19 Haziran 2010 Cumartesi

BELA BARTOK'UN ÖĞRENCİSİ MACAR PİYANİST ROZSİ VENETİANER SZABO VE AİLESİ'NİN ANKARA'DAKİ HAYAT ÖYKÜLERİ (ikinci bölüm)

EVLİLİK

Szabo’larla söyleşi yapan gazetecinin sorduğu “Nasıl evlendiniz? Zevciniz mühendismiş, siz onu nerede gördünüz?” sorusunu zevci Bela Szabo şu sözlerle yanıtlamış,

"Efendim evvelki sene Macaristan’a izinli gitmiştim. Bir dostun evinde bizim madama rastladım. Konuştuk, iki saat sonra babamın evine gittim, dönüşte tekrar dostumun evine uğradım. Bilmem nasıl oldu, ben öyle romantik bir kimse değilim. Rakam adamıyım ama...6 saat sonra nişanlandık, 8’inci saatte ben İstanbul’a dönüyordum. Bizim madamın piyanist olduğunu bilmiyordum, mektuplaşıyorduk. Fakat güzel mi çirkin mi vallahi onun bile farkında değildim. Arkadaşlar soruyorlardı, nişanlın nasıl diye, resmini gösteriyordum, bakın diye. Yalnız orada benim için çarpan bir kalp olduğunu biliyordum. Bu sene gittim, evlendik, geldik. Yani sizin anlayacağınız düğün oluncaya kadar birbirimizi ancak 5 kere görmüştük. 20. asırda tuhaf bir izdivaç değil mi?"

Yeni evlilerin bir süre Eskişehir’de oturdukları bahçe içindeki müstakil evin fotoğrafının arkasına Bay Szabo eşi için “Benim karanlığımın ışığı, 22 Nisan, 1933” notunu düşmüş. Belli ki Bela Szabo karısına evlendikten sonra daha da aşık olmuş. Bela Szabo, özellikle fabrika gibi büyük sanayi inşaatlarının mühendislik tasarımlarını yaptığından Eskişehir’de de böyle bir görevle bulunduğunu varsayabiliriz.

Szabo ailesi Ankara’da ilk başta Ihlamur sokakta müstakil bahçeli bir evde oturdular. Matika’nın anılarında bu ev, ağaçlıklı bahçesi, çiçekli tarhları, bakımlı çimleriyle ile rüya gibi bir yerdi. Bahçenin girişindeki ahşap pergola ile bahçeyi çevreleyen çitlerin sonundaki fıskıyeli havuzu bugün bile hatırlıyordu Matika. Szabo’ların yaşadıkları ikinci ev yine Sıhhıye semtinde Hanımeli sokakta bahçe içinde iki katlı Bauhaus stilinde bir evdi. 1942’de taşınmışlar buraya. 1930’lu yıllarda Yenişehir adı üstünde, yeni ve çağdaş bir şehircilik modeli olarak ele alınmıştı. Alman şehirci-mimar Hermann Jansen’in yaptığı planlar doğrultusunda inşa edilen Yenişehir ve Bakanlıklar’ın sokaklarındaki evlerin çoğu Bauhaus stilindeydi zaten. Matika bu evin bütün odalarını zihnine kaydetmiş sanki.

Oturma ve yemek odasının bir köşesindeki kanapenin önünde masa gibi kullanılan bakır tepsi, yerlerde Türk halıları, kilimler, bakır kaplar içindeki çiçekler, her yerde kitaplar, ahşap raflar Fransızca ve Türkçe kitaplarla dolu. Annemin kuyruklu piyanosu yandaki odayı kaplıyor, arkadaki odalardan biri babamın çalışma odası, çizim masası, mimari çizimler için gerekli malzemelerle dolu. Öteki ikisi de yatak odalarımız ve banyo.

