hazırlamaya karar verdik. Sadık kitabın tasarımını yapacak, Enis Batur ile ben uzun bir söyleşi yaparak Ayvalık’ın geçmişini, geleceğini, Ayvalıklıları, Ayvalık’ın benim hayatımdaki yerini, AIMA’nın doğuşunu ve büyümesini konuşacaktık. Ayvalıklılar, yurt dışından gelen öğretmenler, yerli ve yabancı öğrencilere ilaveten AIMA gönüllüleri de hem Ayvalık’ı hem de kendi düşüncelerini yazıya dökeceklerdi. El birliğiyle, her zamanki gibi imece anlayışıyla hazırlanan kitabımız gerçekten çok güzel oldu. Melahat Behlil arkadaşım kitabı İngilizceye gönüllü olarak çevirince birinci kitap ikinciyi doğurmuş oldu.

Herşeyin bu kadar yolunda gitmesi hayra alâmet değildi. Nitekim, aklımızın köşesine bile gelmeyen başımıza geldi. Olay şöyle gelişti. Haluk Bey evini bağışlamaya karar verdiğinde ilk aklına ben gelmişim. Ne var ki benim tek başıma böyle bir yükü kaldıramayacağımı düşündüğünden, amacı Türkiye’de çok sesli müzik eğitimini geliştirmek, müzik öğrencilerine burs vererek yurt dışında mesleklerini geliştirmelerine yardımcı olmak olan Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’na bağışlamaya karar vermişti. Haluk Bey, vakfın AIMA’yı desteklemesi koşuluyla yaptığı bu bağışın koşullarına uyulacağını varsaymıştı. Ne yazık ki bağıştan bir yıl gibi kısa bir süre sonra vefat etti. Vakfın yönetim kurulu başkanı Bülent Eczacıbaşı, Haluk Bey’in vasiyeti yerine geçen bu koşullara ilk bir kaç yıl biraz gönülsüz olsa da uydu. Ancak, Bülent Eczacıbaşı, 2008 yılında AIMA’ya artık destek olamayacaklarını, Vakfın bundan böyle desteğini İstanbul Modern’e yönlendireceği haberini verdi bize. Yaşadığımız şoktan kendimize gelmemiz zaman aldı. Haluk Bey’in eşi Tınçay Hanım’ı eşinin vasiyetine uyulmaması çok üzdü. Ben, o üzülüyor diye kahroldum. Kara kara ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Sibel Asna ile Cunda Upupa'da 2007
AIMA'ı ilk günlerinden beri destekleyen, gönüllü danışmanımız sevgili Sibel Asna, derhal bir dernek kurmamızı salık verdi. Eczacıbaşı’nın da hukuk müşaviri olan, benim de eski dostum hukuk profesörü Münir Ekonomi’nin yardımlarıyla bir dernek kurmaya karar verdik. Uzun lâfın kısası 2008’den beri önce “Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisini Destekleme ve Geliştirme Derneği” projesi ile sonra da “Ayvalık Kültür ve Sanat Vakfı”nı kurma çalışmalarıyla uğraşıyoruz. Ayvalıklı dostlarımız her zamanki gibi imece çalışmasını sürdürüyorlar. En büyük gücü hem dernek hem de vakıf projelerini omuz omuza yürüttüğümüz dostlarımızdan alıyoruz.