Matika, Hanımeli sokağa çok yakın olan Sarar İlkokuluna gidiyordu o zaman. Evleri ülkenin kalburüstü kültür insanlarının, yani yazar, müzisyen, ressam, şair ve öğretmenlerin uğrak yeri gibiydi. Yemek masasının etrafında toplanılır, rakı ve meze eşliğinde savaş durumu, özellikle de 1940’larda sınırlarımıza kadar yaklaşmış olan Hitler ordularının Türkiye’ye girip girmeyeceği tartışılırdı.

TERCÜME BÜROSU VE ANKARA’NIN EDEBİYATÇI ÇEVRESİ

Yakın dost çevresindeki Sabahattin Ali, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı gibi edebiyatçılar Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in Dünya Klasikleri’ni Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu’nda çalışıyorlardı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü eski Yunan ve Roma dilleri asistanlarından Azra Erhat, Maarif Vekaleti Talim Terbiye Kurulu üyesi, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Kültür tarihi hocası Sabahattin Eyüboğlu, Fransızca hocası, edebiyat deleştirmeni Nurullah Ataç da Tercüme Bürosunda görevli arkadaşlar arasındaydı.

Sabahattin Eyüboğlu’nun erkek kardeşi ressam Bedri Rahmi, ressam Abidin Dino ile Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Roman Filolojisi Bölümünde doçent olan karısı Güzin, Szabo ailesinin yakın arkadaşlarıydı. Ankara Orman Çiftliği İstasyonunda çekilen bir fotoğrafta Rozsi ile Bela Szabo ve oğulları Matika, Sabahattin Ali, karısı Aliye ile kızı Filiz, Orhan Veli, Rebia ve Muvaffak Şeref kameraya hep beraber poz vermişlerdi. Yıl 1943 olmalı.

Rozsi’nin çok sevdiği kadın arkadaşları vardı. Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kızkardeşleri mimar Mualla ile Bedri’nin karısı ressam Eren ile çok yakındı. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerinden Halil Vedat Fıratlı’nın karısı ve Orhan Veli’nin aşık olduğu kadın olarak tarihe geçen meşhur Nahit Hanım, yine Orhan Veli’nin “Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki!” diye biten “Sere Serpe” şiirinin ilham perisi Bella Aşkenazi, bir de Necati Cumalı’nın kızkardeşi Müfide ile de yakın arkadaştı.

Matika evlerine pek Macar konuk geldiğini hatırlamıyor. Sadece kemancı Lico Amar konser provaları dolayısıyla sık sık gelirdi eve. Ben de Hanımeli sokaktaki eve Rozsi’den piyano dersi almaya gittiğim günlerde bazen Amar’la karşılaşırdım.

Orhan Veli, Matika’yı pek severdi, çok neşeli bir fotoğrafları var. Matika Orhan Veli’nin omuzuna çıkmış, neşeyle gülüyor. Atatürk Bulvarı’nda yürüyüş yapar, bulutlara bakar ve bulutlardan söz ederlerdi. Matika için yazdığı Kuş ve Bulut şiirini 1941’de “Garip” kitabında yayınlamıştı Orhan Veli:

KUŞ VE BULUT

Kuşçu amca!
Bizim kuşumuz da var
Ağacımız da
Sen bize bulut ver sade
Yüz paralık

MİŞA ROTTENBERG YA DA EROL GÜNEY, ANKARA’DA BİR BEYAZ RUS YAHUDİSİ

Tercüme Bürosu’nda Rus edebiyatından çeviriler yapan Erol Güney’in karısı Dora, Szabo’ların yemek masası etrafında toplanan ve tartışmalara girişen dostların en ateşlisiydi. Rus Yahudisi olan Erol ile babam Sabahattin Ali, Puşkin’in Yüzbaşı’nın Kızı romanını birlikte çevirmişlerdi. Erol’un eşi Dora çok esprili, iddialı, çenebaz bir kadındı. Ankara’da tanımadığı kimse, bilmediği hiç bir olay yoktu. Gazeteci karısı olarak kulağı delikti Dora’nın. Bela Szabo’nun ateşli sosyalist nutuklarını kışkırtıcı sözlerle keser, birbirlerine hakaretler yağdırırlardı. Matika bu tartışmaların çığrından çıktığı bir gece babasının, önündeki salata tabağını Dora’nın başından aşağı geçirdiğini ve Dora’nın yüzünden aşağı sızan yağlarla öylece oturup kaldığını hatırlıyor.

Erol Güney’in hayatı da ayrı bir romandı. 1914’de Rusya’da Odesa’da doğmuştu. Asıl adı Mişa Rottenberg’di. Sovyet İhtilal’inden sonra İstanbul’a gelmiş, çocukluğu Moda’da geçmiş, liseyi St. Joseph’te okumuş, Türk vatandaşlığına geçtikten sonra da Erol Güney ismini almış, gazetecilik yapmaya başlamıştı. Bildiği Rusça, Fransızca, İngilizce sayesinde 1940’lı yılların başında Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’İn kurduğu Tercüme bürosunda çeviriler yapmaya koyulmuştu. Erol ve karısı Dora bizim çevremizde çok sevilirlerdi. Babamın öldürülmesinden sonra hem Erol’dan hem de Dora’dan hiç unutamadığımız derecede yakınlık gördük.

Matika’nın hiç unutmadığı olaylardan biri de 1945 yılında Erol Güney ile Melih Cevdet Anday’ın Türkçeye çevirdikleri Nikolay Gogol’ün Bir Evlenme/İki Perdelik İnanılmaz Vaka adlı oyununun Hanımeli sokaktaki evlerinde gerçekleşen ilk temsiliydi. Birbirine açılan üç odanın ortasındaki odayı sahne yapmışlar, seyircileri oturma odasına oturtmuşlardı. Rol dağılımı şöyle olmuştu:

Aracı Kadın Fekla İvanovna: Azra Erhat
Müdür Muavini Patkolyosin: Sabahattin Eyüboğlu
Patkolyosin’İn Uşağı Stepan: Orhan Veli

Oyuncular çok başarılıydı ve çok eğlenmişlerdi.

ROZSİ İLE SZABO AYRILIYOR, SZABO İLE AZRA ERHAT EVLENİYOR

Türkiye savaşa girmediği için görünürde rahat bir yaşam süren Szabo’ların hayatının görünmeyen trajedileri olduğunu sonradan öğreniyoruz. 1944 yılında Rozsi’in ablası Margit ve ağabeyi Sandor, yeğeni Peter Venetianer aileleriyle birlikte Hitler’in konsantrasyon kamplarında öldürüldüler. Türkiye’ye gelmiş olan pek çok Avrupalı Yahudi’nin ailelerinin de savaş sırasında yok edildiklerini biliyoruz. Öte yandan Rozsi ile Bela Szabo’nun evliliklerinin de artık yürümediği anlaşılıyordu. 1944’de Bela Szabo, Azra Erhat’la yaşamaya başladı.

Azra Erhat da bizim gibi Karanfil Sokakta otururdu. Apartmanın giriş katında oturduğu için annem ya da babamla pencereden selamlaşıp, konuştuklarını hatırlıyorum. Rozsi Szabo, Hanımeli Sokaktaki evde yaşamaya, Devlet Konservatuar’ındaki derslerini sürdürmeye, konserler vermeye devam ediyordu.

NECATİ CUMALI’NIN AŞKI

Erkeklerin bakmaya doyamadıkları narin bir güzelliği vardı Roszi’nin. Herhalde çevrelerindeki erkeklerin çoğu aşıktı ona. Bunlardan biri olan Necati Cumalı o sırada Ankara’daki kıdemli edebiyatçıların yanında genç sayılan bir yazardı. Sık sık bize gelir, yazdıklarını babama gösterirdi. 1953 tarihli Yalnız Kadın öyküsünde Roszi olduğunu anladığımız kadın için bakın neler yazmış Necati Cumalı:

"...on beş gündür tanışıyorduk. O akşam dışarda yemek yedik. Lokantadan çıktıktan sonra bir parka uğradık. İki akasya ağacı arasında alçak bir sıraya yanyana oturduk... çantasından Gelincik paketini çıkardı. Bir cıgara alıp bana doğru döndü. Dudakları arasında tuttuğu cıgarasını yaktım...kibritin alevinde yüzüne baktım: bembeyaz durgundu. Her zamanki gibi, bu yüz bana gene bu kadar güzel olduğunu ilk kez görüyormuşum gibi geldi. Ben bu kadını seviyordum..."

MATİKA, AZRA ERHAT VE BABASIYLA RİZE’DE

1946’da Matika 10 yaşına geldiğinde Azra Erhat ile babasının oturduğu yeni eve taşındı. Yeni evini pek beğenmiş olsa gerek ki okul ödevlerinden birinde yaşadıkları apartman dairesini ballandırarak anlatmış:

Selanik caddesinde kırmızı renkte ve yeşil pancurlu olan evimizi herkes kolayca bulur. Çünkü bu renkte ev bu civarda yoktur. Evimiz ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış bir bahçenin içindedir. Dairemiz üst katta ve soldadır. Üç oda gözükür. Bunların birisi yatak, biri oturma odasıdır. Benim odam dairemizin en havalı ve güneşli yeri olup içinde bir dolap, iki masa bir de yatağım vardır...

İmza: Zoltan Szabo 790 1E.

Matika ile Azra iyi geçinirler. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde eski Yunanca ve Latince dersleri veren Azra Erhat, Matika’ya Yunan Mitolojisi’nin, tanrılar, tanrıçalar ve insanlar arasındaki birbirinden ilginç hikayelerini anlatır. Aynı yıl hep beraber Karadeniz sahilinde Rusya sınırına yakın ilimiz Rize’ye giderler. Bela Szabo, Rize’de limana yakın bir arsa üzerinde yapılmasına karar verilen Türkiye’deki ilk çay fabrikası inşaatında görevlidir. Fabrika’nın temeli 21 Haziran 1946’da atılır. İnşaat yakınında deniz manzaralı iki katlı ahşap bir eve yerleşirler. Setler üzerine kurulmuş olan evin ağaçlıklı geniş bir bahçesi vardır. Evin çevresi de sub-tropikal iklim dolayısıyla zaten yemyeşildir. Evin önündeki sete denize nazır büyük bir yemek masası ve iskemleleri yerleştirirler. Açık havalarda uzaklardaki Kafkas Dağlarının silueti görülür buradan. Evden tahta basamaklarla deniz kıyısındaki kayalıklara kadar inilebilir. Matika komşu bakkalın oğlu ile arkadaş olur, bütün gün bahçede oynarlar. Bakkalın oğlu iki direkli bir yelkenli gemi maketi yapıp Matika’ya hediye eder. Anlaşılan Rize’de geçirdikleri zaman Matika’nın belleğinde kalan güzel anılardan biridir.

Matika yerli halkın konuştuğu Türkçe lehçeyi anlayamaz. Ama babasının Fransızca ve Almancasının yanında Türkçesi de kusursuzdur. Türk edebiyatına çok meraklıdır Bela Szabo. Sözcüklerin etimolojisini, kökenini araştırır. Rize’de de dil konusunda zorluk çekmez. Örneğin, yerli halk ilk başta çay fabrikası inşaatından şüphelenip, rahatsız olunca, Szabo fabrika inşaatına karşı çıkanlara dil dökerek ve Belediye Reis’i ile anlaşarak inşaatın pürüzsüz devam etmesini sağlar. Fabrika aslında koskoca makineleri içine alacak kadar büyük, geniş çay işleme ve depolama mekanları olan gayet sade bir çelik yapıdır. Rize Çay Fabrikası inşaatında da, Turhal Şeker Fabrikası inşaatında olduğu gibi pek çok Alman ve Macar teknik personel, hatta usta işçiler çalışmıştı. Cumhuriyet Türkiye’sinin kendi kendine yetebilmesi için yapılan bu atılımlardaki yabancı emeğini hiç bir zaman unutmamak gerek.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Türkiye’deki politik hava değişmeye yüz tutmuştu. 1940’ların sonuna doğru Türkiye’de komünizm tehlikesinin aşırı bir korku edebiyatı ile işlenmekte olduğuna ve solcu olarak tanınan kişilerin damgalanmasına tanık oluruz. Bela Szabo’yu da bu dönemde sivil polis izlemeye başlar. Bu izlenme işi öyle çığırından çıkar ki satranç oynamak için Kutlu Pastahanesi’nin ikinci katında arkadaşları ile buluşmaya giderken Szabo onu izleyen polise “bir kaç saat burada kalacağım, sen de istersen beklerken bir kahve iç” diyecek kadar yüz göz olunmuştur.

ANKARA’DA SAVAŞ SONRASI DEĞİŞEN POLİTİKALAR

Türk Hükumeti Savaş öncesi ve sırasında ülkemize sığınan mültecilere gösterdiği toleransı artık göstermemekte, çoğunun görevlerine son vermekteydi. Bela Szabo’da işini kaybedeceğinden şüpheleniyordu. Zaten mülteci arkadaşlarının çoğu İsrail, ABD, İsviçre ya da İngiltere’ye göçmüşlerdi. Szabo’da oğlunu ve Azra’yı alıp Macaristan’a dönmeye karar verdi. Ancak, Azra Erhat’ı zor bir karar bekliyordu. O, belki de kurulmakta olan Macaristan Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin Szabo’nun sandığı kadar güllük gülistanlık olmayacağını önceden sezdiğinden Macaristan’a gitmek yerine Türkiye’de kalmayı tercih etti. Matika ise karar verecek yaşta olmadığından, doğup büyüdüğü Türkiye’den, hiç görmediği baba memleketine dönmek zorundaydı.

Matika, bana gönderdiği bir mektuptaMacaristan’a nasıl gittiklerini hatırladığı Türkçesi ile şöyle anlatıyor:

"Macaristan’a nasıl gittiğimizi sordun. 1948 yılında babam elimi tuttu, trene bindik, gittik. Bundan müzakere etmedik. Bu seyahatı sevmiyordum. Rahatsızdım. Ama bir çocuk itiraz etmez değil mi? İstanbul’da babam Azra ile görüştü. Anlaşılan Azra babamı takip etmek istemiyordu. Seyahat Budapeşte’ye devam ederken tren bir müddet Edirne’de durdu. Bir gezinti için dışarı çıktık. Şehrin merkezini geçerek Selimiye camisi (Sinan) önünde durduk. Babam bu binanın kubbesini düşünceler altında uzunca seyretti. Ertesi gün Budapeşte’ye vardık. 12 yaşımda Macarca bilmiyordum. Orada gördüğüm çocuklar beni terkettiler. Arkadaşlarım yoktu. Macar olarak bu şehirde yabancıydım. Bununla beraber bir kaç ay sonra okula gittim, birden bir eski Macar yazarların şiirlerini öğrenmem lazımdı, hiç bir şey anlamıyordum. Bu birinci sene belki hayatımın en güç zamanı oldu."

VE SON...

Matika’nın ne kadar mutsuz olduğunu annesinin hissetmemesi mümkün değildi. Nitekim bir yıl sonra Annesi Rozsi Venetianer Szabo da, oğlunun hasretine dayanamayınca Ankara’daki işini, evini ve dostlarını geride bırakıp Macaristan’a geri döndü. Bedri Rahmi Eyüboğlu, 11-1-1948 tarihli bir veda şiiri yazıp, “Roji kardeşe” ithaf eder:

Bahçeler Dolusu
Ve can çilek gibi ağzımda
Her nefes bir erik dalı
İçimde cennetten kırıntılar olmalı
Ve mükemmel bir gök yüzü döşeli dayalı
Sonuna kadar açılsın kapıları
Yarab! Gök yüzünde bir yerde çocukluğumuz
Dokunma nasılsa unutmuşuz
Dokunma sımsıkı kapalı dursun
Senin sırrın bizim çocukluğumuz
Ve cennet öteden beri kapu komşumuz.

2 yorum:

  1. Merhaba, çok güzel bir yazı olmuş, acaba kaynaklar nelerdir?

    YanıtlaSil